Yeni Rejimin Yeni Medyası Üzerine

23/12/2010 Perşembe
Yeni Rejimin Yeni Medyası Üzerine

Türkiye’de basın tarihi üzerine betimleyici çalışmalar olsa da, çözümleyici çalışmalar pek bulunmaz. Bu eksikliği, en azından 2007 yılından itibaren yaşadığımız şu cendere döneminde fazlasıyla görebiliyoruz. Onca medya rezaleti, bir dönemin en adi basın suçları, en berbat üsluplar olağanlaşmış durumda ve fakat bunların failleri yıkılmadıkları gibi rahatlıkla yol kat ediyorlar. Öyleyse, bu giriş yazısında, son dönem Türk medyasını, kadrolarıyla, yapısıyla kısaca çizmek zorunlu oluyor.

Ertuğrul Özkök’ün 1977 yılında yayımlanmış olan Sanat, İletişim, İktidar kitabını bir sahafta gördüğüm gibi almıştım. 1987’de Elveda Başkaldırı’yı yazdıktan sonra, 1990’lar boyunca bu ülkede zengin iktidarının en fütursuz övgücülüğünü üstlenmiş bu gazetecinin başkaldırıya ne zaman merhaba demiş olduğunu merak ediyordum. Tam da bütün bir ülkenin ayağa kalktığı zamanlarda, 1970’lerde bir akademisyen iken, acaba bu akademik çalışmasına ne kadar “başkaldırı” yedirebilmişti? Tahmin ettiğim gibi, en ufak bir eleştirellik göremeden kitabı kapattığımı anımsıyorum. Aklımda bir tek kitabın arka kapağında Özkök’ün pos bıyıklı resmi kalmış.

İşte bu Özkök’ü, Erol Simavi The Marmara otelinde “Şekerim seni yayın koordinatörü tayin ettim. Hadi şimdi yemek yiyelim” sözleriyle Hürriyet gazetesinin tepesine yerleştirdiğinde, Türk basını yeni bir döneme girmişti. Artık gazeteci ailelerinde yetişmiş ya da Babıali’de pişmiş gazeteci tipi yerine tepeden, liyakati ve parlaklığı çok tartışılır bir kadro yerleşiyordu. Çetin Emeç ölmüş, Ertuğrul Özkök doğmuştu.

Şaşırtıcı değil zaten Babıali’nin de sönüp İkitelli’nin yükseldiği yıllardır. Dizginlerinden kurtulan Türkiye tekellerine, özerk bir meslek olarak gazetecilik ve meslekten gazeteciler dar gelmeye başlamıştı. Artık patronu için uluslararası düzeyde iş kovalayabilecek, siyaset lobilerinde medya grubunu pazarlayabilecek, kararlaştırılan görevi yerine getirme önünde hiçbir ilkenin, görgünün ve kuralın bağlayıcılığını kabul etmeyecek, “kozmopolit” bir “kadroya” gerek duyuyorlardı.

Devlet deyince tüyleri diken diken olan, ama Emin Çölaşan’ın Hürriyet’ten atılması üzerine ortaya saçılan kirlerden gördüğümüz gibi, patronunun uzantısı haline gelmekte sakınca görmeyen, sansürcü liberaller böyle ortaya çıkmıştı.

Şili darbesinden beri biliyoruz: liberalizm, faşizmsiz olmaz. Bu medya, onun çizdiği dizginsiz zengin iktidarı, 90’lı yıllar boyunca süren devlet teröründe başat rol oynadı hedef gösterdi, kışkırttı, sansür etti.

Bir parantezle belirtelim: Medya böyle bir kozmopolit yapıyı ve siyasal seferberliği sürdürebilmek için, kendi içinde de en faşizan yöntemleri uygulamaktan geri kalmadı. Aydın Doğan, Hürriyet’i satın aldığı gibi kesinlikle sendika istemediğini buyurmuştu. Bundan sonra gelen ilk ekonomik krizde, medya çalışanları yüzlerine bile tebliğ edilmeden kovuldular. Medya plazaya giriş kartı iptal ediliyor, bir sabah işine gelen çalışan, kartı elektronik turnikeye okutamıyordu. Kovmak bu kadar basitti.

