Toplum kaynarken iktidarın konumu

21/01/2020 Salı
Toplum kaynarken iktidarın konumu

Şakası yok, toplum her açıdan ısınıyor. Bir yandan gelirler enflasyon artışını izleyemezken, hatta hiç geliri olmayan işsizler ordusu çığ gibi büyürken, diğer yandan toplumun temel gereksinimleri olan barınma (kira-aidat+ ısınma+ elektrik+ su), gıda, ulaşım ve iletişim giderleri gerek vergiler gerekse kamunun ve piyasanın (ithal maliyetleriyle de şişen) fiyat politikalarıyla iyice kabarıyor. Yoksulluk alt gelir dilimlerinden yukarılara tırmanmaya başlıyor.

Kimi yoksunluklar orta-üst gelir katmanlarını dahi vurabiliyor. Özellikle de yerli paranın döviz karşısında değerinin gerilemesi nedeniyle bu kesimlerin örneğin dış seyahatleri veya ithal malı dayanıklı tüketim mallarına olan talepleri ciddi aşınmalara uğruyor. Nasıl uğramasın ki? 2008'de (TL'nin aşırı değerli olmasının da etkisiyle) 10 bin dolar eşiğini aşmış olan kişi başına gelir, 11 yıl sonra 2019 itibariyle artık 9 bin dolar düzeylerinde; 2020'de de bu düzeyi aşacağı yok. (Artık nüfusun kalıcı unsurlarına dönüşen sığınmacılar da hesaba katılsaydı, bu düzey 9 bin eşiğinin de altına inerdi).

İKTİDAR, EKONOMİK YANIT VEREMEYECEK DURUMDA

İslamcı ve sermayeci iktidarın buna verecek ekonomik yanıtı yok. Birçok nedenle. Birincisi, 18 yıldır angaje olduğu neoliberal iktisat/maliye politikaları çerçevesinin dışına çıkması çok zor. Yönetenlerin IMF'nin müdahalelerine bu kadar açık olmaları boşuna değil; bildikleri başka bir yol yok.

İkincisi, liberal İslamcı zihniyetleri de, zekat mantığıyla sürdürdükleri sosyal yardımların ötesinde emekçi sınıfların ekonomik haklarını tanımaya ve geliştirmeye elverişli değil. Kendileri de açık veya saklı biçimlerde türedi sermayedarlar konumuna geldiklerinden, iktidar mensuplarının (kendi kökenleri ne olursa olsun) emek yanlısı bakış açıları edinmeleri olanaksıza yakın. Dolayısıyla, göreli önemi giderek azalan iane yardımlarıyla toplumda katlanarak yükselen "iş ve geçinme" taleplerine yanıt vermeleri mümkün değil.

Üçüncüsü, bütçe olanaklarının giderek daralması, isteseler de emekçi sınıflar lehine -durumu kurtarabilecek- geçici istisnalar yapmalarına izin vermiyor. Bütçe ve genel kamu açıkları giderek katlanırken, bir kerelik olağanüstü gelir kaynakları (özelleştirmeler, KÖİ, varlık barışları, TCMB yedek akçesi, vs.) giderek geriliyor. Kamunun olağan gelir kaynağı olan vergilerde ise ciddi bir erime döneminden geçiliyor. İki nedenle: (i) Ekonomik kriz, gelirleri (gelir vergisini) ve ticaret hacmini (dolaylı vergileri) gerilettiği için; (ii) Sermayeye/piyasaya teşvik vermek adına birçok dolaylı vergide (ve sigorta primlerinde) oranlar aşağıya çekildiği (veya devletçe üstlenildiği) için.

Sonuç beklenebileceği gibi hüsrandı: 2019 yılında vergi gelirlerinde hedef 756,4 milyar TL iken 673,3 milyarda kalındı. Genelde yüzde 89'luk gerçekleşme oranı, "Dahilde alınan KDV" için -KDV indirimlerinin de etkisiyle- yüzde 78,5; "İthalde alınan KDV" için ise -ithalatın zayıflamasıyla- yüzde 75,3 oldu. ÖTV'de bile hedefin yaklaşık 10 puan gerisinde kalındı.

Hedefin aşıldığı iki vergi, Kurumlar Vergisi ile Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi oldu: Her ikisi de -ekonomik daralmaya karşın- bankacılıkta işlem hacimlerinin genelde genişlediğinin kanıtıydı. Ancak Kurumlar Vergisi artışı, 2018'deki yüksek kârların 2019'da beyan edilmesine dayanıyordu. 2019'da en azından kamu bankalarının zarar yazdığını ve Hazine için yeni bir yükün de buradan geldiğini/geleceğini biliyoruz; takipteki alacakların ve şüpheli alacakların büyüyor olması da ayrı bir sorun alanı olarak sistemi tehdit edecek görünüyor.

