‘Özgürlük için emperyalizmle, bağımsızlık için sermaye gericiliğiyle işbirliği yapmak ihanettir’

İzmir’de düzenlenen Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı’nın açılış konuşmaları için YKP Genel Sekreteri Kutsumbas ve TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan kürsüye çıktı. Okuyan, demokrasi ve özgürlük için emperyalizmden medet ummanın, bağımsızlık için sermaye sınıfına payanda olmanın devrimci ideallere ve komünizm hedefine ihanet olduğunu söyledi.
soL - Haber Merkezi
Cuma, 18 Ekim 2019 14:08

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, İzmir’de yapılan Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı’nda yaptığı açılış konuşmasında uluslararası durum ve komünist partilerin görevleri konusunda görüşlerini paylaşırken, Türkiye’deki güncel politik duruma ve Suriye’ye dönük emperyalist operasyonlar konusuna değindi.

Okuyan konuşmasında komünist partilerin özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık gibi kavramları gözden çıkartamayacağını ama bu kavramlar üzerinden emperyalist odaklara ya da sermaye sınıfına bağlanan konumlar almanın devrimci ideallere ve komünizm hedefine ihanet anlamına geleceğini anlattı. Okuyan partisinin aynı anda iki farklı basıncı göğüsleyerek mücadele ettiğini söyledi.

SINIF İŞBİRLİKÇİLİĞİ DAYATMASI

Okuyan’a göre bu basıncın bir tarafında “Türkiye’de ya da daha geniş bir bölgede özgürlükler ve demokrasi için güçlü emperyalist ülkelerle ya da Türkiye’nin sermaye sınıfıyla yan yana gelip, onunla müttefik olmayı” dayatanlar var.

Okuyan, bunun karşı tarafında “emperyalizmi oldukça eksik yorumlayarak, hatta ABD’ye daraltarak her şeyden önemlisinin ABD’den bağımsız hareket etme yeteneği kazanmak olduğunu” iddia eden, “bu uğurda her tür baskı, zorbalık, gericilik, savaş göze alınır” diyenlerin olduğunu anlattı ve bu şekilde komünistlerin karşısına çıkartılan ikilemi şöyle özetledi:

“Bu coğrafyada hemen bütün ülkelerde komünistlerin üzerinde iki paradigmadan birisini kabul etme baskısı var. Ya demokrasi-özgürlük uğruna emperyalistlerle, kapitalistlerle ile işbirliği yapacaksın ya da bağımsızlık uğruna başka emperyalistlerle ya da sermaye gruplarına, her tür baskıya, zalimliğe sessiz kalacaksın.”

ÇIKIŞ: SOSYALİST DEVRİMİ EMEKÇİ HALKIN GÜNDEMİNE SOKMAK

Okuyan benimsenmesi gereken tek çıkış yolunun “100 yıl önce Komintern’in kuruluşundaki heyecanla başka bir düzeni emekçi halkın gündemine sokmak” olduğunu söyledi ve TKP’nin bu yolu benimseyerek hareket ettiğini belirtti.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın İzmir’de yapılan ve Türkiye Komünist Partisi ile Yunanistan Komünist Partisi'nin birlikte düzenlediği 21. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı’ndaki konuşması şöyle:

Kardeş partilerin temsilcisi komünistler, yoldaşlar hoş geldiniz.

Sizleri gelecek yıl, Türkiye Komünist Partisi’nin 100. yılında ağırlama düşüncesindeydik ancak hepinizin bildiği nedenlerle 21. toplantımızı düzenleme sorumluluğunu Yunanistan Komünist Partisi ile birlikte üstlenmek durumunda kaldık. Her durumda sizleri İzmir’de görmek bizim için büyük bir onur kaynağıdır. Toplantımızın ortak davamıza hizmet edeceğine inanıyoruz.

