Gazeteciler yeni dönemin savaş gazeteciliğini değerlendirdi

Askeri harekatın adı 'Barış Pınarı'ydı, onların sıfatı da gazeteci. Askeri kamuflajla haber sunanlar, çatışmanın içindeymiş gibi çektirenler, duymak istemediğini söyleyen yurttaşı azarlayıp, polise verenler... Hatice İkinci bu hafta Mustafa Kemal Erdemol, Coşkun Aral, Ceyda Karan ve İbrahim Varlı ile savaşta gazeteciliği konuştu.
Hatice İkinci
Salı, 22 Ekim 2019 11:27

Suriye’ye düzenlenen “Barış Pınarı Harekâtı” sırasında “ülkelerine bağlılıklarını asla sorgulatmayacaklarını” söyleyen gazetecileri izledik televizyonlarda günlerce. Biri askeri kıyafetlerle haber sunuyor, diğeri çatışmanın içindeymiş gibi rol yapıyor, bir başkası ise pala ve satırlarla poz veriyordu. Tuttuğu mikrofona duymak istediğini söylemeyen yurttaşı azarlayıp, polise şikâyet edenine rastladığımız gibi, işin içine Ferrari ve son derece pahalı saat markalarının karıştığı ağız dalaşlarına da tanık olduk. Bu gazetecilerin iddia ettikleri “bunların hepsini vatan adına yapıyor” olduklarıydı, izledikleri ise gözlerinin önünde insan ölüyor olması.

Savaş muhabirliği, gazeteciliğin en özel alanlarından biridir. Mesleğin esasını, taraf veya tarafsız olmanız değil, topladığınız bilgi, belge ve fotoğrafların “propaganda, provokasyon, manipülasyon” gibi amaçlar için kullanılmasına mahal vermemeniz ve haberi aktarırken nefret dilinden kaçınmanız oluşturur.

Bu hafta, çalıştıkları kurumlar adına dünyanın çeşitli yerlerindeki savaş ve sıcak çatışmaları yakından izlemiş olan gazetecilerle, Buket Aydın, Beril Solmuşgül, Kerim Ulak gibi isimlerde temsiliyetini bulan “yeni tür savaş muhabirliğini” konuştuk.

Gazetecilerin bu konudaki görüşlerine geçmeden önce, Türkiye gazetesi eski savaş muhabirlerinden Yusuf Sancak ile yaptığımız kısa görüşmeyi aktaracağız. Yusuf Sancak, 1993’de Bosna Savaşı sırasında yaptığı “Cephede Bir Sırp Vurdum” haberiyle yukarıda sözü edilen gazeteci türünün ilk ve en önemli örneklerinden biri olmuştu.

'HİÇBİR PİŞMANLIK DUYMADIM'

Yusuf Sancak (Türkiye Gazetesi eski savaş muhabiri)

Cephede vurduğunuz Sırp yaşamını yitirmiş miydi?

Yani yok, öyle kesin bir şey yok.

Haberiniz büyük bir tepki çekmişti o günlerde, daha sonra bir pişmanlık duydunuz mu bununla ilgili?

1993’te olmuş bitmiş bir şey. Hayır, hiçbir pişmanlık duymadım.

Gazetecilik sınırları içinde görüyordunuz yani yaptığınız şeyi?

Bir savaşın içindesiniz, insan vasfından çıkamıyorsunuz. Neticede bir inancınız var. Herkesin inandığı bir taraf vardır yani. Eğer İnsansanız mutlaka bir taraf olmanız lazım.

Gazeteciliğinize dair nasıl tepkiler almıştınız o günlerde?

Çok olumlu tepkiler aldım. Basın Konseyi vardı yaşlılardan oluşan, onlardan olumsuz tepki aldım. Gazeteciler Cemiyeti de önce kınadı, sonra da gelip benden özür diledi.

Ben şöyle sorayım size; “önce insan mısınız yoksa gazeteci mi?” İnsan olmadan gazeteci olunur mu? Veya insanlık değerlerini kaybettikten sonra gazeteci olunabilir mi?

Ama siz orada asker olarak değil de gazeteci olarak bulunuyordunuz?

On metre, yirmi metre ötenize havan topları atılıyor, size özel kırmızı bir halı sermiyorlar savaş muhabirliği yaptığınız zaman, öyle söyleyeyim.

Gazeteciliğe devam ediyor musunuz?

Emekli oldum, danışmanlık yapıyorum şimdi.

'SAVAŞI KUTSALLAŞTIRAN BAŞKASINA DÜŞMANLIĞI NORMALLEŞTİREN FİGÜRLER'

Mustafa Kemal Erdemol (Gazeteci-Yazar):

Savaş Muhabirliği ile Savaş Gazeteciliği'ni birbirinden ayırmak gerekir. Savaş Muhabirliği bir gazetecilik türüdür. Bu tür gazeteciliği yapan meslektaşlarımız izledikleri savaşlarda gerçeklerin peşinde koşarlar. Özellikle saklanılan bilgileri, gelişmeleri herhangi bir tarafın gözüyle bakmadan okurlarına aktarırlar. Adı “savaş muhabirliği” de olsa aslında yapılan barış gazeteciliğidir. Gerçekler objektif “savaş muhabirlerinin” tanıklıklarıyla da ortaya çıkar çünkü.

