Postmodernizmin kültürel çölü

Postmodernizmin kültürel çölü

Emre Fidan
12/01/2017 Perşembe

Aydınlanmanın ne olduğunu tek cümleyle anlatmamı isteseler sanırım Kant'ın, zaten başlığı da “Aydınlanma Nedir?” olan, o ünlü makalesindeki tanımı yapardım; aklını kullanma cesaretini göstermek.  Aydınlanmanın bu en özlü anlatımını Taylan Kara'nın İzmir Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ndeki konuşmasının kaydını [1] izlerken hatırladım. Edebiyat alanındaki çürümeye odaklanan konuşmasında, çürümenin ülkemizdeki yansımalarını detaylandırırken, ideolojik zeminine (ya da bataklığa) pek fazla değinmiyor. Taylan Kara'nın konuşmasını dinlerken bir yandan da bu ideolojik zeminin nasıl tanımlanabileceğini düşünüyorum. Postmodern dönem, aydınlanmanın tüm izlerinin silinmeye çalışıldığı, insanlığın tarihsel birikiminin yok sayıldığı bu atmosfer en özlü halde nasıl anlatılır? Aklını kullanma cesareti, aydınlanmayı tanımlıyorsa, postmodernizm için en sade ifadenin 'insan aklıyla alay etmek' olduğunda karar kıldım.

Ukraynalı faşistler, El Nusra bayrağıyla

İnsan aklıyla nasıl alay ediliyor? Birçok farklı alandan yüzlerce örnek verilebilir. Politikada, Taliban'ın Beyaz Saray'daki Reagan ziyareti unutulmazdır. Hele de ABD’nin yıllardır islami terör gerekçesiyle coğrafyamızı tarumar ettiği düşünülürse. Ya da Batı uygarlığının Suriye'de cihatçılarla, Ukrayna'da neo-nazilerle müttefik olması söylenebilir. Batı dünyası, asla komşu olmak istemeyecekleri, hatta havaalanlarından geçişine izin vermeyecekleri insanları, dünyanın başka bölgelerinde demokrasi savaşçısı haline getirmiştir, alenen desteklemiştir. Başka bir alandan, sanattan örnek verirsek, Orhan Veli'yi anmalıyız. Cihatçılarla benzerlik kurduğum düşünülmesin ama Orhan Veli de şiirin demokrasi savaşçısıdır. (“Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını sürekli bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir.”[2]) İşlevsel anlamda, yani tarihsel ilerlemenin yıkıcılığını yapma anlamında bir benzerlik kurulacaksa da bu benim değil, hayatın bir ironisidir. Başka bir örnek de Duchamp'ın 'pisuvar'ının 20. yüzyılın en etkili sanat eseri seçilebilmesidir. Türkiye'den liberallik manzaralarına değinmeden geçmeyelim, mesela, belediyenizde Süryani bir eşbaşkan olmasının, suyu ücretsiz kullanmaktan daha demokratik sayılmasından bahsedilebilir. Ülkemizde çok ucuza ekmek sağlayan, toplu taşıma hizmetini ücretsiz sunan, suyu belli bir miktarda bedava kullandıran belediyeler çıktı ama hiçbiri liberallerimizin övgüsüne mazhar olamadı, doğal olarak. (Keşke halka bedava su vermek yerine su faturalarını Süryanice yapsalardı, şüphesiz ki bu çok demokratik olurdu.)

Örnekler çoğaltılabilir, ama gösterdikleri şey şudur; postmodernizm aklımızla alay eder ve bunu yaparken bazı temel hedefleri vardır; tarihsel birikimi yıkmak, insanı atomize etmek ve parçalanmış insanı piyasaya teslim etmek. Postmodern sanatın bir yanı dada anlamsızlığı ise diğer yanı piyasadır. Postmodern politikanın bir yanı kimlikçilik ve demokratizmse diğer yanı piyasadır. (Bu yüzden liberallerin demokratik açılımları asla piyasasız olmaz. Eren Buğlalılar'ın 'Önce Barış Sonra Yağma'[3] yazısını tavsiye ederim) Postmodern iktisadın ise her yanı piyasadır, küreselleşme sermayenin cihan hâkimiyetini hedeflerken, üretim alanının dağıtılması ve üretimin esnekleşmesi sömürüyü derinleştirmektedir. İlker Belek şöyle özetliyor: “Esnek üretim düzensizliğin burjuva sınıf çıkarları lehine bir düzen olarak inşa edilmesidir... Düzensizlik ve kuralsızlıkta ifadesini bulan şey kârın maksimizasyonunun güncel görünümüdür”[4]