Yine hemen başta size söylemem gereken bir başka konu, Cumartesi akşamı düzenlemeyi planladığımız büyük etkinlikle ilgili. Beş binin üzerinde bir izleyicinin katılımıyla gerçekleştireceğimiz ve sizleri de davet edeceğimiz siyasal ve kültürel bir etkinliği Türkiye’nin Suriye’ye dönük başlattığı yeni askeri operasyon nedeniyle iptal etmek zorunda kaldık. Bu son gelişmeyle ilgili partimizin açıklamaları sizlere ulaştı, buna ek olarak konuyla ilgili sizlerle ayrıntılı bilgi ve değerlendirmelerimizi paylaşacağımız bir brifing hazırladık, hepiniz bu toplantıya davetlisiniz.

'BU COĞRAFYAYI BİR CENNETE DÖNÜŞTÜRECEĞİMİZDEN EMİNİM'

Sözlerime başlarken bu toplantının hazırlıklarında emeği geçen tüm Yunanistan Komünist Partili yoldaşlara, Genel Sekreter Dimitris yoldaştan teknik destek için gelen genç KKE militanlarına kadar herkese ve elbette TKP’li yoldaşlarıma teşekkür etmek istiyorum; birlikte bu coğrafyayı halkların kardeşlik içinde ve eşitlikçi bir toplumsal düzende yaşadığı bir cennete dönüştüreceğimizden eminim.

Değerli yoldaşlar,

21. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri toplantısı komünist hareket açısından tarihsel önemi tartışılamayacak bir örgütün, Komünist Enternasyonal’in kuruluşunun yüzüncü yılında toplanıyor. Komünist Enternasyonal, 1917 Ekim Devrimi ile başlayan sürecin başka ülkelerde devam edeceği ve Avrupa’nın hiç değilse bir bölümünde işçi sınıfının iktidara geleceği düşüncesinin Bolşeviklere hâkim olduğu bir dönemde kuruldu. Bu anlamda Komünist Enternasyonal ne bir dayanışma ne de bir danışma örgütüdür. Komünist Enternasyonal kapitalizme öldürücü darbeyi indirmek için proletaryanın gereksindiği ortak iradenin, bir devrimci merkezin oluşturulması için kurulmuştur. Bu açıdan Üçüncü Enternasyonalin bir Dünya Partisi olarak adlandırılmasında bir yanlışlık yoktur.

Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal’in kısa süre içinde ulaştığı güç bizi yanıltabilir. Ancak 1919 Martı’nda yola çıkarken Komünist Enternasyonal’in son derece kıt kaynaklarla kurulduğunu, kuruluş kongresine farklı ülkelerden gelen delegasyonun temsil yeteneğinin çok zayıf olduğunu, üye partilerin çoğunun kendi ülkelerinde herhangi bir ağırlığa sahip olmadığını unutmayalım. Rusya’da henüz bir buçuk yıl önce iktidarı alan Bolşevikleri bir kenara koyduğumuzda Komünist Enternasyonal oldukça etkisiz parti ya da gruplar tarafından kuruldu.

Ancak, onlar büyük iddia, heyecan, kararlılık ve iyimserlikle hareket ettiler. Kapitalizmin içine yuvarlandığı derin kriz ve bu kriz karşısında milyonlarca proleterin hareketlenmesi komünistler açısından yeterliydi. Kendi zayıflıklarına değil, tarihsel görev ve sorumluluklarına odaklandılar, burjuvazinin alt edilebileceğine inandılar. Bu sayede ve Bolşeviklerin yardımıyla komünist partileri kısa sürede büyük bir güç haline gelmekle kalmadılar, işçi sınıfını iktidara taşımak için çaba harcadılar, hatta bazı örneklerde bunu kısa süreliğine de olsa, başardılar. Bugün kimse Macaristan’da, Slovakya’da, Almanya’da ve başka ülkelerdeki devrimci girişimleri maceracılıkla itham etmemeli. Devrimci bir iktidar için mücadele edenler Komünist Enternasyonal’in kuruluş felsefesine sadık kaldılar ve çeşitli nedenlerle başarısız oldular.

