Rusya ile savaşa mı giriyoruz?

21/02/2020 Cuma
Rusya ile savaşa mı giriyoruz?

AKP iktidarı Suriye’de İsrail ile aynı safta. Açıklamalarına bakılırsa İsrail’in derdi Suriye’de İran varlığını ortadan kaldırmak. Lakin İran’ın siyasi ve askeri desteği Suriye için yaşamsal. İsrail’in çoğu kez İran ile ilgisi olmayan hedeflere de yönelttiği füze saldırıları, Esad’ı zayıflatıp düşürmek için yanıp tutuşan Erdoğan’ın elini güçlendiriyor. Nitekim İsrail yönetimi ile polemik konusunda hiçbir fırsatı kaçırmayan Reis’in, Suriye’ye atılan füzelere tepki verdiğini hiç duydunuz mu? Van minütün gerçek hayatta pek karşılığı yok anlayacağınız!

AKP iktidarı Suriye’de ABD ile de aynı safta. Başlangıçta her şeyi birlikte planladılar, stratejik ortaklık filan geliştirdiler… Sonra Suriye halkının bu emperyalist hesabı bozma kararlılığı ortaya çıktı, ABD yönetimi AKP’nin Suriye’deki İhvancıların gücünü abarttığını fark etti, Rusya ağırlığını koydu, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki ortaklık hasar aldı. Zaten başka başlıklarda da ABD ile Erdoğan arasında gerilim söz konusuydu; araya kara kediler, kasetler, darbeler girdi. Gerilim öyle arttı ki, hükümet Rusya’dan S-400 savunma sistemleri bile aldı. 

Aldı ve henüz kuramadı. “Kime karşı aldınız bunları” sorusunun yanıtı yoktu. Suriye’de Erdoğan’ın devirmek istediği hükümetin müttefiki Rusya’ydı; Rus uçaklarına karşı S-400’ler fazlasıyla fantastik kaçıyordu. NATO üyesi Türkiye’nin diğer NATO ülkelerine karşı S-400 kullanması da en az bir o kadar fantastikti, kimileri buna inanmak istese de… S-400’ler bir pazarlık aracıydı, “bakın gözümüzü ne kadar kararttık” demenin bir yoluydu. İşler öyle bir noktaya geldi ki, “sonunu nasıl bağlayacağız” diye kara kara düşünmeye başladılar. 

Şimdi sanki çözümü bulmuş gibiler. S-400’leri Rusların Suhoylarına karşı aktif hale getiremeyeceklerine göre, gelsin Patriotlar! Dün iddia edildi ki, ABD’den apar topar Patriot istemişler. Sonradan yalanlandıysa da, sürmekte olan Patriot pazarlığının şu sıralar hararetlendiği ayyuka çıktı.

Özetle, bazı açılardan dönüyoruz başa. Rusya ve İran ile imzalanan mutabakatlar, çatışmasızlık bölgeleri, gözlem noktaları değer kaybediyor. Bundan birkaç ay öncesine kadar düşman ilan edilen “emperyalist Amerika” ile yeniden aynı safta buluşuluyor. PYD edebiyatına da azıcık ara verildi, şimdi İdlib zamanı!

Evet, tekrar edelim şu anda Türkiye, ABD ve İsrail ile aynı safta savaş dansı yapmakta.

Peki neden?

Kimileri “milyonlarca göçmen sınıra yığıldı” söyleminden etkilenmiş olabilir. Oysa pek ilgisi yok. Zaten şu andaki “savaş” halinin Suriye’deki gelişmelerle de pek ilgisi yok. İktidarın cihatçı perspektifine rağmen, yok.

Suriye’de şu andaki savaş Türkiye’de keskinleşen mücadelenin yansıması.

Tek adam yönetimi filan deniyor, bu hacimde bir ülkeyi tek adam yönetemez. Yönetiyor gibi gösterilir, bu görüntü herkesin işine gelir ama gerçek başkadır. Bakın tablo ortada. Onca sindirme, baskı, tasfiyeye rağmen iktidar darmadağınık. Bırakın bütünlüğü, şu anda AKP ve genel olarak onun şekil verdiği devlette iki değil, en az altı-yedi odak kıyasıya mücadele ediyor. Her bir odağın farklı uluslararası bağlantıları var. Avrupacılardan söz edebiliriz ama orada İngiliz ve Alman eksenlerinde bir ayrışma söz konusu. Amerikancılar kabak gibi ortada lakin bugünkü Trump yönetimiyle bağı olanlarla Trump’ı takmaksızın yoluna devam eden unsurlara sırtını yaslayanlar arasında çekişme sürüyor. Milliyetçilik satanların önemli bölümü tam gaz NATO’culuk yaparken küçük bir bölüm “Rusya ile yakınlaşmaya devam” diyebiliyor. Daha da ilginci Amerikancılıklarından hiç kuşku duyamayacağınız ve sivil-asker bürokraside ciddi ağırlığa sahip bir kesim Erdoğan’ın Suriye politikasını maceracılıkla suçlayabiliyor!

