Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Kapitalizmde şey

Şimdilik daha insanlık yapay zekanın tam tahakkümü altına girmedi fakat kapitalizm ne kadar geliştikçe o kadar insanı parçalamaya devam ediyor.

Yayın Tarihi: 10.02.2026 , 23:56 Güncelleme Tarihi: 11.02.2026 , 00:07

Arz, talep, üretici, tüketici, tasarrufçu… Bütün bu kelimeler arkasında sosyal sınıfları saklar. Burjuvayı, işçiyi, rantiyeyi saklar. Sistemin ana noktası emek sömürüsüne dayalı sermaye birikimi olunca kapitalist ve kapitalizm ana ilgi noktasıdır. Onun için iktisatta tek tanımlanmış ve bir kurumsal yapısı olan kapitalizmdir. Ve ikincisi de üretilen değerin (üretim sermayesinin) satılarak kâra (para sermayesine) dönüştüğü piyasalardır. Bu iki önemli ana kurumsal yapı üzerine kurulmuş bir liberal iktisatta çalışanlar, işçi olarak adlandırılmazlar. Onlar sermayedardan farklı değildir çünkü aynıdır her ikisi de tüketir, üretir, yani her ikisi de birey olup kendi çıkarını en ön plana alacak olan homoeconomicus’tur. Fakat bu iki kavram doğada, gerçek hayatta yoktur. Birey yani tek ve bölünmeyen hiçbir şeyin tesiri altında kalmayıp kendi kararını kendi çıkarına göre en iyi şekilde alabilen yaratık doğada örneği olma yan bir özgürlük masalı kahramanıdır. Onun biraz daha gerçeğe yakını Homoeconomicus’tur yani iktisadi insan. Ama o da doğada insan olarak var olsa da hiçbir zaman söylenildiğinin tersine tam enformasyona sahip olup kendi için en doğru kararı alamaz. İnsanın sosyal bağlamsal bir varlıktan koparılıp soyut bir insana indirgenmesinin altındaki neden hem emek sömürüsüne dayalı üretim ilişkilerinin görünür olmasını engellemek hem de üretim ilişkilerini önemsizleştirmektir. 

Kapitalizm üretimin ve üretilen malların fetişleştirildiği düzenin temsilcisi işçileri, kendi sermaye birikiminin aracı olarak görmektedir. Diğer bir deyişle kapitalist için işçi üretim sürecinde sömürdüğü bir nesneden ibarettir. Üretim ilişkilerinde asimetrik güç ilişkisi sermayedarın işçisine karşı her türlü bencilliği ve zorbalığı yapmasına kapı açabilecektir. İşçi de hızlı kapitalist üretim çarkı içerisinde kendisini malı üreten olarak değil malın üretiminde kendisinin kullanımına ihtiyaç duyulan bir araç olarak görecektir. İşveren için işçilerin önemi kendi içsel özelliklerinden sosyal çevrelerinden bağımsız olarak onların işyerindeki performansına göre biçimlenir. İşçi ne kadar fazla verimli çalışıyorsa işveren için o kadar önemli olacaktır. Verimlilik ölçütü rakamlardır, kaç saat çalışıyor, saatte ne kadar mal üretiyor? Kaç dakika mola kullanıyor? gibi… Bunların toplamında öne çıkan işçinin işveren için anlamı “ayın en verimli elemanı” bağlamında olacaktır. Kısacası üretim ilişkileri sosyal bağlamından koparıldığında şeyleşme ortaya çıkar. Sosyal yaşamda Marx’ın yabancılaşma (aliénation) kavramı ile Lukacs’ın şeyleşme (Réification) kavramı birbirini tamamlar. İşçi kapitalist üretim zinciri içinde kendi emeğini kendi kontrol edemediği için ürettiği şeyin üzerinde de kontrolü yoktur. Üretim zincirinin çarklarından biri olması kendisine ve çevresine yabancılaşmasına neden olur. Hem ürettiği malın yabancısıdır hem de diğer işçilerle o malı daha fazla üretmek adına örtük bir rekabet halinde olması onu çevresine karşı da yabancılaştırır. Yabancılaşma işçinin kapitalist üretim sürecinde yaşadığı deneyimler sonucu insanın kendinden özne olarak kopmasını anlatır. Bunun en güzel örneğini bir deneyim olarak bize anlatmış olan marksist felsefeci Simone Weil’dir. Lise felsefe öğretmenliğini bırakıp bir fabrikaya düz işçi olarak girip çalışacak ve anılarını daha sonra “La condition ouvriere” (İşçinin durumu) adıyla basılan kitapta toplayacaktır. Simone Weil’in kendi çalışma deneyimlerinden hareketle yazdığı yazılarında fabrika düzeninin ne kadar monoton ve ağır olduğunu, zaman içinde kendisinin bir makinadan farksız olarak her şeye ne kadar yabancılaşmaya başladığını anlatır. Zaten orada yaşadığı travmalar ve hastalıklar sonucu çok erken yaşta ölecektir.