Modernizmin iki temel direği, aydınlanma ve sermaye iken, postmodernlerin oklarını hep aydınlanmaya yöneltmesi, sermaye ile bırakın düşman olmayı, sermayenin küresel egemenliğini coşku ile karşılamaları tesadüf olabilir mi? Asla tesadüf değildir, net ifade etmek gerek, sanattan siyasete, çürümenin kaynağı, kapitalist piyasanın yeni ihtiyaçlarına göre düzenlenen ideolojik/felsefi atmosferdir. Aklın, anlamın, bağıntıların, nedenlerin, nesnelliğin yok edildiği gerici bir atmosferdir bu. Devrimci dönemin inkârı, kapitalizmi buraya sürüklemiştir. Oysa “Kapitalizmin doğuş çağı (...) Avrupa’nın büyük kültürel yeniden uyanışını ve ruhsal yeniden doğuşunu müjdeliyordu. Tarihsel yükseliş döneminde burjuvazi, sadece üretici güçleri geliştirerek ve böylece insanlığın doğa üzerindeki hâkimiyetini güçlü biçimde yayarak değil, bilim, bilgi ve kültürün sınırlarını genişleterek de çok ilerici bir rol oynadı.”[5] Bugün ise tablo tam tersi, “kapitalist sınıfın akılcı bir dünya görüşünü savunduğu dönem, bulanık bir anı oldu. Kapitalizmin ihtiyarlığa özgü çürüme çağında, eski süreçler tersine döner. Hegel’in sözlerindeki gibi, 'akıl akıldışı olur'”[6] Ancak bu durumun krizsiz sürmesi imkânsızdır, tarih boyunca ekmeğini taştan çıkarır gibi, düşünceyi hatta düşünmenin kendisini maddi yaşamın içinden çıkaran bir tür olarak insan, kendisine dayatılan kof bir öznel idealizme ne kadar sabredebilir?

Düzensizlik yanlısı olan postmodernizm, evrensel olandan, büyük/üst anlatıdan, bütünsellikten nefret eder. “Postmodernistlerin ısrarla belirttiği gibi, dünyayı (...) bağıntılarla ve farklılaşmalarla dolu bir bütünsellik olarak resmetmek boş bir umutsa, o zaman nasıl olurda dünyayla ilişkimizde tutarlı ve anlamlı biçimde davranmayı bekleyebiliriz? Postmodernizmin bu soruya basit cevabı şudur: tutarlı gösterim ya da eylem ya baskıcı, ya da hayali olduğuna göre bütünsel bir projeye bağlanmayı aklımızdan bile geçirmemeliyiz.” [7] Oysa tüm karşıtlığına rağmen, tüm alt ve üst yapı alanlarında kendini dayatan hegemonik/baskıcı bir fikir olarak postmodernizm aslında nefret ettiği bütünselliğe ve iç tutarlılığa sahiptir. Ekonomiden felsefeye, mimariden emek sürecine kadar her alana az çok damga vurmuş bir düşüncenin belli bir düzen oluşturması ve bu anlamıyla bütünsel bir proje olması gerekir. Biz bu bütünsellik içinden belli bir alana yoğunlaşalım, sanat alanına.

