'Oysa bir başka 'güçlü Türkiye' projesi daha belirginleşmektedir yüz yıl sonra. Evet, yüz yıl sonra bir yol ayrımına daha yaklaşıyoruz.'

Cumhuriyetçilerin yol ayrımı

Yaşadığımız ülkenin bir arıza, hoş olmayan bir gelişme olarak görülmesini kabul edecek değiliz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu amansız bir dünya savaşının sonrasına denk düştü.

Güçlü emperyalist ülkelerin birbirine girdiği, peşlerinden başka devletleri sürüklediği ve halkların birbirini boğazlamasına yol açan 1914-1918 savaşının iki kazananı İngiltere ve Fransa oldu. Bu iki azgın emperyalist ülke rakip Almanya’nın diz çökmesinin ardından Avrupa başta olmak üzere dünyayı istedikleri gibi yeniden tasarlayabileceklerdi. Onlara hızla yükselmeye başlayan ABD’yi de ekleyelim.

Beklenti büyüktü. Almanya savaş tazminatları ve silahsızlandırıcı hükümlerle perişan edilecek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanacak,  Boğazlar ve Anadolu, savaşın başlangıç planları doğrultusunda, galiplerin sofrasında paylaşılacaktı.

Uzatmayalım, bu tasarım tıkır tıkır hayata geçmek üzereydi.

Neredeyse…

İlk pürüz Rusya’da daha savaş nihayete ermeden çıktı. 1917 Şubatında devrimle sarsılan Çarlık Rusyası, dokuz ay kadar sonra Sovyet Rusya’ya dönüştü. Pürüz, emperyalist dünyanın büyük karın ağrısına, insanlığın ise umuda yolculuğuna evrildi.

Emperyalizm açısından Birinci Dünya Savaşı’nın istenmeyen ilk sonucu Sovyet Rusya’ysa ikincisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Sovyet Rusya’da Bolşeviklerin önderliğindeki sosyalist iktidarın kısa sürede yıkılacağını umut ettiler. Bu gerçekleşseydi, boşluğu dolduracak siyasi güçler sırtlarını İngilizlere dayayacaktı.

Olmadı.

Türkiye Cumhuriyeti ise hiç hesapta yoktu, bu anlamda Türkiye bir “yok ülke”ydi.

Ekim Devrimi ve Milli Mücadele; Sovyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti İngiltere, Fransa, ABD üçlüsü açısından 1918’de kurulmak istenen dünya düzeninin iki çıban başıdır.

Kabullenmediler, boğmak istediler. Lakin kendi ülkelerinde isyanlardaki emekçiler kanlı düzenlerini tehdit eder hale gelmişti. Hem aralarında çelişkiler de vardı ve en önemlisi Sovyet Rusya geniş bir coğrafyada ezilen milyonlarca kişiyi ayağa kaldırmış, büyük bir devrimci enerji yaratmıştı.

Mecburen zamana oynadılar.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kuşatarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ise girdiği kapitalist yola güvenerek, geçici olarak, kabullendiler.

SSCB, İngiliz ve Fransız emperyalizminin açgözlülüğüne Alman ulusunun tepkisinden ve yine İngiliz ve Fransız egemenlerinin basiretsizliğinden yararlanan Hitler faşizmini büyük bedeller ödeyerek bozguna uğrattığında kuşatmayı neredeyse yarmıştı.

Sonra ABD emperyalizmi öncülüğünde kuşatma yeniden yapılandırıldı ve bu kez Sovyet yöneticilerin basiretsizliği sonucunda SSCB adım adım zayıfladı ve 1991’de yıkıldı.

Emperyalistler Birinci Dünya Savaşı’nın ilk çıban başından kurtulmuştu.

Türkiye ise kapitalizm geliştikçe emperyalist dünyaya yanaştı, onun parçası ve Sovyetler Birliği’ne düşman ileri karakolu oldu.

Bunun sorumlusu Demokrat Parti değildi. Demokrat Parti sonuç, kapitalizm nedendi.

Kapitalizm geliştikçe işçi hareketi de serpilip güçlendi, toplum ilerici düşünce ve sosyalizmle yaygın bir biçimde tanıştı. İşçi sınıfı örgütlendikçe, devrimci düşünce ve eylem kendini hissettirdikçe Türkiye kapitalizmi NATO aklıyla siyasi cinayetlere, askeri darbelere yöneldi.

İşçi sınıfı sindirildi, Türkiye ucuz işgücü deposuna dönüştü, sermaye sınıfı semirdikçe semirdi, yeni arayışlara girdi.

