Ankara Uluslararası Öykü Günleri'nin ardından...

Ankara Uluslararası Öykü Günleri Eylül ayının son günlerinde başladı ve Ekim'in ilk haftasında tamamlandı. Erkan Yıldız, dört yıl aradan sonra 17'incisi yapılan öykü günlerini değerlendirdi.
soL - Erkan Yıldız
Salı, 15 Ekim 2019 12:05

Son 20 yılda ne çok şey kaybetti Ankara. Sinema salonlarını kaybetti en başta. Kavaklıdere, Kızılırmak, Akün, Batı Sineması, Ankapol, Megapol... Sonra film festivallerinin coşkulu kalabalıklarını, beyaz geceleri kaybetti. Ve kitabevleri küçük Dost, küçük İmge, Doruk, Bilim ve Sanat...Hepsi tek tek kapandı. Ülkenin başkenti gerici iktidarla birlikte en çok derinliğini kaybetti. Ankara'nın bir süredir nostaljisi yapılmaya oldukça müsait bir şehir haline gelmesiyle kaybettikleri arasında kuşkusuz güçlü bağlar var.

Neredeyse Öykü Günleri'ni de kaybediyordu şehir. 16 kez yapılmış, dört yıldır yapılamayan Uluslararası Ankara Öykü Günleri'nin 17'incisi 24 Eylül- 6 Ekim tarihlerinde okurlarla buluştu. Bunu gerçekleştirenlerin başında yazar Pelin Buzluk'u ve iyi bir okur olan Mahmut Ölmez'i anmak şart. Öykü Günleri'nin de kayıplar listesine girmesinin önüne öncelikle bu iki kişinin emeği geçti. Elbette başka pek çok insanın katkısı ile gerçekleşti etkinlikler.

"PİYASA ÖZGÜRLEŞTİRİR" Mİ SAHİDEN?

Öykü Günleri'nde açılış etkinliğinin konuğu yazar Murat Gülsoy oldu. Yaklaşık iki yüz kişinin pür dikkat takip ettiği “Yazmak İçin Okumak” başlıklı söyleşide kendi yazma ve okuma deneyiminden hareketle dinleyicilerle söyleşen Gülsoy, moderatör Nil Sakman'ın sorularından birine verdiği cevapla edebiyat dünyasında uzun bir süredir belirleyici olan bakış açısını da özetler nitelikteydi:

“Günümüz yazarları en azından benim izlemeye başladığım 80’li yıllarla karşılaştırdığım zaman daha çeşitli, daha cesur, daha özgür, daha kendi bireyini ya da bireysel meselelerini dile getirmekte daha kararlı. Bir takım ideolojik ya da cemaat angajmanlarından kendini daha kolay sıyıran bir yazarlar kuşağının geldiğini düşünüyorum. 90’larda da belki böyleydi ama çok daha titreyen adımlarla bunlar atılırken 80’lerde çok daha başka bir hava vardı. 70’lerde çok daha başka bir şeydi. Ama 2000’ler çok daha farklı bir dinamik getirdi, ben onu olumlu buluyorum…Ama 90’lar geldiğinde Fethi Naci olmuş şu bu değil, Radikal kitabın kapağı önemli olmaya başladığı andan itibaren oyunun kuralları değişti. Serbest piyasanın kuralları edebiyatı teslim alınca otorite yıkıldı. Tabii bu bir anlamda özgürlük alanı açıyor ama bir yandan da değerlerin yıkımı anlamına da geliyor. İki ucu keskin bir bıçak diyelim. O 90’lardaki kırılma 2000’lerde tabii ki bocaladı, bir sürü değersiz gördüğünüz şey çok değerli gibi pazarlanıyor ama ben bunlara çok fazla takılmıyorum. Çok da önem vermiyorum. İstediği kadar ortalık çer çöple dolmuş olsun yine de iyi edebiyat yolunu bulur.”

Gülsoy'un burada söylediklerinin altına başta Can ve İletişim Yayınevleri olmak üzere bütün büyük yayınevleri rahatlıkla imza atabilirler sanıyorum. Çünkü yukarıda anlatılan onların hikâyesidir. Son 30 yıldır yaptıkları yayıncılık piyasacı düşüncelerin ışığında şekillenip, bu düşüncelerin doğrulanmasına odaklanmıştır. O yüzden “İdeolojik ya da cemaat angajmanları”ndan sıyrılan yazarlara övgü şart görünüyor. O yüzden her fırsatta bireyi toplumsal olanın karşısında konumlandırma ihtiyacı hissediliyor. Türkiye'de pek çok alanda olduğu gibi edebiyatta da, 50'lerde varlığını hissettirmeye başlayan, 60'larda olgunlaşan ve 70'lere tartışmasız hale gelen ve bir şekilde yaratıcılığa ket vurduğu imâ edilen “otorite”nin toplumsalcı yanının ağır bastığını biliyoruz. 90'larda yıkıldığından söz edilen aslolarak bu toplumsalcı bakış açısıdır. O bakış açısı yenildiğinde “serbest piyasa” tarafından açıldığı söylenen “özgürlük alanı”na ise neyin okunacağına, neyin satacağına, hangi kitabın dolaşıma gireceğine, kimin yazar olacağına, ne anlatılması gerektiğine doğrudan ya da dolaylı karar veren yayınevlerinin yerleştiğini görüyoruz. Gördüğümüz diğer şeyler bunların sebep olduğu büyük çöp yığınlarıdır.

VE 2000 SONRASI...

Öykü Günleri'nin ikinci etkinliği “2000 Sonrası Öykücülüğümüz” başlıklı söyleşi, yukarıda özetlediğimiz ve kısmen tartışmaya çalıştığımız perspektifin doğal sonuçlarının konuşulacağı bir içerik taşıması bakımından önemliydi. Söyleşiye uzunca bir dönem İletişim Yayınevi'nin edebiyat kitaplarının editörlüğünü yürüten yazar Levent Cantek, Notabene Yayınevi editörü, yazar Sibel Öz ve Varlık Dergisi editörü, yazar/şair Mehmet Erte katıldılar. Söyleşide edebiyat dünyasının verili durumuna itiraz geliştiren Sibel Öz'ün söylediklerine kulak vermenin anlamlı olacağını düşünüyorum. Öz'ün eleştirilerinin odağında kendi içinden başka hiçbir yere bakamayan/bakmayan, mağdur, mızıldak, ağlak edebiyat dili ve bu dilin yeniden ve yeniden üretilmesi için çalışan yayıncılık dünyası önemli bir yer tuttu. Öz, bir yandan kendi dışındaki dünyaya, toplumsal olana kulak tıkayan bu çizgiyi eleştirirken, bu edebiyat dilinin/çizgisinin iddia edildiği gibi özgürleştirici ya da yaratıcı olmadığını tam tersine kendisini mütemadiyen tekrar eden, yaratıcılıktan uzak bir yapısı olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Öz'ün savunduğu, özlediği edebiyat anlayışının bugünün yayıncılık dünyasında oldukça sınırlı bir karşılığa sahip olduğu açık. Ancak bu sınırlılık tıpkı 60'larda, 70'lerde olduğu gibi iddialı olmaya engel değil. Bu iddiayla dünyaya umutlu bakmak arasında, sadece kendi iç dünyanı değil dışında dönen dünyayı da anlama gayreti arasında ilişki var. Öz'ün savundukları bu açıdan da önemsenmeyi hak ediyor.

Elbette biz okurlar açısından zamana yayılmış bu tip tartışmaların güncellenmesi oldukça anlamlı ve heyecan verici. Ölçeği sınırlı da olsa, Öykü Günleri'nin bu tartışmaların güncellenmesi için açtığı alanı edebiyatımızın geleceği için bir kazanım olarak da görmek mümkün.

ARADIĞINIZ YAZARA ARTIK ULAŞILAMIYOR!

Yayıncılar kıymetli bir iş yapıyor. Eseri okuyucuyla buluşturan en etkili araç her şeye rağmen hâlâ basılı haldeki kitap. Teknoloji hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın kâğıda dokunmanın, basılı bir kitabın kokusunun, sayfaları çevirmenin hazzı başka. Bu hazzı yaşamanızın en temel koşulu ise okumak istediğiniz yazarların kitaplarına ulaşabilmek. Peki ya aradığınız yazara, kitaba artık ulaşamıyorsanız. Eğer aradığınız yazarın telif haklarını alan yayınevi o eserleri basmıyorsa yaşayacağınız tam olarak bu. Piyasa koşullarının belirleyiciliğinde hareket eden büyük yayınevleri için bu oldukça olağan bir durum. Neyin satacağına, okunacağına karar verenlerin “satmadığı için basılmayan kitap” bahanesi ise komik.

Aradığımız ve bulamadığımız yazarlardan birisi Selçuk Baran. YKY tarafından telif hakları satın alınan ancak baskısı uzunca süredir yapılmayan kitapların yazarı kendisi. Artık aramızda olmayan yazarın kitapları eğer bu muameleyi görmeye devam ederse, Selçuk Baran hiç yaşamamış, hiç var olmamamış gibi olmayacak mı?

Tüm bu sebeplerle Selçuk Baran öykücülüğünün Öykü Günleri kapsamında konu edilmesi oldukça anlamlı oldu. Jale Sancak, Pelin Buzluk ve Senem Dere'nin özenle hazırlanmış sunumları sayesinde hem Selçuk Baran öykücülüğünün köşe taşları okurlarla paylaşılmış oldu hem de Selçuk Baran kitaplarının peşine düşecek yeni okurlara ulaşıldı. Ayrıca söz konusu etkinlikte sunumları yapan yazarların öncülüğünde YKY'nin tutumu eleştirilirken yayınevine sorumlulukları hatırlatılarak Selçuk Baran kitaplarının yeni basımlarının yapılması talebi dile getirildi. Bir yayıncılık tekeli olan YKY'nin bu taleplere duyarlılık geliştirmesinden daha önemli olan yazarların ve okurların “telif hakkı”nın sınırlarını yayınevine hatırlatmasının olduğunu belirtelim.

Uluslararası Ankara Öykü Günleri'nin 17'incisi ele aldığımız bu üç etkinliğin dışında pek çok başka etkinliğe de ev sahipliği yaparak bu yılki serüvenini tamamladı. Etkinlikler boyunca hem okurların hem katılımcıların heyecanı Öykü Günleri’nin “Uluslararası” ayağının eksikliğini unutturdu. Ankaralı okurların gösterdiği ilgi, Öykü Günleri’ni düzenleyen arkadaşlara önümüzdeki yıllar için şimdiden daha dolu ve eksiksiz etkinliklerin heyecanını vermiş görünüyor.