Brezilya’da seçimler 'istikrar' vaat ediyor mu?

06/10/2018 Cumartesi
Brezilya’da seçimler 'istikrar' vaat ediyor mu?

Dünya düzeninin iyice çivisinin çıktığını Brezilya’da bu pazar yapılacak başkanlık seçimleri çok iyi gösteriyor.

Aslında başkanlık seçimlerinin tartışmasız favorisi İşçi Partisi lideri Lula da Silva idi, ama seçimlere katılamıyor, çünkü hapiste. Niye hapis, çünkü seçimlere katılıp kazansın istenmiyor. Gerçi yolsuzluk suçlaması ile hapiste tutuluyor ama Brezilya’da düzen siyasetçileri için yolsuzluk su içmek kadar doğal, dolayısıyla bu bir bahane sadece.

Lula seçimlerden elenince birinci tur seçimlerin muhtemel galibi Toplumcu Liberal Parti adına seçimlere giren faşist aday Bolsonaro olacak. Bolsonaro hapse girmedi ama seçim çalışması esnasında geçen ay bıçaklandı ve seçimlere bir hafta kala hayati tehlikeyi atlatarak taburcu oldu.

Burjuva siyasetinin düştüğü durumu anlamak için Bolsonaro’nun bıçaklanmadan önce bir seçim konuşması esnasında Lula’nın maketini kürsüden nasıl tekmelediğini belgeleyen fotoğrafa bakmak gerekir.  O kadar kendinden geçiyor ki yardımcıları kürsüden aşağıya düşmesin diye bu manyağı pantolonundan tutmak zorunda kalıyorlar.

Bolsonaro’nun 7 Ekim’de yapılacak ilk tur seçimlerinde birinciliğe oynamasının nedeni çok sert bir yolsuzluk karşıtı söylem geliştirmesi oldu. Ancak Brezilya’da büyük bir toplumsal eşitsizlik üreten düzeni değil de yolsuzluğu gündeme almanın kendisi bir sahtekârlık. Kibarca buna popülizm deniliyor.

Yine de Bolsonaro’nun 28 Ekim’de yapılacak ikinci tur seçimde şansı olmadığı, oyların Lula’nın yerine seçimlere giren İşçi Partisi’nden Sao Paulo eski belediye başkanı Fernando Haddad’ta birleşeceği, başkanın Haddad olacağı söyleniyor.

Ancak bu zaferin sermaye düzenine bir istikrar getirmeyeceği tahmin ediliyor, çünkü Bolsonaro ve taraftarları şimdiden seçim sonuçlarını tanımayacaklarını ilan ettiler, hatta içlerinden askerleri göreve çağıranlar oldu.

Burjuva siyasetinde böylesine bir savrulmanın nedeni ne olabilir? Bu kısa yazının el verdiği kadarı ile göz atalım.

ABD’nin arka bahçesi, başka bir deyişle emperyalist hegemonya alanı olan Latin Amerika’yı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok kez askeri yönetimlerle idare ettiği biliniyor. Ancak askeri yönetimler altında bile Brezilya zengin doğa ve insan kaynakları ile hızlıca Güney Amerika’da sivrildi, 1969-1974 yılları arasında %11’lik bir büyüme hızı yakalayarak kıtanın lokomotif ekonomisi haline geldi. Daha o yıllarda Afrika kıtasında üstü örtülü bazı yayılmacı politikalar izlediği biliniyor.

Bu büyüme işçi sınıfının doğuşunu ve genişlemesini de tetikledi ve Brezilya artık askeri olarak yönetilemeyecek hale geldi. Sendikacıların bir araya gelmesiyle kurulan İşçi Partisi bu çıkışta büyük bir rol oynadı. Bir sendika yöneticisi olan Lula’nın 1980’de İşçi Partisi’nin kuruluşundaki liderliği kayda değerdi.

Buna karşılık Brezilya örneği, işçilerle ilgili olan, hatta işçi eylemleriyle yola çıkan her hareketin işçi sınıfı siyasetine dönüşmeyeceğini çok iyi gösterdi. Bir emek hareketinin işçi sınıfı siyaseti olması için sınıfın tarihsel rolüne, yani işçi sınıfının iktidarına ve sömürünün sonlandırılmasına sadık kalması beklenir.

Oysa İşçi Partisi tedrici bir şekilde düzenle uzlaştı ve halkçı sosuna rağmen ABD’den bağımsız olarak büyümek, sermaye ihraç etmek ve kendine ait hegemonya alanları yaratmak isteyen Brezilya sermayesinin temsilcisi haline geldi.

2003’te Lula’nın başkanlığı ile başlayıp 2016’da Dilma Rousseff’in bir parlamento darbesi ile düşürüldüğü 13 yıllık İşçi Partisi iktidarı ancak böyle okunabilir.

Bu dönem boyunca Brezilya sermayesi bazı sosyal politikalarla işçi sınıfını düzene bağlamaya çalışırken, ABD’nin zayıflayan hegemonyasına karşı Latin Amerika ve Sahra altı Afrika’dan pay almaya çalıştı. 2009’da BRIC anlaşması ile kendisi gibi emperyalist dünya düzeninin yeniden tarif edilmesini isteyen Çin, Hindistan ve Rusya ile birlikte davrandı.

Brezilya’da parlamento ve yargı darbeleri ABD’nin dahil olduğu bu hegemonya krizinin sonuçları olarak ortaya çıktı. Ne yazık ki Maocu bir gerilla hareketinden gelen Brezilya Komünist Partisi’nin seçimlerde İşçi Partisi’ni desteklemesi ve başkan yardımcısı adayını partiden vermesi üzüntü veriyor.

Buna karşılık seçimlere iddiası olmadan bir Marksist koalisyon içinde katılan diğer Brezilya Komünist Partisi’nin emekçiler arasında örgütlenme becerisinin bu koşullarda Brezilya’nın geleceğinde esaslı bir rol oynayacağını tahmin edebiliriz.