Sombart ve Röpke

27/07/2014 Pazar
Sombart ve Röpke

Werner Sombart, 1938’de yazdığı, Edition Payot’dan çıkan Le socialisme allemand: une théorie nouvelle de la société, adlı kitabında yeni Alman toplumundan bahseder. Sombart o zamanki Alman toplumunu incelerken iktisadi süreçlerin insanlar üzerindeki öneminden bahseder. Herkes için ulusal zenginlik varılması gereken temel gayedir. Çünkü eskiden güç zenginliği doğururken şimdi ise zenginlik gücü doğurmaktadır. O tarihlerde siyaset eskiye nazaran daha fazla iktisadi sebeplere dayanmaktadır. Bu bakımdan Sombart’a göre o dönemin siyasi partileri aslında birer iktisadi partilerdir, çünkü iktisadi değerleri her şeyin üzerinde tutmaktadır. Bu sistemde Marx’ın öngördüğü sınıf çatışmaları mümkün olmaz, çünkü siyaseti belirleyen temel aks iktisat olduğundan, o aynı zamanda emekçilere kişisel faydaya dayalı bir yöntemde sunmaktadır. Toplum kendi faydasını bilebilmek için piyasa aktörlerine bağlı kalacağı için sosyalizm sınıfsal mücadele ile değil ancak tepeden inmeci bir sosyalist devlet ile mümkün olabilir. Fakat proletarya sosyalizmi diye adlandırdığı bu sistem aslında tıpkı kapitalizm gibi iktisadidir sadece çıkar sağlayan gruplar birbiriyle yer değiştirmiştir.

Sombart’a göre o dönemin kapitalist devletleri tamamen iktisadi aktörlerin emrindedir. Kapitalist devletin çıkarlarını koruduğu gruplar Almanya’da kartellerdir, diğer ülkelerde ahbap çavuş ilişkiler temelinde burjuvazidir. Devlet bu gruplarla bir uzlaşı, bir pazarlık içindedir ve bunun da adı parlamentarizm ve demokrasidir. Demokrasi rejimi aslında toplumsal uzlaşının resmileştirilmiş halidir. Bu bahsedilen uzlaşı, önceden tespit edilen sosyal normlar üzerine kuruludur. Bunlar bireylerin hareketlerini düzenleyen normlardır. İlki, bireye tam özgürlük verip yaşamını düzene sokmasını kendisine bırakır. İkincisi de bireylerin davranılışlarını düzenleyen normlar koyar. O zaman mecburi sosyal normlar üzerine inşa edilmiş bir düzenden bahsederiz ki, bu sosyal normativizmdir. Kurallarını mantık ve rasyonalizmden almaktadır. Dolayısıyla rasyonel bir toplum, eşitlikçi ve adaletli bir düzen isteyecektir. Aynı zamanda bu rasyonalite siyasal kolektivite’nin (bütünlük) de yararınadır bu da devlettir. Sombart’ın sosyalizmi proleter sosyalizm değildir. Çünkü bu sosyalizmin temeli sadece sınıfsal bölüşüme dayalıdır ve iktisadidir. Oysa sosyalizm sadece iktisadi değil aynı zamanda toplumun sosyal yönünü de kapsayan kurallar bütününün adıdır. Onun için her şeyden önce ulusal olmalıdır ve bir millete dayanmalıdır. O da Alman milletidir ve Nazilere ilham vermiş sisteminin adı da Alman sosyalizmidir. Sombart’ın bu düşünceleri, o zamanın iktisatçılarının iki dünya savaşı arası siyasi, ekonomik sistem arayışlarını da göstermektedir. Sombart’ın yukarıdaki kitabının yazıldığı aynı tarihlerde (1938) Neo-liberaller Paris’te Lippmann konferansında buluşmuşlar ve liberalizmi masaya yatırmışlardır. Anti-komünist olmaları onları zaman zaman faşist, falanjist sistemlere doğru itmiştir. Hepimizin bildiği gibi savaş sonrası neo-liberaller görüşlerini uygulama fırsatı bulamamışlar, meydanı 1970’lerin sonuna kadar Keynezyenlere kaptırmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrası yine Lippmann konferansına katılmış olan William Röpke, 1930’lı yılların başında yükselen Alman Nazi rejiminde kaçarak İstanbul Üniversitesinde dersler vermiş neo liberal bir iktisat hocasıdır. Bu yazarın 1962 yılında “La crise de notre temps”, Petite Bibliotheque Payot’dan çıkan kitabı ilgimizi çekmiştir. Kitabın Türkçe adı “Zamanımızın krizi” dir. Kitabın yazıldığı tarihe baktığımızda Avrupa, Keynesçi politikalarla altın çağını yaşamaktadır. Oysa Röpke memnun değildir. Çünkü var olan onun düzeni değildir.