İşin gerçeği, AKP iktidarında bir kısmını tarikatlar arası rekabet ile açıklayabileceğimiz ama esasında ideolojik-kültürel ayrışmaların arkasına gizlenmiş akçeli çıkar çatışmaları patlak vermiş durumda. Herkesin Erdoğan’ı yönettiğini sandığı, Erdoğan’ın ise herkesi yönetebildiği dönem hızla sona erdi. Uzun süredir belirtileri vardı, şimdi olay kontrolden çıktı. Gezi Davası ve sonrasındaki hayret verici işler bu dağılmanın göstergesi. 

Bu dağılmada kim ne tarafta, kim neyi savunuyor, Erdoğan ne yapmak istiyor, bunların fazla hükmü yok. Önemli olan bunun bir yönetme krizi olduğudur.

Yönetme krizi ağır, derinliği olan bir terimdir. Ancak onu bu defa çok basit bir düzleme taşımakta yarar var. Tek adam Erdoğan şu anda iktidar bloğunu yönetemiyor. Tersinden bakıldığındaysa, sermaye sınıfı ve emperyalist merkezler de, şu ana kadar kendilerine büyük hizmetler veren Erdoğan’ı yönetme yeteneğini yitirmiş durumda. 

Yönetilemeyen ve yönetemeyen bir iktidardan söz ediyoruz.

Merak etmeyin Suriye Savaşı’na döneceğim.

Ama önce muhalefete bakacağız. Türkiye’de bir de çok geniş bir muhalefet bloğu var. Neredeyse herkes burada. Tek tek saymayalım. Bu muhalefet bloğu NATO’cu, Amerikancı, Avrupacı... Kriz ortamında arada “emek memek” deniyor ama piyasa ekonomisinde uzlaşan, piyasa sever bir muhalefet bloğu bu. Özgürlükçülük, demokratlık da işin sosu. Emperyalizmden, piyasadan, patronlardan, tekellerden özgürlük ve demokrasi çıkmaz diye diye çenemiz düşecek!

Erdoğan bu blok karşısında çaresiz. Çünkü bu blok “batı ittifakı” konusunda tamamen hemfikir, her hamleyi püskürtüyor ve ittifak bozma ustası Erdoğan bu kez bu büyüüüüük koalisyonda bütün çabalarına rağmen delik açamadı. Bugünkü sistemle seçimlere gidilirse açık ki Erdoğan kaybedecek.

Hal böyleyken, Erdoğan ABD ve AB ile yeniden anlaşarak bu sıkışmadan kurtulabileceğini düşünüyor. Bir süredir bunun için zemin yokluyor, denemeler yapıyor, mesaj yolluyor ama istediği garantiyi alamıyor. Alamıyor çünkü Erdoğan’ı yönetme zorluğu yerli ve yabancı tekelleri yordu, bıktırdı. Ancak yine de hem Erdoğan hem de AKP iktidarının etkili isimleri bu manevrayı yaptıklarında karşılarındaki koalisyonun dağılabileceğini düşünüyor. Bahçeli’nin neredeyse Rusya’ya savaş ilan etmesi öte yandan aylardır herkese ayar verirken aniden içeride yumuşacık bir açıklama yapması AKP’ye küçük ortaktan “şimdi tam sırası” komutu olarak okunmalı.

Ne ki, iktidar bloğundaki dağılma bu manevranın başarı şansını azaltıyor. İç politikadaki zayıflama dış politikada ayağa dolanıyor, dış politikadaki kaos iç politikada hataya zorluyor!

Suriye ve Rus ordusuyla çatışmalar yaşanırken Türkiye’de kamuoyunda muazzam bir yabancılaşma var. Yandaş medya esiyor, gürlüyor ama bunun toplumsal yansıması yok. Geçtiğimiz hafta Amerikancı gaz vererek hükümetin arkasında sıralanan muhalefet amaca ulaştığının bilincinde, bir anda iktidarı Suriye sahasında yalnız bırakıverdi. Açıklamalar yapılıyor, “40-50-80 rejim askeri etkisiz hale getirildi” diye, kimse oralı değil. Bu rakamlar hükümsüz, nitekim uluslararası alanda en Suriye karşıtı yayınlarda bile bu iddialara yer verilmiyor.

Milliyetçiliğin lastiğinin bu kadar söndüğü ilk kez görülüyor. Peki, memleketin iktidarında ve muhalefetinde Amerikancılık rüzgarı eserken, Rusya ile savaşa isteksizliğin sebebi ne ola?

Sadece gerçekçilik mi? Cık!

Ne dedik, Suriye’de Türkiye’nin iç politika savaşı da sürüyor. 