Kapitalizmin üretim süreçlerinde meta fetişizmi yani metanın her şeyden önemi işçinin varoluşsal bir sorunu haline gelecektir. Toplumsal şeyleşme ise yabancılaşmanın sadece üretim ilişkileri çerçevesinde değil yaşamın her alanına sirayet etmesi yani bir anlamda yapısal hale bürünmesi demektir. Yapısal olan ise her şeyin ölçülebilir olmasıdır. Emekçinin işyerinde verimliliği ölçülmesi, veyahut beyaz yakalıların sosyal medya hesaplarında takipçi sayısı gibi. Her ikisinde de yüksek rakamlar, yüksek oranlar sosyal yaşamda başarı ölçütü olarak kabul edilir. Skor odaklı, rekabetçi bir sosyal yaşam içinde insani ilişkiler paylaşım üzerine değil gösteriş üzerine kuruludur. Diğer bir deyişle rekabete dayalı

gösterişin sosyal ilişkiler içerisindeki önemi paylaşma gibi dayanışma gibi insani değerlerin önüne geçmektedir. Bu tür ilişkilerde kişiler arasında kendini pazarlama üzerinden bir ticaret vardır. Zaman kısıtlıdır çünkü zaman harcanan bir şey olmuştur. Zaman dahil her şeyin ölçülen biçilen rakamsal veri haline gelmesi kişilerin az zamanda çokça kendilerini pazarlayabilmesi isteği kişilerin şeyleşmesini sağlar. Şeyleşme sonrası yabancılaşma bir sonuç olmuştur. Şeyleşen bir dünyada yazının başında söz ettiğimiz homoeconomicus nerede durmaktadır?

Başta da söylediğimiz gibi homoeconomicus gerçekte var olmayan soyut bir insandır. İktisadi bilimlerde soyut olarak var olmasının temel sebebi ekonomik açıdan kendine en uygun tercihleri yapabilen bir insan prototipi olmasıdır. Bu bağlamda Walrasyen iktisatta tam bilgiye sahip ve kendi için hep en doğru tercihleri yapacak bu soyut insan geçerli bir hipotez olarak kabul edilir. Ve iktisadi modeller çerçevesinden hareketle farklı varsayımların doğru olup olmadığı sınanır. Sonrasında Herbert Simon adında Nobel ödüllü bir iktisatçı insanın homoeconomicus olamayacağını çünkü sınırlı bilgiye sahip olduğunu söyler. Çünkü hem bütün bilgilere sahip olmak mümkün değildir hem de insanın bilişsel işlem kapasitesi de sınırlı olup anlama kabiliyeti dikkat kabiliyeti sınırsız değildir. Aslında Simon’un yaptığı homoeconomicus’a bir eleştiri değil sadece daha gerçekçi rasyonaliteye sahip olan prototipini iktisadi çözümlemelerde yeni hipotez olarak almaktır. 2008 Dünya krizinde insanları yarı-rasyonel davrandığına şahit olacak liberal iktisatçılar Simon’a daha çok hak verip deneysel iktisada daha fazla ilgi göstereceklerdir. Çünkü asıl mesele insanların homoeconomicus’un bencil rasyonalitesine nasıl çekileceği sorusuna verilecek cevapta yatmaktadır. Yani insanlar kısıtlı bilgiyle doğru karar alamadıklarından onları doğru karara yöneltecek dürtüleri keşfetmek gerekir. Bu da ancak insan davranışlarını gözlemleyerek mümkün olur. Yani başka bir deyişle davranışsalcılar için piyasa ile uyumlu rasyonel kararlar alamayanları iktisadi insana dönüştürmek için çaba göstermek gerekir. Burada amaç insandan çok onun eylemidir. Bunu sağlayacak olan ise insanın zekasıdır. İnsan zekası buna müsait değilse yapay zeka insana karar aldıran, kararı eyleyen olabilir. Homoeconomicus olmasa da yapay zeka onun yerini alabilir.