Röpke’nin derdi nedir? Diğer liberal ve neo-liberaller gibi Fransız devrimiyle sorunu vardır. Ona siyasi devrim der. Diğer sorunlu gördüğü devrim ise iktisadi devrim dediği sanayi devrimidir. Yazara göre her iki devrimde birbirini beslemektedir. Çünkü her ikisi de aynı sosyolojik iklimde oluşmuştur. Yazar Fransız devriminin karşı devrimcisi Louis de Bonald’dan aktarır. Bonald demiştir ki, “İncil’den Toplumsal mukavele’ye, ister politik, ister ruhani olsun hepsi devrimdir çünkü hepsi otoriter bir sistemden yanadır”. Ona göre eski krallık despotizmine karşı Cumhuriyet despotizmi vardır. Röpke aynı zamanda devrimi savunan birçok liberalin de var olduğunun altını çizer. Fakat ona göre burjuva devrimi bile olsa 1789 tüm devrimler gibi yıkıcıdır ve arkasında trajediler barındırır. Çünkü gelenekleri, görenekleri yıkmıştır. Onun için 1789 rejimi kolektivisttir ve bunun için demokrasi ve liberalizmle bağdaşmaz. Ona göre 1789 üzerinden ne cumhuriyet ne demokrasi kurulabilir. Röpke’ye göre kolektivist devlet yapısı kendi içinde bir rasyonalite barındırır. Fakat bu rasyonalizmin tanımı yanlıdır, baskıcıdır, bağımsız değildir ve sınırları vardır. Röpke’ye göre Atatürk’te kolektivist bir diktatördür. Rasyonel sosyal devlet anlayışında toplumu gütmek vardır ve bunun içinde toplumu gelenekselden koparmak vardır. “Gelenekler sosyal rasyonel devletin en büyük düşmanıdır” der yazar.

Tüm bu söylenenlerden hareketle şu kısa yazıda iki şey söyleyebiliriz. İlki gelenekler üzerine. Günümüzde bir kez daha görüldüğü gibi totalitarizmin ve otoritarizmin besin kaynağı, söylendiğinin aksine geleneklerdir. Onunla bir kopuş sağlanmadığı zaman o kendi dinamizmini rasyonel sosyal düzenin üzerine kurgulayacaktır. Sadece bugünün otoriter, anti-demokratik İslam devletlerine bakarak bu karara varamayız. Dünyayı büyük savaşlara yönelten totaliter rejimler olan Faşizm ve Nazizm’in kuramsal kökenleri Katolikliktir, geleneklerdir. Çünkü örf ve adetler biat kültürü üzerine kurguludur, sorgulamayı sevmez, çünkü mutlak doğrudur. İkincisi bu fikirleri doğru bulmayan yaklaşımlar içinde Sombart’ın düşüncesi Nazizm’e ışık tutan ulusalcı Alman sosyalizmidir. O zamanın arayışları içinde Sombart’ın ulusalcı sosyalizmi ile Nazizm birçok ortak noktalar bulmuşlardır, ama bunun yanında Lippmann konferansına katılmış olan Hayek’in Mont Pelerin üyesi neo liberal Rougier gibi, Baudin gibi, Röpke gibi iktisatçılarda gelenekler üzerinden Musolini’ye ve Salazar’a ilham vermişlerdir. Son tahlilde ne Sombart ne de Lippmann konferansçıları faşizmi ve Nazizm’i sonrasında reddetmişlerdir (Sombart hemen savaş öncesi arasına mesafe koymuştur, 1941’de de ölmüştür). Yani her iki tarafta bu totaliter rejimlere, biri yöntemsel olarak, biri de kuramsal olarak ilham vermiş olsalar da, ikisi de bu durumdan pişman olmuşlardır. Fakat tabii bir fakatı var, o da günümüzde tarihteki anlamıyla faşizm yıkılmıştır, ama faşizme giden yolda ince bir çizgi olan gelenekçi muhafazakâr neo liberalizm ve onun özgürlükçü anti-komünist destekçileri tüm hızıyla devam etmektedir.