"Home sweet home" Damien Hirst

Bir örnekle başlayalım, “pahalı işleriyle tanınan popüler İngiliz sanatçı Damien Hirst'ün (...) enstalasyon çalışması aynı gece, eseri çöp sandığını söyleyen bir temizlik görevlisi tarafından kaldırılıp çöpe atıldı” İşçi sınıfına boşuna güvenmiyoruz. Neyse, devam edelim, “galerinin özel projeler başkanı Heidi Reitmaier bu eserin satış değerini altılı hanelerle ya da yüz binlerce dolarla ifade etti ve şöyle dedi: Bu orijinal bir Damien Hirst.” 2 numaralı resimde gördüğünüz orijinal eseri çöpe atan temizlik işçisi ise şöyle demiş; “onu görür görmez bir ah çektim, çünkü her şey darmadağınıktı. Bu bana pek de sanat eseriymiş gibi gelmedi. Bu yüzden de her şeyi toplayıp attım”[8] Donald Kuspit, Sanatın Sonu adlı, postmodern sanatı incelediği kitabının başında bu örneği veriyor. Kuspit bu sanat tarzını postsanat olarak niteliyor ve postsanatın temel motivasyonun estetiğe düşmanlık olduğunu söylüyor. Estetiğe düşman, gündelik ve sıradan olanı, bayağı olanı yücelten bir sanat anlayışı… “Sıradanlığa böylesine kendini adamak ve kimi zaman onu ironik biçimde ele almak estetiğin ve sanatın mahvolması anlamına gelir, çünkü sanatı sıradan bir günlük olgu haline getirir.” Gündelik ve alelade olana övgü Türk şiirinde Orhan Veli öncülüğündeki Garipçilerin işidir. Birinci Yeni ile birlikte şiirin sokağa indiği, demokratikleştiği bu yüzden anlatılır, hâlbuki ortada sanat değil, postsanat vardır. İşler o raddeye varır ki gidişattan Orhan Veli bile şikâyet etmeye başlar; “bu şiir yavaş yavaş yayılıp birçok kimse tarafından da tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir şartı oldu. (...) Genç şairlerimizin çoğunda, ne yazık ki böyle bir boş lakırdı ile yetinme hali görüyoruz.[9] Harvey, Postmodernliğin Durumu'nda Fredric Jameson'ın mimarlık bağlamında postmodernizm tanımını “hedeflenmiş derinliksizlik” olarak aktarıyor. Estetik incelik ve derinlikten yoksunlaştırılan nesneyi, sanat eserine dönüştürmek için tüm postsanatçıların yardıma çağırdığı şey “ironi” oluyor. Bu ironiyi Ahmed Arif bir söyleşisinde, bence de gayet yerinde bir tâbirle ucuz espri olarak niteliyor: “O günler asıl yaygın moda Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaradılış gereği, biraz da şiirin, alay, gıdıklama ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan bu yola dönüp bakmadım bile.” [10] Esprinin ne kadar ucuzlayacağının bir sınırı yoktur postsanatta. Pisuvar (Duchamp) kül tablası (Hirst) ya da elektrikli süpürgeye (Koons) rahmet okutacak kavramsal sanat örnekleri var, Artist's Shit (Sanatçının Dışkısı) bunlardan biri. Piero Manzoni, 1961 yılında 90 adet konserve kutusuna dışkısından 30'ar gramı paketlemiştir. İnternette yer alan muhtelif bilgilerde bu postsanat eserinin yüksek meblağlara satıldığı belirtilmiş. (bir kaynakta parasal değerinin 250,000 avroyu bulduğu, başka bir kaynakta kutulardan birinin 124,000 avroya satıldığı yazıyor. [11]) Aranızda dışkısını pazarlama fikrini parlak bir fikir gibi görenler olabilir, televizyon gösterilerindeki tehlikeli durumlarda ekrana verilen “evinizde denemeyin” uyarısını hatırlayın. O uyarının amacı yapılan gösteriyi sadece profesyonellerin sergileyebileceğini belirtmektir ve aslında bu ‘işte’ hepimiz Manzoni kadar ustayızdır ama yine de arada önemli bir fark var; isim. Kuspit şöyle diyor “Her şey ama her şey doğru postsanatçı tarafından imzalandığı sürece bir postsanat eseri olarak satılabilir.

"Artist's Shit" Piero Manzoni

Bütün iş ismin yarattığı gizemde ya da o ismin pazarlanmasının yarattığı gizemde yatar.[12] Ucuz esprinin ucuz taklitleri olarak da Bedri Baykam'ın 'spermli peçetesi' ile 'boş çerçevesi'ni örnek verebiliriz. Baykam’ın boş çerçevesi de 125,000 avroya Murat Ülker tarafından satın alınmıştır. Gelen eleştirileri göğüslemek ise Hasan Bülent Kahraman’a düşmüştür. Dileyenler bu postsanat eserlerin bir sürü süslü zırva ile savunulduğu yazıya ulaşabilir.[13] Zırvaya bir örnek de, yukarıda Artist's Shit'in akıbetine dair verdiğim bağlantılardan birinde, Necmi Sönmez'in Radikal gazetesindeki köşe yazısındadır, Sönmez dışkıdan şunu çıkarmıştır; “...Manzoni bu Neo-dada esprisiyle savaş sonrasındaki güçlü ekonomisiyle zenginleşerek giderek bir tüketim toplumuna dönüşen İtalya’nın kapitalistleşen algı dünyasına saldırıyordu.” Vay be, demek kapitalistleşen algı dünyasına saldırıyordu. Kutsal kitaplardan yapılan alıntılarla şeytanı haklı çıkarmak gibi. Bu saçmalıklarla tek tek ilgilenmek gereksiz, dilerseniz Sokal Vakasını[14] biraz araştırın, süslü zırvalardan sıyrıldığında postmodern bilimin/sanatın içi boş bir hurafeden, savunucularının da şarlatandan farkı olmadığını gösteren iyi bir örnektir.