Böylece 2019 bütçe açıkları, TCMB yedek akçelerine el konulmasına karşın, yılbaşı hedefinin yüzde 54 üzerinde yani 123,7 milyar TL olarak gerçekleşti. Daha vahim bir gidişat ise, faiz dışı bütçe açıklarının kalıcılaşmaya ve büyümeye başlamasıydı. Kamunun bütçeden yaptığı (bütçe dışı borçlanma alanları ile yerel yönetim borç servisleri hariç) faiz ödemeleri yılda 100 milyar eşiğini aşmıştı. İç açık sorununda yeniden 2000 öncesine dönüşün işaretleri alınıyordu. Devlet, bir yandan iç borçlanma kaynaklarını kurutmaya yönelirken bir yandan da kamu bankaları üzerinden bol kepçe kredi vermeye çalışıyordu. Faizler üzerinde -birincisi artış baskısı, ikincisi azalış baskısı olmak üzere- iki çelişik etki yaratıyordu. Azalış baskısının egemen olmasının tek yolu, Hazine'nin piyasa dışından borçlanabileceği yeni İşsizlik Sigortası Fonları yaratmaktan geçiyordu. IMF telkinleri de zaten bu yöndeydi. Bakalım Kıdem Tazminatı Fonu gibi "sınıfsal meydan okuma" dozu yüksek araçlara el atmayı göze alabilecekler mi?

İKTİDARIN DİĞER SEÇENEKLERİ: ÇARPITMAK ve ENGELLEMEK

Çarpıtma seçeneği, çeşitli alanlarda verilerin çarpıtılması veya iktidarın işine gelen verinin kullanılması anlamına geliyor. Örneğin, 2019'un gerçekleşmiş enflasyonu 2020'nin ücret/maaş artışları için temel alınmayıp TCMB'nın siyaseten düşük tutulmuş enflasyon öngörüleri alınıyor. Buna karşılık, her türlü vergi ve kamunun belirlediği enerji ve diğer fiyatlar için gerçekleşen enflasyona yakın düzeyler dikkate alınıyor. Böylece, emek kesimlerinin ücretleri ve geçim düzeyleri üzerinde çifte basınç uygulanmış oluyor. Sermayeye dönük bütün vergi ve diğer teşviklerin yükü emekçi sınıflara aktarılmış oluyor.

Bir başka oyun da -enflasyon sepeti veya verileri üzerindeki manipülasyon olasılıklarını hesaba katmasak bile- 12 aylık ortalama enflasyonun tercih edilmemesi üzerinden oynanıyor. Yaşanılan enflasyonist baskının her zaman daha doğru bir ifadesi olan yıllık ortalamalar, TÜİK'in tâli açıklaması olarak medyada bile sınırlı bir yer bulabiliyor.

AKP iktidarı, GSYH düzeyinde iki ayrı dönemde yaptığı "düzeltme" yönlü artışlarla Türkiye'yi G-20 içinde tutacak düzeltmeyi de yapmıştı. Ama GSYH hesabında son 4 yıldır uyguladığı ve geçmişle karşılaştırmaları imkânsızlaştırdığı gibi iç tutarlılık sorunlarına da yol açan yeni tahmin hesapları daha kalıcı bir sorun oluşturuyor. Ayrıca, ilan ettiği çeyrek dönem ekonomik büyüme verilerine geriye dönük olarak sıklıkla uyguladığı artış yönlü düzeltmeler de, iktidarın bir önceliğinin de "güzelleme cilaları" yapmak olduğu kuşkusunu doğuruyor.

Ekonomi ve istihdamdaki bozulmaları olduğundan daha "ılımlı" göstermek adına bazen daha cüretkâr adımlar atıldığına da tanık olunuyor. Örneğin Ocak 2020'de açıklanan son işgücü istatistiklerine göre, Ekim 2018-Ekim 2019 arasında çalışma çağındaki nüfus 915 bin kişi artarken, işgücündeki artış sadece 82 binde kalmış. Yani çalışma çağındaki nüfusun yüzde 91'i iş aramaya girişip bir işsiz statüsüne bile ulaşamamış. Bu, şimdiye kadarki istatistiksel eğilimlere tamamen ters ve açıklanamaz bir durum. Belli ki, istihdamdaki azalışı (bir yılda 975 bin) ve işsizlikteki artışı (726 bin), geniş tanımlı işsizliğin (DİSK-AR) 7 milyonu aşmasını daha da kötüye götürecek istatistiksel gerçeklerden halkımız korunmuş! Peki ama bu manipülasyonların işsizlik yangınının düştüğü ocaklara umut aşılaması mümkün mü?

İktidarın bir başka ekonomi-dışı çözümü ise, toplumun hak arama mücadelelerini baskılamak biçiminde tezahür ediyor. Metal işçilerinin MESS'in sefalet ücret artışlarına karşı grev sürecine girdiği ve güçlü meydan mitingleriyle kararlılıklarını duyurduğu bugünlerde tüm emekçilerin ve sendikalarının gözü kulağı, sermayenin emrindeki iktidardan gelebilecek bir "grev erteleme" zorbalığında değil mi? Bu olası zorbalıklara karşı durmak toplumun tüm sol ve ilerici kesimlerinin başlıca kaygısı olmak durumundadır. Sermayeye boyun eğdirmek, iktidara da boyun eğdirmek anlamına gelecektir çünkü. Denklem tersinden de kurulursa anlamı aynı kalacaktır. Boyun eğmemenin bir adım ötesi, sömürenlere/baskı kuranlara boyun eğdirmektir.