Tam da bu noktada emperyalistler Türkiye’de 1923’ten kalan tüm değerlerden kurtulup, Sovyetler Birliği’nin yokluğunun yarattığı siyasal ve ideolojik iklimde Balkanların, Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın yeniden tasarlanmasında bu “bağımlı” ülkeden daha fazla yararlanmaya karar verdi.

Türkiye’yi ittireceklerdi. İttirmelerine pek ihtiyaç da yoktu.  İşçi sınıfının alınteri sayesinde palazlanmış Türk sermaye sınıfı zaten yayılmak istiyordu. Üstüne Türkiye’de 1923 ile hesaplaşmak isteyen karşı devrimci güçler de solun zayıflamasıyla cesaretlenmiş, uygun anı bekliyordu.

Kimin kimi ittirdiği karışık olsa da emperyalizmle Türkiye’nin zengin patronlarının ve karşı devrimci güçlerinin buluşmasından AKP iktidarının çıktığı kesin.

Bunun öncesinde söz konusu buluşmanın ana rahmine düştüğü dönemi unutmayalım. Gülen okulları, TSK’nın NATO kapsamında yurt dışındaki varlığı ve sermaye sınıfının yeni yatırım alanlarına yönelmesi, hazırlık evresidir.

Emperyalizmin hesabının Türkiye’yi yayarak, genişleterek eyaletleştirmek olduğunu biliyoruz. Gevşek, dağılmış, kolay kontrol edilen birimler…

AKP’nin Yeni-Osmanlı projesi ile bunun örtüştüğü yanlar vardı kuşkusuz. Ancak emperyalist dünya ciddi bir hegemonya krizi ile karşı karşıyaydı, ABD eskisi gibi hükmedemiyor, diğerleri ise ABD’nin yerini dolduramıyordu. Rekabet, sistem içinde boşluklar yaratıyor herkes bu boşluklardan kendi adına yararlanmaya çalışıyordu.

Türkiye kapitalizminin kendi iç dinamiklerini bütünüyle ABD’ye ya da Avrupa’ya bağlayamayacağı ortaya çıkmıştı. AKP bu gerçeğe uygun bir biçimde kendi stratejisini yeniledi.

AKP, “benim de kendi çapımda emperyal hedeflerim var” diyen bir Türkiye’nin sözcüsüdür artık.

Göreli olarak, evet bu “güçlü” bir Türkiye’dir.

Muazzam bir sömürü ve toplumsal adaletsizlik üzerine kurulmuş, bunun sürdürülebilmesi için laikliğin ortadan kaldırıldığı ve emperyalist dünyadaki diğer kurtlarla didişmek zorunda olunduğu için sürekli tehdit altında ve tehdit eden bir Türkiye’dir bu.

Bu bizim 1920’lerde yola çıkan ülkemiz değildir.

Bizim ülkemiz bir arıza değil, bir umut ve heyecan olarak kurulmuş sonra kapitalizmin yasalarına teslim olmuştur.

Fetihlere, yayılmacılığa öykünen, içerideki akıl almaz eşitsizliği “güçlü Türkiye”nin cilvesi olarak yutturan bir anlayış ülkemize ve yurttaşlarımıza değil büyük sermaye gruplarına ve cemaat-tarikat şeflerine hizmet eder.

Ve asla bu Türkiye’de istikrar olmaz. Bugün AKP’de cisimleşen ama CHP’den İYİP’e, MHP’den diğerlerine bütün partilerin arkasında dizildiği AKP Türkiyesi ekonomik krizler, siyasi çalkantılar, orman kanunları ve savaşlarla anılabilir ancak.

Oysa bir başka “güçlü Türkiye” projesi daha belirginleşmektedir yüz yıl sonra.

Emekçi halkın yönettiği, yerli ve yabancı ve de melez tekellerin sömürüsünden arındırılmış, bağımsız, egemen, barışçı, müreffeh, çağdaş, Cumhuriyetçi bir Türkiye.

Evet, yüz yıl sonra bir yol ayrımına daha yaklaşıyoruz.

Türkiye’nin Cumhuriyetçi birikimi ya AKP’nin Yeni-Osmanlıcı “emperyal Türkiye” hayallerinin arkasında konuşlanıp yalandan anti-emperyalizm oynayacak ya da emperyalizme, sömürüye ve tarikatlara karşı Sosyalist Cumhuriyet yoluna girip karşı devrimden rövanşı alacak.

Mesele bu kadar basittir.