Koronavirüsün politik ekonomisi

Türkiye’nin KOVİD-19 mücadelesinde 30 Mart gecesi çok önemli bir dönüm noktası oluşturuyor. 30 Mart gecesi açıklanan tedbirler, Türkiye’nin KOVİD-19 mücadelesinde insan sağlığını değil, sermaye birikiminin gereksinimlerini öncelediğini açıkça ortaya koymuştur. Bu makalemizde önce insan sağlığının, sonra sermaye birikiminin gereksinimlerini ortaya koyacak ve bunların birbirleriyle nasıl çelişki içinde olduklarını göstermeye çalışacağız.
Akif Akalın
Salı, 31 Mart 2020 10:40

KOVİD-19 ile mücadelenin esası, yeni koronavirüsün toplum içinde dolaşmasını durdurmaya dayanmaktadır. Bunun başarılması için yapılması gereken iki şey vardır: birincisi hastaları bularak izole etmek suretiyle başkalarına bulaştırmalarını önlemek, ikincisi hastalarla temas edenleri, hastalık şüphesi taşıyanları karantina altına alarak toplum sağlığını güvenceye almak.

KOVİD-19 mücadelesinin en önemli zorluklarından biri hastaların bulunarak izole edilmeleridir. Bunun nedeni hastaların yüzde 80’inin hastalığı neredeyse hiç farkına varmadan geçirmeleri, fakat bu süre içinde yine farkında olmadan başkalarına bulaştırmaları, yüzde 20’sinin ise kendilerinde hastalık belirtileri ortaya çıkmadan önce hastalığı başkalarına bulaştırmaya başlamalarıdır.

O halde sorun, bedeninde yeni koronavirüs bulunan fakat henüz hiçbir yakınmaları olmayan, hastalığın hiçbir belirtisi ve bulgusunu taşımayan insanların tespit edilmesidir.

Bu sorunun bilinen tek bir çözümü vardır: test yapmak. İşte bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri “test, test, test” diyor. İşte bu nedenle günde 100 bin test yapan Almanya’da 66.885 hastaya karşılık sadece 645 (yüzde 0,96) ölüm varken, günde daha yeni 10 bin teste çıkabilen Türkiye’de 10.827 hastaya karşılık 168 (yüzde 1,55) ölüm var.

Karantina konusu da izolasyon kadar güç ve karmaşık. Eğer salgının başındaki fırsatlar kaçırılmasaydı, hastalarla teması olanlar örneğin Küba’da olduğu gibi “ilk günden” karantinaya alınabilseydi, bu kadar sorun olmayacaktı. Fakat Türkiye umreden gelen ve karantina altına alınmaları gereken on binlerce yurttaşımızı evlerine göndererek bu fırsatı yitirdi.

Şimdi artık “yerli” vakalarımız var. Yani artık sadece “ithal” vakalarla, yurt dışından gelen veya yurt dışından hastalığı getirenlerle teması olanlarla değil, bunların Türkiye’de hastalığı bulaştırdığı insanlardan yine başkalarına bulaşan vakalarla karşı karşıyayız. Bu nedenle “ülke” düzeyinde karantina tedbirleri gerekiyor. Türkçesi üretimin “yaşamsal” olduğu alanlar dışında bütün işyerlerinin kapatılması, hayatın durdurulması ve virüsün toplum içinde dolaşmasının durdurulması gerekiyor.

İnsan sağlığının gereksinimlerini iki sözcükle özetlersek: test ve karantina.

SERMAYE BİRİKİMİNİN GEREKSİNİMLERİ

İnsan sağlığının gereksinimlerini sıraladık. Ancak bir de sermaye birikiminin gereksinimleri var. Sermaye birikiminin ana gereksinimi, salgının kapitalist ekonomi ve birikim üzerindeki olumsuz etkilerini asgariye indirmektir.

Sermaye birikiminin gereksinimleri, her ne pahasına olursa olsun ekonominin “resesyona” girmemesinin sağlanmasını talep ediyor: “Show must go on!” Yani ne olursa olsun “büyüme” devam etmeli.

Bunun için üretim asla, ama asla durdurulmamalı. Hatta salgın sayesinde ortaya çıkan “fırsatlar” değerlendirilmeli. Üretimlerini durduran ülkelerin pazarlarını kapabilmek için bundan iyi fırsat olur mu?