Değerli yoldaşlar,

Bunları anlatmamın bir nedeni var. Sınıflar arası güçler dengesini doğru saptamak, iradeci bir politik hattan uzak durmak çok önemli. Devrimler, bizim vereceğimiz kararlarla gerçekleşmiyor. Bizim görevimiz devrim yapmak değil, devrime önderlik etmektir çünkü devrim yapılabilen bir şey değildir. Ancak kapitalizmin krizleri ile devrimci olanakların artması, hatta devrimin yükselmesi arasında diyalektik bir ilişki olduğu da doğru. Bu anlamda özellikle kriz dönemlerinde güçler dengesinin statik bir biçimde değerlendirilmesi son derece yanıltıcıdır.

1919 yılında komünist partileri nicel ve nitel kriterlerle son derece zayıftı. Bugün biz dünyaya baktığımızda komünist hareketin zayıflığından şikayet ediyoruz haklı olarak ama 1919 yılında Komünist Enternasyonal kurulurken daha büyük bir güç yoktu elde.

Peki fark neydi? İlk bakışta hemen akla gelen emekçi kitlelerin hareketliliği ve örgütlülüğü. İşçi sınıfı sosyal demokrat partiler çatısı altında olsa da, yaygın olarak siyasi mücadelenin içindeydi, bazı ülkelerde sendikaların ciddi potansiyeli vardı.

Fark olarak söylenebilecek bir başka olgu, emperyalist savaşın yarattığı yıkıma, yoksulluğa duyulan tepki, ve savaşın derin ekonomik krizi sonlandırmamış hatta ona yeni boyutlar katmış olmasıydı. 

Ancak yine de bugün uluslararası sermayenin 100 yıl öncesinden daha güçlü, daha dayanıklı olduğunu herhalde kimse söyleyemez. Emperyalizm her anlamda dökülüyor, ekonomik, ideolojik ve siyasi olarak insanlık için söyleyebileceği hiçbir şey kalmadı. Hiçbir yerde.

Yoldaşlar 100 yıl öncesiyle aynı koşullarda yaşıyoruz demeye çalışmıyorum. Bu doğru değil. Bizim yapmamız gereken, bugünün koşullarının analiz etmek ve buradan hareketle doğru araç ve yöntemlerle mücadele etmek.

100 YIL ÖNCESİYLE BUGÜN ARASINDAKİ ÖNEMLİ BİR FARK KOMÜNİST PARTİLERLE İLGİLİ

Ancak 100 yıl öncesiyle bugün arasındaki çok ama çok önemli bir farka işaret etmeden bugünün görevlerini sağlıklı bir biçimde saptamamız olanaksız.

Yoldaşlar, 100 yıl önce işçi sınıfından başlayarak, geniş halk kitleleri, yüz milyonlarca insan için sosyalizm ya da eşitlikçi bir düzen elle tutulur, güncel bir talepti. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren emekçilerin her mücadelesine ilkel de olsa kapitalizmi yıkma isteği sinmişti. Burada siyasal stratejilerden, programdan bahsetmiyorum. Düzen değişikliği isteği toplumsal bir gerçeklikti. Bu istek 1917 Ekim Devrimi ile ortaya çıkmadı. Ekim Devrimi, bu isteğe yeni bir enerji ve gerçeklik duygusu kattı, bu isteği daha geniş bir coğrafyaya yaydı.

Tekrar etmek durumundayım, kapitalizm bugün 100 yıl öncesine göre daha dayanıklı, daha istikrarlı değil. Yüz milyonlar bir mücadele içinde değil belki ama, milyarlarca kişi mevcut toplumsal düzenden umudu kesmiş durumda. Dünyada ırkçılığın, sağ popülist hareketlerin yükselişinde bunun da payı var. Milyonlarca kişinin kimsenin tanımadığı kişilerin peşinden gitmesi, hiç değilse seçimlerde lider merkezli yeni oluşumları desteklemesinin tek nedeni olmasa da, insanlardaki arayışla ilgili bir yanı var.