İçeride sıkışan Erdoğan NATO’yu Suriye’ye çekmeye çalışıyor ama NATO Rusya ile Suriye sahasında kapsamlı bir savaşı göze almaz. Orada tutunacağı zemin oldukça zayıf. Bir de tersi var, aslında NATO Türkiye’yi ittiriyor, Rusya’yla azıcık çatışsın diye. Bununla yalnızca Suriye’de istikrarsızlık ve savaşın sürmesi değil, AKP’nin elindeki Rus kartının düşürülmesi ve Erdoğan’ın ele avuca alınması hedefleniyor.

Arada insanlar ölecek, göç dalgaları oluşacak, çatışmaların kontrolden çıkma olasılığı belirecek… Tekellerin egemenliğinde bunların lafı mı olur!

Erdoğan ve arkadaşları bile isteye bu tuzağa düştü. Başka çıkış bulamadılar.

Rusya ile savaşmaya niyetleri ve halleri yok elbette. Burada sadece yönetme ve yönetilme vasfını yitirmiş bir iktidarın sakarlıklarının yol açacağı risklerden söz etmek gerekir. Bu riskler küresel olarak da işlerin pek yönetilemediği açıkken elbette ciddiye alınmalı.

Öyle gözüküyor ki, bu riski azaltmak, bir dizi sorunla boğuşan Rus kapitalizminin en büyük şanslarından biri olan Lavrov ve ekibine düşecek. Geçmişinde ABD’deki devasa diplomatik misyonda Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin sorumluluğunu üstlenmek de olan Lavrov’un tıpkı Putin gibi, Erdoğan’ın batıya doğru büyük sıçramasının engellenemeyeceğini fark ettiği ortada. İlişkiler asla sıfırlanmaz. Alın örnek; dün Türkiye Suriye ordusuna saldırırken ve de Rus uçakları TSK mevzilerini bombalarken bazı devlet görevlileri hararetle Ruslarla vize serbestiyeti görüşmeleri sürdürüyordu!

Dahası da söylenmeli. Yalnızca askerle, yalnızca top, tüfek, tank ve uçakla savaşılmaz. Savaşlar bir ülkenin tüm kaynaklarının seferberliğini gerektirir. Bunun için meşruiyet lazım, inandırıcılık lazım, halka gösterilecek “fayda” lazım. Bunların hiçbiri yok. Toplum ekonomik zorluklarla boğuşurken, düşmanın sürekli değişmesinden dolayı konuya tamamen yabancılaşmış durumda. 

Düşman çok. Yunanistan sabit, Ermenistan cepte ama sonrası karışıyor. ABD, Fransa, İsrail, Hindistan, Mısır, İran, Hafter. Moskof da kalıcı düşman listesindeydi ama dünyada işler karıştı, Türkiye’de de hatlar. Koskoca ülke bu karmaşayla savaşa giremez. 

Erdoğan kameraların karşısına geçip “Putin dostum ile karşılıklı topçu ateşi teatisinde bulunduk” mu diyecek?

Fizik ve matematik şu sıralar Türkiye ile Rusya’nın savaşmayacağını söylüyor.

Bir başka büyük bilim olan tarih ise emperyalist dünyada savaşların kaçınılmaz olduğunu… Yine de Türkiye’nin ancak ABD ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeyi becererek göze alabileceği Rusya ile savaş, Rusya’nın şu anda NATO ile doğrudan çatışmayı istemediği gerçeği ile birleşince, oldukça düşük bir olasılık haline geliyor.

Yeni bir kavram peydahlandı, “ılımlı askeri muhalefet”. Suriye’de cihatçılara böyle deniyor. Buradan türetirsek, Rusya Türkiye’nin hiç değilse “ılımlı Amerikancı” bir noktada durması için Erdoğan’a bir çıkış yolu göstermek zorunda kalacak.

Zaten tarih bilimi başka şeyler de söylüyor. Örneğin dış politika ile iç politikanın bir bütün olduğunu, bazen iç politikadaki bir sıkışmanın dış politika zemininde çözülebileceğini…

Öyle görülüyor ki, Erdoğan’ın dış politikayı kullanarak içeride rahatladığı uzun bir dönemin yavaş yavaş sonuna geliniyor. Türkiye’de siyasal alandaki enteresan dağılma askeri açıdan dünyanın en büyük kuvvetlerinden biri ile kapsamlı bir savaşa izin vermiyor ama Suriye gerilimi iç politikadaki dağılmayı hızlandırıp yeni dengelerin ortaya çıkmasını tetikleme potansiyeli taşıyor.

Ne dünya ama!

Savaşlar, kirli pazarlıklar, sinsi hesaplar, kanlı manevralar… Beri yanda hayat pahalılığı, işsizlik, geleceksizlik. 

Gerçek düşmanı iyi bellemek ve düşmana nasıl davranılıyorsa öyle davranmak dışında kurtuluş yok.

Düşman emperyalizmdir, tekellerin egemenliğidir, sömürü düzenidir ve o düşmanın farklı farklı uluslara dağılmış yoksul halkları birbirine kırdırmasına daha fazla izin verilmemelidir.