Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerine anketler ve düşünceler (III)

07/08/2011 Pazar
Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerine anketler ve düşünceler (III)

Son olarak yukarıdaki gelişmelerin aşırı-sağ partilere oy olarak dönüp dönmediklerine bakacağız. Buradan yola çıkarak da, Avrupa’daki bu partilerin siyaset yapma biçimlerine değineceğiz. Bu bölümde Avrupa’daki aşırı-sağ partiler olarak Avrupa Parlamentosu'nun en sağ tarafında temsil edilen grupların içindeki siyasal partileri ele alacağız. AP’de en sağda yer alan grup “les non-inscrits” (ya da “Yazılmayanlar” grubu) Avrupa’nın en aşırı sağını temsil etmektedirler. Bu grup içinde Avusturya’dan Freedom Party, Fransa’dan Front National, Bulgaristan’dan National Union Attack, Belçika’dan Flemish Interest, Macaristan’dan Jobbik, Hollanda’dan Party of Freedom, İtalya’dan Kuzey Ligi, LaDestra, Romanya, İngiltere ve İspanya’dan da muhtelif partiler vardır. Bu son saydığımız ülkelerde aşırı-sağ partilerin kendi ülkelerindeki oy oranları oldukça düşüktür. Ama diğerleri için öyle söyleyemeyiz. Bir kere ilk gözümüze çarpan, bu aşırı-sağ partilerin büyük çoğunluğunun liberal-muhafazakar, etnik-liberal gibi etiketleri olduğudur. Kendisine ulusalcı diyenler ise iki tanedir: Fransa’dan FN ile Bulgaristan’dan NUA. Buna Yunanistan’dan POR’u da katabiliriz. Yalnız Popular Orthodox Rally Avrupa Parlamentosu'nun içinde yer alan en aşırı sağcı grup olan “Yazılmayanlar” arasında değil, en aşırı sağın bir yanındaki grup olan Demokrasi ve Özgürlük grubunda yer almaktadır. Aslında bu grupta Fransa’dan de Villiers adlı royalist (kralcı) aşırı-muhafazakâr ve ırkçı bir adamın siyasal oluşumu da vardır. Kısacası en sağda yer alan “yazılmayanlar” grubu ile “Demokrasi ve özgürlük” grubu arasında siyasette faşizanlık anlamında fark yoktur. Hatta sağın diğer grupları olan “muhafazakarlar ve reformcular” grubu ile “halkçı partiler” grubu arasında da faşizan fikirlere sahip birçok siyasetçi vardır. Bunlara birazdan Fransa özelinde değineceğiz. Fakat ilk önce bu yukarıdaki en sağda yer alan grupların kendi ülkelerinde aldıkları oy oranına bakalım. İlk gözlemimiz bu aşırı-sağ partilerin oy oranlarını %200’e kadar arttırabildikleridir. Hollanda’da örneğin aşırı sağcı Party of Freedom 2010 genel seçimlerinde %15,5 oy alabilmiştir. Bu partinin 4 yıl önceki seçimlerde aldığı oy oranı sadece %5,9’dur. Fakat yine Hollanda’da diğer aşırı sağcı RPP’yi de eklediğimizde 2010 yılı için faşistlerin oy oranı %17,2 olmaktadır. Bu aşırı sağın buz dağının üstünde gördüklerimizdir. Bir de liberal sağ siyasetçilere ve hali hazırda iktidarda olanlara baktığımızda ortaya Avrupa için çok karanlık bir tablo çıkmaktadır. Mesela Fransa’yı ele aldığımızda bu karanlık tabloyu çok daha rahat görebiliriz. Fransızların aşırı sağcı partisi FN, Avrupa’da çoğunluk olan liberal aşırı sağcılar değildir, milliyetçi aşırı sağcılardır. Bu partinin muhtelif seçimlerde oy oranlarına baktığımızda, 1990’lardan beri yükseldiğini, daha sonra ise oylarının düştüğünü görürüz. Örneğin 1993, 1997, 2002 ve 2007 genel seçimlerinde parti sırasıyla %12,7, 15,3, 11,1 ve 4,3 almıştır. Ama bu gelişmeler Fransa’da aşırı sağ fikirlerin toplum üzerinde etkinliğini azaltmamış tersine arttırmıştır. Zaten yukarıdaki 2009 ayrımcılık anketlerinde açıklamıştık. Orada Fransız halkının kendisinden olmayan başkasına karşı ne kadar acımasız olduğu görülmektedir. Özellikle etnik, kültürel farklılıklar özellikle iş piyasalarından tamamen kovulma sebebi sayılmaktadır. Hal böyleyken Fransa’da gittikçe yükselen, hatta kısmen iktidarda olan faşizan siyasetin varlığını ispat etmeye çalışalım.