Evet yoldaşlar kabul etmek zorundayız ki, 100 yıl öncesiyle en önemli farklardan biri kapitalizmin yıkılabileceği, eşitlikçi bir düzen kurulabileceği fikrinin insanlığın aklından büyük ölçüde çıkmasıdır.

Bu tek başına nesnel koşullarla açıklanamaz. Bu fikrin canlı tutulması, işçi sınıfından başlayarak geniş halk kitlelerinin akıl ve yüreğinde somutlanması komünistlerin temel görevidir. Bu fikir, güçler dengesi gerekçe gösterilerek geriye çekilemez. Tersine güçler dengesini değiştirecek olan biraz da bu fikrin yayılmasıdır.

Yoldaşlar, 100 yıla baktığımızda, insanlığın bugün daha güçlü bir biçimde, eşitlikçi bir düzen mümkün, kapitalizm yıkılmalıdır dememesinden biz komünistlerin de suçlu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Şimdi Türkiye’ye ve bölgemize geliyorum ve sosyalizmin güncelliğinin unutulması durumunda güncel gelişmeler karşısında nasıl pusulasız kalınacağını göstermek istiyorum.

SORUN KİŞİLERE YA DA KURUMLARA İNDİRGENEMEZ

Toplantımız Türkiye’nin Suriye topraklarında başlattığı yeni askeri harekata denk geldi. Bu ilk kez olmuyor. Türk ordusunun başka ülkelerin topraklarındaki varlığı Kore’de başladı. ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için haksız bir savaşın parçası olundu. Daha sonraki yıllarda uluslararası tekellerin terör örgütü NATO’nun birçok operasyonunda Türk askerleri görev yaptı. Kıbrıs’ta 45 yıldır adanın egemenliği, bağımsızlığı, bütünlüğü hiçe sayılıyor. Irak’ta sayısız sınırötesi operasyon yapıldığı gibi bu ülkede tıpkı Suriye’de olduğu gibi Türk ordusuna ait sayısız üs, karakol ve gözlem noktası var.

Değerli yoldaşlar,

Bu tabloyu nasıl değerlendireceğiz?

Bir bakış açısı, Türkiye’yi demokrasi ve özgürlüklerin önünde bir engel olarak görmektir.

Türkiye’de mücadele eden bir komünistin buna itirazı olabilir mi?

Olamaz ama bu ifade, bu formülasyon yanlıştır. Yanlıştır çünkü, dünyanın her yerinde sermaye egemenliği demokrasi ve özgürlüklerin düşmanıdır. Bu formülasyon Türkiye’de yaşanan sorunların sınıfsal içeriğini boşaltmak, kişilere ya da orduya bağlamak anlamına gelir ve sürekli hata yaptırır.

Türkiye’de sanılanın ötesinde güçlü ve giderek daha büyük özgüvenle hareket eden bir kapitalist sınıf olduğunu, Türkiye’nin iç ve dış politikasının genel olarak bu sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillendiğini anlamadan devrimci bir politik tutum olanaksızdır. 

Bunu anlamadığınızda olacak olan şudur, Türkiye’de ya da daha geniş bir bölgede özgürlükler ve demokrasi için güçlü emperyalist ülkelerle ya da Türkiye’nin sermaye sınıfıyla yan yana gelecek, onunla müttefik olacaksınız. Bu söylediklerim abartı değildir. Türkiye’de bu yaşanmış ve ne yazık birçok devrimci bu süreçte fiilen emperyalizmin işbirlikçisi haline gelmiştir.

Yoldaşlar, bugün bütün dünyada gündemde olan ve türlü sıfatlar yakıştırılan Erdoğan’ın ilk yükseldiği dönemlerden 2010’lara kadar sözüm ona demokrat ve özgürlükçü çevreler tarafından nasıl desteklendiğini hatırlatmak durumundayım. Bu destek, yalnızca Avrupa Birliği’nin önemli başkentlerinden ABD’ye değil, solun çok farklı kesimlerinden Türkiye’deki Kürt milliyetçi hareketine kadar geniş bir kesimin marifetiydi. Başından beri AKP iktidarına karşı mücadele eden biz TKP’ye ise, Erdoğan’ı karşımıza aldığımız için faşist diyenler vardı.