TÜRKİYE'DE UZUN ZAMANDIR 'SAVAŞ MUHABİRLİĞİ' YOK, 'SAVAŞ GAZETECİLİĞİ' VAR

Türkiye'de ise uzun zamandır “savaş muhabirliği” yok. Ama Savaş Gazeteciliği var. Bu tür gazetecilik mensupları “savaş muhabiri” değildirler, vaka nüvist'dir bunlar. Yani iliştirildikleri egemenler yararına, onların bakış açısından egemenlerce duyulması istenenleri kamuya aktaran figürler. Bunlara “savaş muhabiri” demek, hak etmedikleri bir övgü olur. Savaşı kutsallaştıran, topluma militarist duyguları aşılayan, başkasına düşmanlığı normalleştiren bu figürlerin yaptığı “savaş gazeteciliği”dir. Televizyonlarımızda, yazılı sözlü medyamızda hayli çoktur sayıları.

'SAVAŞIN NE KADAR CİDDİ BİR İŞ OLDUĞUNU KİMSE YAŞAYARAK ÖĞRENMESİN'

Coşkun Aral (Savaş Fotoğrafçısı-Belgesel Yapımcısı):

Muhabir dediğiniz zaman öncelikle gittiği yeri ve kimlerin kimlerle savaştığını iyi bilmesi lazım. Bugün yaşanana “savaş” değil “operasyon” diyoruz, tıpkı bundan sekiz yıl önce “mülteci” yerine “misafir” dediğimiz gibi. Ama aslında bir savaştır bu. Uluslararası sözleşmelerin getirdiği kurallar düşünülerek böyle söyleniyor olabilir. Ama bu bir savaştır.

Savaş muhabiri iseniz, elde ettiğiniz bilgileri nasıl yazacağınız gazeteniz veya kurumunuzun yayın politikasına göre değişir. Sonuçta kurumunuz ya da vatandaşı olduğunuz ülkenin çıkarı söz konusu olduğunda bırakın sansürü, oto-sansürü siz kendiniz yaparsınız. Bu, dünyanın her yerinde böyledir. Ancak, hepsinde bir sınır vardır, dozları ve cezai müeyyideleri farklıdır. Yani bu Almanya’da olmaz diye bir şey yoktur. Baader-Meinhof, bu ölümlere ilişkin hiçbir zaman sağlıklı haber çıkmamıştır mesela Alman medyasında. Sözde Almanya demokrasinin Avrupa’daki en önemli eşiklerinden biridir.

OBJEKTİFİMİ HER KALDIRIŞIM BİR İNSAN KAYBINA SEBEP OLABİLİYORDU

Foto muhabiri olarak tanık olduklarımı aktarırken, fotoğraflarımın provokatif ve manipülasyon amaçlı kullanılmamasına dikkat etmeye çalıştım her zaman. Ruanda’da objektifimi her kaldırışım bir insanın kaybına sebep olabiliyordu, bu yüzden fotoğraf çekmeyi bıraktığım oldu. Lübnan’da, işbirlikçi olarak nitelenen insanların yakalanılıp cezalandırılmaları sırasında bizi çağırırlardı, “gelin, onların idamlarını çekin” diye. Etik olarak gitmezdik, çekmezdik. Yani mesleğinizin esasları ve ahlaki ilkeleri vardır.

Buket Aydın’ın ve benzerlerinin yaptığı gazetecilik, o akşam yemek yedikleri restoranda “muhteşemdin” sözlerini duymak veya devlet tarafından nasıl bir ödül veriliyorsa artık, o ödülü almak için yapılan gazeteciliktir benim için. Kaldı ki gazeteciler, kamuflaj giysilerini Vietnam Savaşı’ndan beri kullanmazlar. Savaşın gerçekliğini bilen biri öyle yapar mı? Bir de habercilik dökülüyor artık, “bari böyle yapay heyecanlarla bir şeyler yapalım” diyorlar herhalde. Dünyada da çok vardır bunların benzerleri. Ama ben dilerim ki savaşın ne kadar ciddi bir iş olduğunu kimse yaşayarak öğrenmesin.

'GAZETECİLİĞİ TAMAMEN HAYAL GÜÇLERİYLE YAPIYORLAR'

Ceyda Karan (Sputnik Türkiye):

Dünyada bütün yayın kuruluşları, kendi ülkelerini ilgilendiren bir savaşı, bir propagandaya dönüştürür mü, evet dönüştürür. Ama bu arkadaşların yaptığı o da değil, meseleyi tamamen Fenerbahçe-Galatasaray taraftarlığına çevirmek gibi bir şey yaptıkları.