Fransa’nın en büyük sağ partisine baktığımızda karşımıza UMP (Union pour un Mouvement Populaire – Halkçı Hareket için Birlik) çıkar. Çoğunluk partisidir ve bugünkü Cumhurbaşkanı olan Sarkozy’nin partisidir aynı zamanda. Fransa’da sağ partilerin isimleri sürekli değişir. Seçimleri kazanmaya yönelik pragmatik değişimlerdir, yeniden yapılanmalardır bunlar. Dolayısıyla her yeni yapılanmada değişik isimler, değişik siyasi görüşler biraz daha ön plana çıkar. Sarkozy’nin çoğunluk partisi olan UMP’de de hepimizin takip ettiği gibi yeni isimler ön plana çıkmıştır. Örneğin Eric Besson. Eski bir sosyalist olan Besson, Fillon’un ilk kabinesinde Ulusal kimlik, göç ile ilgili uzun isimli bir bakanlıkta bakan olarak çalışmış, ikinci hükümette de Sanayi Bakanı olarak çalışmaktadır. Bu zat-ı muhterem, sosyalist bir gelenekten gelmesine rağmen, ortanın sağı bir hükümette bakanlık yapmasına rağmen, Fransa’da Fransız vatandaşlığına başvuranların ulusal marşı (La Marseillaise’i) okuması lazım geldiğini söyleyen kişidir. Bunun için de vatandaşlığa başvuran kişi ilgili makamlar önünde marşı okuyup bildiğini göstermek zorundadır. Bu sadece bir örnektir. Diğer bir sosyalist gelenekten gelen eski Dışişleri Bakanı Kouchner de Fransa’daki Romanların toplanıp bir kampa kapatıldıktan sonra geldikleri ülkeye iade edilmelerinde başrolü oynamıştır. Şimdi sizce bu iki bakan nasıl bir siyasal görüşe sahiptir? Libya’da masum halkı katledecek kadar gözü dönmüş Fransız cumhurbaşkanı Sarkozy nasıl bir siyasetçidir? Liberal midir? Evet liberaldir. Zaten yazımızın en başında da gösterdiğimiz gibi, bu tür siyaset anlayışı liberalizme ters değildir. İktisadi ve sosyal düşünce tarihinde birçok liberal yazar mesela Tocqueville, mesela Molinari baskıcı faşizan bir toplumsal düzeni öven sözler sarf etmişlerdir. Dolayısıyla bunların izninden giden çocukları da, zaman geldiğinde, gerektiğinde hiç duraksamadan aynı şeyleri yapacaklardır.

AB ülkelerinde, hâlihazırdaki liberal-muhafazakar hükümetlerin yabancı düşmanı faşizan siyasetlerini bir kenara bıraksak bile aşırı sağın son 10 yılda yükselişi korkunçtur. Birkaç örnek daha vermek gerekirse AP en aşırı sağ kanadında yer alan bir diğer parti Avusturya’daki Freedom Party’dir. Bu parti kendini ulusalcı, milliyetçi falan değil liberal olarak tanımlar. Bu aşırı sağ partinin 2008 genel seçimlerde aldığı oy oranı %17,5’tir. Bunu Avusturya’nın diğer aşırı sağ partisi olan ama AP temsil edilmeyen BZÖ’nün (Avusturya’nın Geleceği için Birlik) %10,5’lik oy oranını birleştirdiğimizde Avusturya halkının 3’te 1’nin son genel seçimlerde aşırı-sağcıları destekledikleri görülür. FPÖ’nün en yüksek skoru 1999 genel seçimlerinde tek başına elde etmiş olduğu %26,3’lük oy oranıdır. Belçika aşırı-sağ partilerine baktığımızda sayıları oldukça fazladır ama AP’nun aşırı-sağ grubunda sadece Flemish Interest (Flaman çıkarı) temsil edilmektedir. Bu partinin siyasal görüşü Etnik-sağ olarak geçmekte olup 2000’li yıllarda muhtelif genel seçimlerde aldığı oy oranı %7 – 11 arasında oynamaktadır. Fakat Belçika’da AP aşırı-sağ grubunda yer alamasa da birçok faşist ideolojiye meyilli etnik ve/veya liberal görüşlü parti vardır. Bunlar arasında 2010 seçimlerinde en yüksek oyu almış N-FA yani Yeni Flaman İttifakı var. Kendilerini etnik-liberal olarak tanımlıyorlar ve Flaman bölgesinin bağımsızlığını istiyorlar. Yine aynı ülkeden OPEN-VLD adlı bir parti’de %7 civarı oy almıştır ve bu da liberal parti olarak gözükmekte olsa da AP’nun aşırı-sağına yakın olan Liberal, demokrat, reformcu bloğunda yer almaktadır. (http://www.nsd.uib.no/european_election_database/country/belgium/).