Sonra ne zaman ki emperyalist sistem içi rekabet ve çelişkiler derinleşti, iç politikada büyük sorunlarla karşılaşan Erdoğan bu rekabet ve çelişkileri kullanarak kendisine alan açtı, ABD ile bir bölümü sahte bir bölümü gerçek sorunlar yaşamaya başladı o zaman Erdoğan’a dönük eleştiri ve suçlamalar başladı. Ancak bu birçok solcu için doğruları görmek anlamına gelmedi. Çünkü Erdoğan’a karşı emperyalistlerden, Türkiye burjuvazisinden medet umulur hale geldi. Utanç verici. 

Sizlere bunun kanıtlarını sunarak zamanınızı almayacağım. Madalyonun öbür yüzüne gelmek istiyorum.

Yoldaşlar, sınıfsal içeriği olmayan, daha açık konuşacağım, sosyalist devrim hedefini merkeze koymayan bir demokrasi ve özgürlük arayışının AB ile NATO ile açık ya da örtülü bir ittifak anlamına geleceğini, tek tek ülkelerde bu yaklaşımın sermaye sınıfına teslimiyetle sonuçlanacağını söyledim.

'ŞU YA DA BU SERMAYE BÖLMESİYLE UZLAŞMA EĞİLİMİ KABUL EDİLEMEZ'

Peki ya bağımsızlık arayışı? Yoldaşlar, bağımsızlık ve egemenlik kavramları sınıfsal temelinden arındırıldığında en az özgürlük ve demokrasi kavramları gibi tehlikeli hale gelir. Görüyoruz ki, birçok ülkede ve genel olarak ilerici kamuoyunda bir ikiye bölünmüşlük söz konusu. Bir tarafta “özgürlük ve demokrasi” kavramları aracılığıyla  burjuvazi ile işbirliği yapma eğilimi varken, öte tarafta “bağımsızlık” kavramı aracılığıyla yine şu ya da bu sermaye bölmesiyle uzlaşma eğilimi içine giriliyor.

Türkiye’de tam da durum budur. Bize deniyor ki, Erdoğan’ı geriletmek için en geniş güçlerin ittifakı gerekir. Bu ittifakta Alman emperyalizmi var, Türkiye’nin büyük burjuvazisinin en güçlü temsilcileri var, ABD devleti var, sosyal demokratlar var, sözde solcular var, liberaller var, bazı İslamcılar var, faşizmin bir bölmesi var. Böyle bir ittifak Erdoğan’ın üstesinden gelebilir elbette ama demokrasi ve özgürlük asla getirmez.

Öte yandan yine karşı tarafta emperyalizmi oldukça eksik yorumlayarak, hatta ABD’ye daraltarak her şeyden önemlisinin ABD’den bağımsız hareket etme yeteneği kazanmak olduğunu iddia ediyorlar. Ve diyorlar ki, bu uğurda her tür baskı, zorbalık, gericilik, savaş göze alınır.

Bu coğrafyada hemen bütün ülkelerde komünistlerin üzerinde iki paradigmadan birisini kabul etme baskısı var. Ya demokrasi-özgürlük uğruna emperyalistlerle, kapitalistlerle ile işbirliği yapacaksın ya da bağımsızlık uğruna başka emperyalistlerle ya da sermaye gruplarına, her tür baskıya, zalimliğe sessiz kalacaksın.

Bakın özgürlük, bağımsızlık, egemenlik komünistler için değersiz olabilir mi? Asla. Ancak görüldüğü üzere bu kavramların gelişigüzel kullanımı bize büyük zarar veriyor. Bu tuhaflıktan tek bir çıkış yolu var. 100 yıl önce Komintern’in kuruluşundaki heyecanla başka bir düzeni emekçi halkın gündemine sokmak. Yazık değil mi ülkemdeki yoksulların ABD’ye dönük öfke yüzünden Erdoğan’ın, Türkiye burjuvazisinin kâr hırsının peşinden gitmesine! Yazık değil mi Türk, Arap ya da Kürt fark etmez, emekçilerin özgürlük ve demokrasiyi Avrupalı emperyalistlerden ya da ABD’deki şu ya da bu klikten beklemesine!