Yine sermaye birikiminin gereksinimleri kamusal kaynakların, KOVİD-19 salgınından olumsuz etkilenen sermayenin kurtarılmasına harcanmasını gerektiriyor. Salgın öncesinde yüklü bir sipariş alan, bunun için yatırım yapıp risk alan, fakat ani salgın karşısında zora düşen sermaye sahiplerine yazık değil mi? Boş kalan beş yıldızlı otellerin sahipleri ne yapacak?

Sermaye birikiminin gereksinimini özetlersek: üretime devam ve kamusal kaynakların sermayeye aktarılması.

İNSAN SAĞLIĞI VE SERMAYE BİRİKİMİNİN GEREKSİNİMLERİ ÇELİŞİYOR

İnsan sağlığı için daha fazla test yapılması, yani sağlık için daha fazla kamusal harcama yapılması gerekirken, sermaye birikimi için kamusal kaynakların sermayeye aktarılması gerekiyor. O kadar çok para yok. Olsaydı zaten belki bu tartışmayı başka bir düzeyde yapacaktık. Şimdi eldeki sınırlı parayla ya daha çok test yapılarak insanlar kurtarılacak veya sermayeye kaynak aktarılarak zorda kalan patronlar kurtarılacak. İkisi birden olmuyor.

İnsan sağlığı için bütün ülkede tam bir karantina uygulanması ve yaşamsal alanlar dışında üretimin durdurulması gerekirken, sermaye için üretimin durmak bir yana daha da arttırılması, daha fazla ihracat, KOVİD-19 ile ortaya çıkan yeni fırsatların değerlendirilmesi gerekiyor. Şimdi ya işyerlerini kapatıp insanların iki hafta evlerinde kalmalarını ve böylece virüsün toplum içindeki dolaşımını (yani salgını) durduracağız veya belki sosyal mesafe uygulamasıyla salgının hızını bir ölçüde azaltarak üretimin devam etmesini sağlayacağız. İkisi birden olmuyor. Olabileceğini düşünenler oldu, fakat olmuyor.

DSÖ’NÜN ORTA YOL FORMÜLÜ İŞLEMİYOR

Sermaye birikiminin gereksinimlerinin farkında olan ve kapitalist ülkelerde yöneticilerin her zaman insan sağlığının değil, sermaye birikiminin gereksinimleri doğrultusunda hareket edeceğini bilen DSÖ, KOVİD-19 mücadelesinde “sosyal mesafe” formülüyle bir “orta yol” bulmaya çalıştı. Böylece bir yandan virüsün toplum içinde yayılma hızı azaltılarak, sağlık sisteminin iflas etmesi önlenecek, diğer yandan “üretimin durması” gibi sermaye birikimini sekteye uğratabilecek tedbirlerden uzak durulabilecekti.

Burayı biraz daha açmak gerekiyor. Sosyal “mesafe tedbiri”, insan sağlığının gereksinimleri bölümünde belirttiğimiz virüsün dolaşımının “durdurulmasını” değil, yayılma “hızını azaltmayı” hedefliyor. Yani bu sayede örneğin 10 bin kişi bir haftada hastalanacakken, bir ayda hastalanacak ve böylece hem hastanelerde yığılma olmayacak, hem de üretim daha az etkilenecek.

Ancak DSÖ’nün her gün yayınladığı yeni vaka ve ölüm sayılarına baktığımızda bu formülün işlemediği görülüyor. DSÖ özellikle İtalya’dan çok ümitliydi. Sosyal mesafe tedbirlerinden 3 hafta sonra vaka sayılarında ciddi bir düşüş bekleniyordu, fakat beklenen olmadı. Belki Türkiye’de olduğu gibi İtalya’da (ve elbette diğer birçok kapitalist ülkede) fırsatlar kaçırılmasaydı bu tedbir işe yarayabilirdi, fakat bugün çok geç olduğu görülüyor.

SONUÇ

Bugün hepimiz bir yol ayrımındayız. Görüldüğü gibi insan sağlığının gereksinimleriyle, sermaye birikiminin gereksinimleri “taban tabana” çelişki içinde. Hiçbir uzlaşır tarafı kalmadı. Ya birini, ya da diğerini seçeceğiz. Ya bu salgından sevdiklerimizi yitirerek çıkacağız, ya da sermaye birikiminin öncelenmesine dur diyeceğiz. Tercih bizim.