Tüm bu gelişmeler Avrupa’da 80’li yıllarda bildiğimiz tanıdığımız Hıristiyan-demokrat, Sosyal-demokrat partilerin gittikçe oy kaybettiğini göstermektedir. Ama buna mukabil İtalya’da Berlusconi’nin ve değişik isimlerdeki partileri (Forza İtalia, Halkın özgürlüğü vs…), Belçika’da etnik Flaman partileri, Fransa’da aşırı Sarkozy’nin bohça tipi UMP’sinin, etkisini kaybetmiş eski klasik partilerin yerine geçtiğini görmekteyiz. Bu yeni partilerin ortak özellikleri neo-liberal siyasete ve aşırı-sağ fikirlere çok yakın durmalarıdır. Bu yeni siyasi oluşumların birçok eski Hıristiyan-demokrat, sosyal-demokrat siyasetçileri de içinde barındıran karma bir yapıları vardır. Örneğin Fransa’daki UMP bu anlamda örnek teşkil edebilir. Partide hem bir taraftan genç nesil neo-liberal siyasetçiler vardır ki burada en büyük örnek Sarkozy’dir, hem de öte yandan Alain Juppé, Bernard Kouchner gibi eski sağ ve sol siyasetçilerde yer almaktadır. Bu yeni tip oluşumların eski sağ partilerine göre farkı aşırı-sağ fikirlere çok meyilli olmalarıdır. Daha önce de biraz belirttik günümüz neo-liberal fikirlerin libertarian fikirlere dayandığı ve onun içindir ki, aşırı sağa hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Burada Sarkozy’nin yanında siyaset yapan eski sol siyasetçilerden biraz bahsetmek gerekirse, bunların ortak özelliği ulus-devlet düşmanı olmalarıdır, piyasalar ile de iyi geçinmeleridir. Biz de AKP’ye övgü dizen birçok sol yazara benzerler fakat onlardan farkı neo-liberal siyasete kayıtsız kalmayıp doğrudan o siyasetin içine girmiş olmalarıdır. Bugün hem Türkiye hem AB’de yapılanları daha iyi görebiliyoruz. Sonuç SIFIRDIR.

O zaman, artan milliyetçiliğin ve ırkçılığın sorumlusu kimdir? Hemen söyleyelim sosyal devlet değildir, aydınlanmacılık da değildir, modernleşme hiç değildir. Ya nedir? Başta söylediğimiz üzere piyasacılığın her alanda hâkimiyeti sonucu belirsizleşen iktisadi ve toplumsal süreçlerdir. Hâlihazırda içinde bulunduğumuz Türkiye’sinde ve diğer küresel ekonomi içine dâhil olan kapitalist ülkelerde aşırı sağ karşımıza Nasyonal sosyalizm’de olduğu gibi devletçi politikalar yoluyla çıkmıyor. Tam tersine özgürlükçü, piyasacı, anti-kamucu olarak karşımıza çıkıyor. Buradan yola çıkarak faşizmi devletçilikte, modernleşmede, cumhuriyette aramak meseleye çok yanlış bakmaktır. Küreselleşmeye karşı duranlar tabii ki, kamuya kamuculuğa sahip çıkacaktır. Piyasaların belirsizliğine karşı onu sınırlamaya çalışan, etkisini azaltan adresler aramaktadırlar çünkü. Bu yaklaşımı birçok liberal sol, liberal düşünce adamı gibi eleştirmek yerine tersine onu geliştiren çalışmalar yapılması gerekir. Çünkü piyasalar bir girdaptır. Orada durup, onun bakış açısıyla sosyal olayları incelediğiniz zaman, piyasanın ürettiklerine karşı çıkmadığınız zaman, piyasayı tek doğru kabul ettiğiniz zaman yolunuz hep aşırı-sağda kesişecektir. Bu Türkiye’de Tayyip olacaktır, Fransa’da Sarkozy, İtalya’da Berlusconi, hatta ABD’de Obama.