Bu bizim bıraktığımız boşlukların, bizim zayıflığımızın sonucudur. Koşullara, güçler dengesine bahane yapmayalım. Başta söylediğim gibi 100 yıl önce Komintern ilk yola çıktığında bu salondakinin çok azı vardı elimizde.

Kısa süre içinde hep birlikte, 100 yıl önceki iddialarımızı, coşkumuzu kazanacağımıza inanıyorum.

Yoldaşlar,

Türkiye Komünist Partisi bu yaklaşımla mücadelesini örgütlüyor. Sosyalizm hedefinin, sosyalizmin güncelliğini savunmanın kaçınılmaz olarak tecrite yol açacağı doğru değildir. Devrimci bir tutum illa slogancılık, sekterlik, şablonculukla sonuçlanacak diye bir kural yok. Tersine bugün dünyada. komünizm hedefi yüksek düzeyde yaratıcılık ve akıl gerektiriyor. Bu özellikle cesaret ve kararlılıkla birleştiğinde sosyalist devrimin güncel bir hedef olarak savunulması emekçi kesimlerde yankı buluyor. Bu kriz ortamında, kapitalizmin insanlığa verebileceği hiçbir şeyin kalmadığı her gün kanıtlanırken tersi mümkün olamazdı zaten.

'BURJUVAZİNİN SİYASİ TEMSİLCİLERİYLE İTTİFAKA HAYIR DEDİK'

Türkiye Komünist Partisi, burjuvaziyle, burjuvazinin siyasi temsilcileriyle ittifaka hayır dedi. Üzerinde kurulan ağır baskıya rağmen inatla “bu düzen değişmeli” tezini savundu. İşçi sınıfı içinde sabırlı bir biçimde örgütlenmemizi geliştirdik, Patronların Ensesindeyiz adlı özgün örgütlenme modeli ile birçok örnekte sendikaların yapamadığını yapmayı başardık. İşten çıkarılanları işe geri aldırdık, ücret artışı sağladık. Bunu yaparken, düzen içi çözümlere değil, eşitlikçi bir düzenin kurulmasına odaklanılması gerektiğini söyledik.

Burjuva ittifaklara hayır dedik ama devrimci bir ittifak yaparak Türkiye tarihinde ilk kez bir kentin belediyesini komünistlerin almasını sağladık. Türkiye’nin büyük kentlerinde ilk kez bazı yerleşimlerde oylarımız yüzde 1’in üzerine çıktı. 

Üye sayımız bir yılda yüzde 30’un üzerinde arttı. Çok büyük ve zorlukları olan bir ülkede henüz işin başındayız. Nicel büyüklüklerden daha önemli olan niteliksel özelliklerdir;  elimizden geleni yapıyor, Türkiye Komünist Partisi’nin işçi sınıfının kentli, modern, birikimli ve devrimci öncüsü haline getirmek için uğraşıyoruz. Henüz kat edeceğimiz çok yol var ama hayatın bizi her an tarihsel bir sorumlulukla baş başa bırakabileceğini bilerek inatla, devrimin yolundan, 100 yıl önce çığır açan Lenin’in yolundan devam ediyoruz. Gizli ve açık anti komünistlerin ne dediği değil, dostlarımızın, yoldaşlarımızın ne dediği önemlidir. 

TKP hata yapacak, bazen gerileyecektir, mücadelenin doğasında olan şeyler bu. Ancak sevgili yoldaşlar TKP’nin yapmayacağı şey, devrimci ideallere, komünizm hedefine, emekçi halka ve dostlarına ihanettir.

Şan olsun komünist partilerin ortak mücadelesine…

Yaşasın Marksizm Leninizm

Ve zafere kadar daima!