İşte çok kısaca, Ertuğrul Özkök, Türk basını için böyle bir dönemin figürüdür. Peki yirmi yıl sonra, Hürriyet’in başından alındığında Türk medyası ne haldeydi? Bugün, Türkiye’de bir icazetli rejim değişikliğine tanık oluyoruz. Bu değişikliğe, medyada nasıl bir dönüşüm eşlik ediyor?

Birincisi, merkez medya 90’lı yıllarda attığı tohumların semeresini gördü. Aşırı esnek, ilke bilmez kadroları, AKP iktidarının buyruklarına, yer yer de tehditlerine göre çok çabuk biçim değiştirebildiler. Vergi cezaları, Tayyip Erdoğan’ın tehditvari açıklamaları şunu unutturamaz: AKP’yi kuruluşundan beri istikrarlı biçimde yücelten, asıl olarak merkez medyaydı. Bu medyanın –Tayyip Erdoğan’a değil– AKP’ye desteği istikrarlıydı, hatta doktriner düzeydeydi. Tam da bu yüzden, gene 90’lı yıllarda başlattığı çürümenin bu en son aşamasında rolünü fazlasıyla oynadı.

İkinci gelişme, kötü tanımlamayla “yandaş” medyanın doğmasıdır. Liberal ve İslamcı kesimlerin, şirket, tarikat ve hükümet finansmanlarıyla ayakta tuttukları bu medya grubu, artık Türkiye’de gazeteciliğin gerçek ölüm ilanıdır. Açıkça muhbirlik, polis ve savcılarla ortak operasyonlar yapma, dilde beceriksizlik, üslupta lümpenlik, cehalet ve görgüsüzlük bu medyanın sanki kadrolarında özellikle aradığı niteliklerdir.

Bu iki medyanın, aslında yeni rejimin siyasal çerçevesi konusunda yekvücut olduğu gözlenebilir. Hatta bu konuda o kadar militan aşamaya gelmişlerdir ki, artık 2010 Türkiyesi’nde medyanın bir yalan makinasına döndüğünü söylemek abartılı olmaz. Dış siyasetteki “zaferlerimizden” mi söz edilmesi gerekiyor? Yalan makinası, “Cumhurbaşkanımızın” dünya liderlerine nasıl dersler verdiğini, bütün dünyanın Davutoğlu’nu nasıl önemsediğini, Arapların Tayyip’e nasıl müteşekkir olduğunu seri biçimde yaymaya başlıyor. Belki çok alıştık, ama dehşet verici bir örgütlenmedir. Emperyalist merkezlerden, tekel lobilerinden, tarikat odalarından yapılan her suflenin bu yalan makinasında tekrarlanıp geliştirildiğini görmek mümkündür.

Bunun önceki dönemlerden bir farkı varsa, o da çok daha örgütlü, biri iyi biri kötü polis rolünü benimsemiş iki medya koluyla ve gizleme kaygısı olmaksızın yapılmasıdır. Ne de olsa –90’lı yıllardan bugüne geldiğimizde bir başka önemli gelişme olarak– Türk medyasının, bir “inandırıcılık” kaygısı da kalmadığı görünüyor. Başka deyişle, okuyucu çekmek ve ikna etmek bugün Türk medyasının gözünde ikincil önemdedir. Medya artık bütünüyle başka kanallardan besleniyor ve başkalarına sesleniyor.

Kuşkusuz bu manzara, medyanın kamu kanaati ve okurlar üstündeki ablukasından vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Aslında okura karşı bu ilişkisizlik, özellikle yeterli siyasal öznelerin yokluğunda, çok daha caydırıcı olabilmektedir. Modern çağın başlangıcında gazete, bir kamusal alan, okur yazar insanların siyasete çekildiği başat zemindi. Şimdi toplumun okuryazar kesimlerini yapısal olarak dışlayan medya, siyasete karşı bir tepki, yılgınlık üretme yönünde çalışmaktadır.

Neyseki, insanlar aptal değil. Ülkede siyasetin giderek sıkıştığı bir dönemde, giderek daha da politikleşen kesimler, merkeziyle “yandaşıyla” bu ağır medya ablukası karşısında, en başta internette yeni beslenme kanalları aramaktan geri kalmıyorlar. Bu kanallardan biri olarak giderek yaygınlık kazanan soL Portal’da, bu ağır medya ablukasının dağıtılmasına bundan sonra katkıda bulunmayı umuyorum.