Homoeconomicus’un rasyonalitesi iktisadi çıkarlarını gözeten tam bilgiye sahip olduğu için de doğru kararlar alan gerçekte var olmayan yapay bir insan prototipine aittir. O insan yoktur doğada gerçek yaşamda, ama olması gerekendir. Yapay zeka ise ismi üstünde insan değildir zekadır. O zaman soyut bir insandan soyut bir zekaya geçilir. Yani diğer bir deyişle bu gelişmenin neticesinde insan yoktur zeka vardır. Her türlü bilgiye sahip olan yapay zeka geçmişte tasavvur edilmiş olan homoeconomicus’un tüm rasyonalitesine sahiptir ama tek farkla o da insan olmamasıdır, zeka olmasıdır. Artık insanın deneme yanılma, dürtülmek ve nasihat alma yollarıyla iktisadi insana dönüşmesi yerine doğrudan insanın sorunlarına çare bulan yol gösteren bir yapay zeka, insan aklının doğrudan kendi çıkarına uygun eyleme geçmesini sağlayacaktır. Daha önceki deneysel iktisatçıların dürtü, etki, tepki safhaları atlanmış olacaktır. Diğer bir deyişle dürtülerek yönlendirilmek istenen insan, doğrudan eyleme geçen bir akla dönüşmüştür. O zaman insandan geriye kala kala her şeyi bilen bir zeka kalabilir. Bu bağlamda bireysel tercihlere dayalı ekonomik modeller yerini yapay zekanın belirlediği tercihler üzerinden bir iktisat bilimine bırakabilir. O zaman bu yeni insan aynı zamanda toplumsal ilişkilerin süjesi olmaktan da çıkabilir. Bu yeni insan çevresine yabancılaştığı kadar kendisine de yabancılaşabilir (robot insan). Ortalama insanın yapay zekayı keşfi arttıkça ondan sağlayacağı kendi çıkarına yönelik olumlu sonuçlar da beraberinde arttığından kişinin kendine yabancılaşma süreci de hızlanabilir. Sonuç olarak homoeconomicus gibi düşünmeyen ama yapay zeka tarafından düşündürtülen adına iktisadi insan diyemeyeceğimiz iktisadi zekalar çoğalabilir. İnsan düşünen varlıktır onun için sorunlara çözüm arayandır. Yeni insan daha az düşüneceği için sorunlar karşısında çözüm soran olacaktır. Eğer sorusuna cevap aldığı zeka ne kadar gelişmişse o kadar çok işine yarayacaktır ve bir zaman gelip insan sadece yapay zekanın önerilerini yerine getiren bir araç olabilir.

Sonuç olarak şimdilik daha insanlık yapay zekanın tam tahakkümü altına girmedi fakat kapitalizm ne kadar geliştikçe o kadar insanı parçalamaya devam ediyor. İşyerinde verimliliğini ölçüyor, puanlar veriyor, ayın elemanı seçiyor, işten atıyor, işe alıyor, çalışanlar arasında rekabeti kızıştırıyor ve sonrasında kişiyi emekçi kimliğinden ve sınıfından uzaklaştırıp kendisini pazarlamaya hazır bir şeye dönüştürüyor. Ne kadar sersemletilirse o kadar kolay güdüyor…

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları