Berna Durmaz'la öykücülüğünü, dilini, dünyayı konuştuk

Ankara Öykü Günleri'nde 'Öyküde Dil Sorunsalı' konulu oturumda yaptığı konuşmadan sonra Berna Durmaz'la öykücülüğü hakkında konuştuk.
Söyleşi: Güneş E. Yaman - Erkan Yıldız
Pazar, 06 Ekim 2019 15:15

Bu yıl yeniden başlayan ve 24 Eylül – 6 Ekim arasında yapılan Ankara Öykü Günleri, kentin edebiyat hayatına yeni bir canlılık getirdi.

Öykü Günleri kapsamında yapılan etkinliklerde karşımıza çıkan isimlerden birisi de Berna Durmaz oldu.

“Öyküde Dil Sorunsalı” oturumunda konuşmacı olan Berna Durmaz ile öyküde kurduğu dil ve öyküye bakışı üzerine söyleştik.

“Metal Hayatlar”ı merkeze aldığımız söyleşide, yazara öykülerindeki dil işçiliğinin inceliklerinin yanı sıra öykü karakterlerinin yaşadıkları karanlığa rağmen yeşerttikleri umudun kaynağını sorduk. “Bizim için de bir çıkış yolu olur diye yazdım o öykülerdeki umudu. Bir taraf öldük, ölüyoruz naraları atarken, bir taraf da nasılsa birileri düzetir rehavetiyle yaşıyor. Bize düşense karanlığa gözlerimizi açmak, onun içine sızan ışığı bulup yürümeye başlamak” diyor, Berna Durmaz.

'KESTİRMECİLİĞİ VE GEVEZELİĞİ KALDIRMAZ ÖYKÜ'

Edebiyatın en önemli unsuru dil. Söyleşimize de buradan başlayalım isterseniz. Öykü dilinizde hem halk deyişleri kullanımının zenginliğini, hem de bu zenginliğe eşlik eden belirgin bir sadelik ve berraklığı görüyoruz. Zamanımızsa biraz kestirmeciliğin, aforizmaların gölgesinde yürüyen “edebiyatçıların” biraz da “gevezeliğin” zamanı. Sizin öykülerinizde dil işçiliğinizin emeği hemen her öyküde kendini gösteriyor. Kurduğunuz dilin kaynakları, bu kaynakları işlerken yolunuz, yordamınız hakkında ipuçları verir misiniz?

Öyküde dil, hem içeriğin hem de biçimsel öğelerin belirleyeni. Başat bu yüzden. Dili öykünün asıl var edeni olarak görmez, gerekli titizliği göstermezseniz ortada öykü diye bir şey kalmaz. Bunu, böyle ifade edebileceğim bir bilgi olarak değilse de bir sezgi olarak çok erken yaşlarda fark ettiğimi sanıyorum. Çünkü yazmaya başladığım gençlik yıllarımdan bu yana derdim hep dil oldu. Farklı sözcükleri öğrenme ve yazdıklarımda kullanma merakım yüzünden bir yaz tatilimi sözlük okumaya ve kendi sözlüğümü oluşturmaya ayırmıştım. Bugün de duyduğum, okuduğum sözcükleri defterime not etmeye devam ediyorum. Öykülerimde kurmaya çalıştığım dilin kaynağı, tek tek her bir bireyde farklılaşarak, gelişerek yaşayan dil. Yani ortak belleğimizin oluşturduğu, bizi birbirimize hem bağlayan hem ayrıştırıp farklılaştıran dil benim tek kaynağım. O büyük bütünden tek tek sözcükler seçerek kendi sözcük dağarcığımı oluşturuyorum. Özellikle çocukluğumda kulağımda yer eden ve kendi dünyamı kurmamı sağlayan dil bugün, bu yaşımda bile sık sık başvurduğum kaynağım. Ortak dilin labirent gibi koridorları, arka sokakları, boş alanları, önümüze duvar gibi dikilen, aşmamız gereken sınırları var. Dolayısıyla içinde dolaşmayı göze almış birinin epey yorulması, kendi yolunu bulmak için çokça çaba harcaması gerekiyor. Bir de öykü yazmayı dert edinmişse bu kişi, bu türün doğasının getirdiği koşullara dili uyumlu hale getirmeye çalışmak da ayrı bir emek. Kısacası kestirmeciliği ve gevezeliği kaldırmaz öykü. Kurduğum dil de bu gerçekliği bilerek yol almak zorunda öyküde.

'SANIRIM YAZMAK BENİM YÜKSEK SESLE BAĞIRMA YÖNTEMİMDİ'

Kullandığınız dilin kaynaklarını sorduk. Peki, öyküye yönelmenizin sebepleri üzerine neler söylemek istersiniz? Bir de bu yönelime eşlik eden, sizin dönüp dönüp baktığınız, düşünce dünyanızı şekillendiren yazarlar kimler?

Neden öykü; roman ya da şiir değil diye soruyorsanız bunun nedenini bilmiyorum. Öykünün beni çeken taraflarını düşününce belki bir yanıt bulabilirim bu soruya. Yaşadığımız hayat, yıllardan değil anlardan ibaret. En küçük yaşam süresi olan an, hayatın bütün anlamlarını yüklenebilecek kadar geniş aslında. Anın anlatımı edebiyatta öyküye denk düşüyor. Hem bir an kadar kısa hem de içine her şeyi sığdırabileceğiniz kadar derin. Yazmaya başlamamın sebebini soruyorsanız eğer o da şöyle açıklanabilir belki. Bence bu dünyada hepimiz bir ses olmak istiyoruz. Duyulmayı, dinlenmeyi, önemsenmeyi dileyen bir ses. Çocukken yaptığımız bütün haşarılıkların, yüksek sesle ağlamaların, bağırmaların nedeni bu. İlerleyen yaşlarımızda bunu farklı yollardan yapıyoruz sadece. Benimse sesim çocukken pek duyulmazdı. Sessiz, içine kapanık bir çocuktum. Sanırım o sessizlikte boyumu aşan bir dünya kurdum. İçine düşleri, sözcükleri, masalları, kitapları sığdırdım. Öykü yazmak, bütün bunların doğal bir sonucu olarak kendiliğinden gelişti. Sanırım yazmak benim yüksek sesle bağırma yöntemimdi. Ben de buradayım ve benim de söyleyeceklerim var demenin bir yolu. Bu yolda yürümeye başladığımda elbette yalnız değildim. Leylâ Erbil, Nezihe Meriç, Tezer Özlü, Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Virginia Woolf, Julio Cortazár ve daha pek çok yazarım benimle birlikteydiler.

”Metal Hayatlar”, “Demir Çağı” gibi çok iyi bir distopya ile başlayıp, daha gerçekçi öykülerle devam ediyor. Öyküler hem münferit okumaya, hem de birbirleriyle ilişkilenerek bütünlüklü okuma yapmaya elverişli. Bu bağlamda öyküleri birbiriyle teyelleme ağırlıklı olarak yazarken mi şekilleniyor, yazmadan önce kafanızda biçimleniyor mu?

Yazmadan önce bir plan yapmıyorum. Aynı konunun farklı yüzlerini yazmayı amaçladığımı da söyleyemem ama zihnimin benden habersiz yaptığı tam da bu. Plan yapmak ve belli bir meselenin etrafında dönüp durmak. Bu tamamen öykülerin yazıldığı dönemde zihnimin meşguliyetiyle ilgili. Çevremde olup bitenleri görüp de tek başına üstesinden gelemediğim ve canımı acıtan ne varsa, yazmaya başladığımda öyküye dahil olmaya başlıyor. Bu, bir öyküyle tamamlanacak bir konu olmuyor çoğunlukla. O zaman öteki öykülerde de yazılmaya devam ediyor. Şekil değiştiriyor, sözcük değiştiriyor, bakış açısı, yüz değiştiriyor ama aynı mesele yazılmaya devam ediyor. Bu da bir kitapta bir araya gelecek öykülerin bütünlüklü bir yapı oluşturmasına neden oluyor.

Pelin Buzluk geçtiğimiz Temmuz ayında, “Geri Sayımlı Zamanlarda Yazmak” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Kendi yazma deneyiminden hareketle yaşamının yazarken karşısına çıkardığı zorlukları ve bunlarla baş etme biçimlerini dile getirdi. Kadın ya da erkek, yazar ya da okur pek çok kişi yazıda kendisini de görmüş olmalı ki, yazı sosyal medya mecralarında sıklıkla paylaşıldı. Peki, siz geçinmek ve diğer gündelik işlerle baş etmek ile yazmak arasındaki çekişmeyi nasıl yönetiyorsunuz? Yılgınlığa kapıldığınız, isyan ettiğiniz zamanlar olmuyor mu?

Pelin’in o yazısı bizimki gibi bir ülkede yazan bir kadının, raflarda duran kitaplarının arkasında nasıl zorluklar olduğunu göstermesi açısından çok iyiydi. Sadece yazan değil birçok kadın birden fazla zaman ve mekâna bölünüp, her birinde de birden fazla işi üstlenmek durumunda kalıyor. Elbette benim de yaşadıklarım Pelin’inkilerden çok farklı değil. Birkaç değişiklikle hemen hemen aynı. Bir ilkokulda öğretmenim. Öğrencilerimin, kızımın, eşimin, kedimin yanında olmakla bir odada tek başına kalmak arasında salınıp duruyorum. Bir günümü onlara paylaştırmaya çalışırken çoğunlukla benim payıma az zaman düşüyor. Kendime yeni vakitler yaratmak zorunda kalıyorum. Sabahları iki saat erken uyanıyorum örneğin ya da hafta sonlarını beklemek zorunda kalıyorum. Yılgınlığa kapılıyor muyum, hayır. Çünkü bu ritim benim yaşama rutinim haline geldi. Peki bu, günün bütün işlerini neredeyse nefes nefese bir koşturmayla ve ucu ucuna yetiştirme telaşı neden benim doğal ritmim olsun? Sanırım isyan etmemiz gereken yer burası. Hepimiz bunun böyle olması gerektiği konusunda uzlaşmış gibiyiz. Başka türlü olmuyor, anlayışının baştan kabulü ve birinin çektiği eziyetin başka birinin rahatı haline gelmesi noktasının kanırtılması gerekiyor elbette.

Bu soruyu yukarıdaki soruyla birlikte de okumak mümkün: Siz son kitabınız “Metal Hayatlar”da, dünyamızın aldığı hâli öykülüyorsunuz. Dünyanın bu hâlinin müsebbiplerinin dillerine pelesenk ettikleri en önemli argüman “özgürlük” olageldi. Özetle “bizim bakış açımız sizi özgürleştirir” diyorlar. Bu bakış açısı, özellikle 90’lardan sonra okur/yazar dünyamızda da belli bir karşılık buluyor. Özgürleşiyor muyuz gerçekten?

Bunun sorunlu bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. İyi niyetle yola çıkmış, dünyanın en harika fikirleri bile karşısındakileri ötekileştirip, onlar adına karar verme mekanizmasına dönüşürse orada bırakın özgürlüğü çürümeden başka bir şeyden söz edilemez. En güzelini biz biliriz ve size biz getiririz anlayışı, farklılıkları silme, bir örnekleştirme politikalarına dönüşür. Yüzyıllardır insanların yaptığı şu; yere bir çember çizip onun içine giremeyenleri kötülemek. Bundan sonra yapılması gereken yeni çemberler çizmek değil, var olanların sınırlarını silip insanları gruplamaktan vazgeçmek. İşte o zaman özgürleşebileceğiz.

'BİR TARAF ÖLDÜK, ÖLÜYORUZ NARALARI ATARKEN, BİR TARAF DA NASILSA BİRİLERİ DÜZELTİR REHAVETİYLE YAŞIYOR'

Yine “Metal Hayatlar” dan hareketle bir soru soralım. Yaşadığımız ülkeye, dünyaya ilişkin karanlık tarafları oldukça baskın bir anlatısı var öykülerin. Ancak ilgi çekici olan karakterlerin bu karanlık karşısındaki tavırları. Kasvet kasavet içinde gündelik yaşam mücadelesi verirken yenik değiller. Karanlığın dağıtılacağına ilişkin çok abartılı olmayan bir umut ve kararlılık da karakterlerin yaşamına eşlik ediyor. Belli ki umut ve kararlılık yazarın tercihi aynı zamanda. Yazarların ve pek çok meslekten insanların önemli bir kısmı bu karanlığa bakıp yenilmenin, düşkünlüğün, mağduriyetin “edebiyatını” yapıyor aslında. Siz bu tercihinizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Yaşadığımız çağın çamur deryasında debelenip durmak isteyenlere bir sözüm yok. Mağduriyeti sürekli dile getirmenin de içten içe bir doyumu vardır sanıyorum. Acıklı hallerimizi uzun uzun anlatmalılar ki birilerinin ilgisi hep üzerlerinde olsun. Oysa o çamuru kurutmaya çalışmak ya da en azından içinden yürüyüp çıkmak da mümkün. Ben bunun olmasını istedim öykülerimde. Çünkü bu dünyada da böyle olsun istiyorum. Öykü kişilerim bu umudu kaybetmesin. Böylelikle bu, bizim için de bir çıkış yolu olur diye yazdım o öykülerdeki umudu. Bir taraf öldük, ölüyoruz naraları atarken, bir taraf da nasılsa birileri düzetir rehavetiyle yaşıyor. Bize düşense karanlığa gözlerimizi açmak, onun içine sızan ışığı bulup yürümeye başlamak.

'YÜREĞİMİN KABUL ETMEDİĞİ, AKLIMIN YATMADIĞI HİÇBİR ŞEYE EVET DEMİYORUM'

Aslında zamana yayılmış ve zamana yayıldıkça mızıltıya dönüşen bir tartışma, son günlerde çok iyi bir referans noktası olmasa da, sosyal medyada yeniden heyecanla konuşulur hâle geldi. Edebiyat eleştiriciliğinden başlayarak yayıncılık dünyasına iyice yerleşen niteliksizlik, kayırmacılık ve edebiyattan daha çok bir tür ürün pazarlamasının öne çıktığı iddiası bu tartışmanın odağı. Bu tablo yayıncılık dünyasının parçası olan herkes üzerinde çürütücü bir etkiye sahip olsa gerek. Tartışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz? Bir de kişisel olarak Berna Durmaz bu tabloda kendisini nasıl koruyor ya da tam anlamıyla koruyabiliyor mu?

Az önceki sorunuzda sözünü ettiğim çağın çamurunun yayıncılık dünyamıza sıçramamış olmasını diliyor insan. Doğrusunun bu olması gerektiğini düşünüp karşılaştığımız olumsuz örneklerin geneli temsil etmeyeceğini düşünmek istiyorum. Dilerim öyledir. Dilerim son sığınağımız edebiyatı çürümenin dışında tutup oradan başlayabiliriz yeniden devinmeye. Dilerim tutunacak bir dal kalır elimizde; edebiyatımız. Niteliğini her kitapla daha da yukarılara taşımamız mümkün ama aynı hızardan çıkmış gibi bir örnek kitaplarla bu olmayacaktır. Özgünlüğü kurmanın, farklılaştırmanın yollarını arayan yazarlarla bu uğraşa kıymet veren yayıncılar gerekli bunun için. Çürümenin dışında kalmak mümkün elbette. Bunun için fazladan dikkat gerekmiyor üstelik. Yüreğimin kabul etmediği, aklımın yatmadığı hiçbir şeye evet demiyorum. Hepsi bu.

Sona gelirken Berna Durmaz şu sıralar ne okuyor ve biz yakın zamanda Berna Durmaz’dan neler okuyacağız?

Yaz tatili boyunca öyküye dönüşebileceğini düşündüğüm parçalar yazdım fakat o parçaların bir araya gelmesiyle nasıl öyküler oluşacak ben de bilmiyorum. Bu kışı onların üzerinde çalışarak geçireceğim. Son olarak on yıl kadar önce okuduğum bir kitabı yeniden okumaya başladığımı söylemeliyim. Düzyazının İnce Sesi, Giorgio Manganelli.


Berna Durmaz “Bir Fasit Daire” ile 2014 Haldun Taner Öykü ödülünü aldı. Yazarın diğer kitapları: Tepedeki Kadın (2011), Bir Hal Var Sende (2012), Karayel Üşümesi (2016) ve Metal Hayatlar (2018).