Ben gazeteciliği bizim klasik liberal arkadaşlar gibi “kutsal” olarak algılamıyorum. Nereden baktığınıza göre değişir haber dediğiniz şey. Bir olayı haberin başlığına da çakabilirsin, arkasına da gömebilirsin ya da gizleyebilirsin. Tamamen siyasi ve ideolojik olarak aldığınız pozisyona göre yaparsınız gazeteciliğinizi. Gazetecilik gördüğünüz şeyi dürüstçe aktarmanızdır ama bu ideolojik olarak konum almanıza engel bir şey değildir. Saf bir gerçek vardır tabi, ama bu saf gerçeklik de çok ideolojiktir bana göre.

Dünyanın her yerinde bunlara benzer gazeteciler vardır. Mesela Amerikancıysa, Amerika’nın yediği haltları çok iyi bildiği halde, gerçeği gizleyip saklar gazeteci. Böyle şeyler çok olur dünyada.

Ama bunların yaptığı şey hakikaten bambaşka bir şey oldu. Tamamen hayal güçleriyle yapıyorlar gazeteciliği. Yaptıklarının tek tek araştırılıp, söylemleri, gazetelerinin haberi işleme biçimleri toparlanıp, gazetecilik okullarında tez yaptırılmalı bence.

Hani Göbels ‘i anıyoruz ya sık sık, Naziler’den örnekler veriyoruz. Ben Almanların bile doğruları bunlardan daha çok dile getirmiş olabileceklerini düşünüyorum.

SİLAH İŞİ ÇOK ÖNEMLİDİR

Bakın silah işi çok önemlidir mesela. Ben birçok cephede bulundum fakat elime hiç silah almadım. Bu yandaş arkadaşlarda inanılmazlar bir silah merakı var. Gazeteci eline silah almaz, hatıra olarak da oyuncak olarak da alamaz. Bunların ilkeleri ve kuralları vardır. Bu cezalandırmaya tabi bir şey değildir ama etik olarak böyledir. Bunların hiçbiri olacak iş değil, üzerine kamuflaj geçirmeler falan. Güvenliğini alırsın elbette ama güvenliğini alırken bir manken gibi poz vermezsin. Ben hiçbir yerde böyle bir rezalet görmedim.

Gazeteciliğe dair çok önemli şeylerin düşünülmesi, konuşulması gereken zamanlardan geçiyoruz. Ama düşünmeyip, klasik kalıpları tekrar ediyoruz.

'NİYETLERİ GAZETECİLİK YAPMAK DEĞİLDİ'

İbrahim Varlı (Birgün Gazetesi Yayın Kurulu Üyesi):

Merkezi, yandaşı, candaşıyla AKP Hükümeti’ne teslim oldular. Alternatif yaklaşan, farklı bakan, gerçekleri olduğu gibi aktaran birkaç yayın organı dışında kümede kaldılar.

Operasyon bölgelerinden gelen her haberi hiç düşünmeden, olduğu gibi yayınladılar. Savaş propagandası yaptılar. Niyetleri gazetecilik yapmak değildi çünkü. Görünürde yandaş gibi gözükmeyen bir takım yayın organları da bu sürecin bir parçası oldular. Şaşırdık mı? Tabii ki şaşırmadık. Sosyalist, muhalif basın dışında, diğer yayın organlarının tamamı bir bülten gibi çalıştı. Milli Savunma Bakanlığı, komutanlar veya iktidardan gelen her bilgiyi manşetlere taşıdılar. Devletin ideolojik aygıtları gibi çalıştılar. Hala da esasında öyleler.

“Ülkeyi sevme, beka, ülke çıkarı” adına yaptıklarını söylemelerine bakmayacaksınız. Sosyalist, devrimci gazeteciler böyle bakmaz zaten. Bunların ülke çıkarı dediği şey, bir grup zümrenin veya siyasi yapının çıkarıdır. Bizim Suriye’de ne gibi bir ülke çıkarımız olabilir? Başından itibaren biz bunun yanlış olduğunu söylüyoruz.

BU ÜLKEYE EN BÜYÜK SADAKATSİZLİĞİ YAPIYORLAR

Ülkeye sadakat adına yaptıklarını söylüyorlar. Ülkenin gerçeklerini, yanlışlarını dile getirmeyerek bu ülkeye en büyük sadakatsizliği yapıyorlar aslında. Memlekete asıl yanlışı bunlar yapıyorlar. Ülkeyi götürüp Suriye bataklığına sapladılar. Bütün uyarılara rağmen hala daha bunda ısrar ediyorlar. Bunun neresi sadakat?

“Ulusal çıkarlar bunu gerektirir” deniyor. Hayır, efendim. Tarihte de geçmişte de bunun birçok örneği vardır. Vietnam savaşında bütün o kara propagandaya rağmen üç-beş de olsa onurlu, dürüst gazeteci çıktı ve ABD’nin bütün o katliamlarını ve pisliklerini dünyaya duyurdu.

Ülkenin güvenlik sorunu diye bahsettikleri, AKP’nin kendi güvenlik ve beka sorunudur aslında. Komşu ülkede rejim değiştirmeye çalışıyorsunuz, iç savaşa sürüklüyorsunuz sonra da operasyon düzenliyorsunuz. Bunun bir sonu var mı? Ne kadar sürecek? Tüm bu savaş politikalarına alet olmanın bir maliyeti olduğunu hep birlikte yaşayıp, göreceğiz.