Trollenmiş sanatseverler ve gözlük

Başka bir güzel deney ise San Francisco’da yaşanıyor. Buna da ‘Gözlük Vakası’ diyebiliriz.  Türkiye’ye yansıyan haberlere göre 17 yaşında bir genç, sanat eserlerinin sergilendiği müzenin bir yerine bir gözlük koyuyor ve müzeyi gezen ziyaretçilerin tepkilerini görmek istiyor. Sonuç resim 4’te görüldüğü gibi oluyor. (Detaylı bilgi ve daha fazla trollenmiş sanatsever için bağlantıya gidebilirsiniz.[15])

Solda, "Number 26" Jackson Pollock – Sağda, "Stink Gorilla More" Goril Michael

Yüzlerce farklı örnek verilebilir bu konuda ama tüm örnekleri birbirine bağlayan, hepsine ilham veren bir zihniyetin olduğu unutulmamalı. Yaşam ya da tarih postmodernlerin iddia ettiği gibi boşlukta salınan, öznelliklerden kurulu açıklanamaz bir karmaşa değil, bağıntılara ve belli düzeylerde sistem kurulabilen iç tutarlılığa sahip bir sarmaldır. Bu yüzden tekil örneklerden yola çıksak da varmamız gereken yer postmodernizmin sanat alanına müdahalesidir. Sanatın tüm dallarında bu etki karşımıza çıkar. Bu etki için her zaman çevresel durumun yarattığı kendiliğindenlik beklenmemiş, bazı durumlarda oldukça iradi şekilde gerçekleşmiştir. Örneğin, soyut dışavurumculuk denen akım CIA’nın resmi sanat akımıdır, doğrudan CIA ajanları ve onların organize ettiği paravan vakıflar aracılığı ile palazlandırılmıştır. Bu süreç Frances S. Saunders’in “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” kitabında belgeleriyle ve ayrıntılı olarak aktarılır.[16] CIA’ya göre gerçekçi ve figüratif resim sosyalizmin totaliterliğini, soyut resim ise ABD demokrasisini yansıtıyordu.

“Peki bunca akla aykırılık ve bönlük nasıl ortaya çıktı” diye soruyor, Saçmalıklar Çağı kitabında Michael Foley ve şöyle yanıtlıyor: “Sadece aklı değil, gerçeği, nesnelliği, anlamı hatta gerçeklik ve olguları bile reddeden epistemik görelilik, (...) sunumun açıklamaya ve imajın içeriğe yeğlenmesi, soğuk, mesafeli, insanlık dışı, züppe ve baskıcı gösterilen bilimden nefret ve rasyonel tartışmanın yerine (...) duygunun geçirilmesi bunlardan birkaçıdır. Devam ediyor Foley, “ve akıl gözden düşürüldükten sonra artık her şeyin yolu açıldı. Doğruluk artık göreceliydi. Herkesin kendi doğru yorumu vardı ve hepsi aynı ölçüde geçerliydi. Haliyle tarihçiler olaylara yönelik herhangi birisinin aktardıklarının başka herhangi birisininki kadar değerli olduğunu, edebiyat eleştirmenleriyse bir metnin okur ne anlamak istiyorsa o anlama geldiğini öne sürmeye başladılar. Bu yaklaşımların en büyük ‘avantajı’ anlam ve doğruluk oluşturmaya giden gereksizce zahmetli yolu devre dışı bırakmasıydı.[17]  Zahmetli yolun terk edilmesi her alanda ucuzlaşmayı getirdi. Fredric Jameson’un ‘hedeflenmiş derinsizlik’ dediği şey buydu işte. “Çok dar bir kaymak tabakanın yararlandığı üst düzey etkinlikler ile eğlencelik-popüler ürünler arasındaki derin uçurum böylece daha da derinleşti ve bu, postmodernizm tapınaklarında “büyük roman”ın, “konulu şiir”in (ya da yüksek sanatın) bitişi olarak kutsandı. Her türden ekleme, kolaj, kasten yaratılmış anlamsızlık başat hale gelirken, insanın önemli açmazlarını ve dertlerini sorgulayan, geçen yüzyılın derinlikli eserleri çöp tenekesine layık görüldü.”[18]

Emrah Serbes, çay, Nejat İşler, Frida, Tezer Özlü, kaybetmeye övgü ve Beşiktaş kırmızı çizgileri…

Artık Balzac, Zola ya da Steinbeck’in çağına ayna tutan büyük romancılığı demode, revaçta olan ise dalından kopmuş yaprak misali rüzgârda salınan, bunalmış ve küsmüş, kapana kısılmış bireyin sayıklamalarını edebiyat diye pazarlamak. Bunun Türkiye’deki en ünlü örneği sanırım Tezer Özlü’dür. Özlü de insan, özne değil nesnedir, savrulmuştur, bunalmaktadır. Karanlığa küfreder ama bırakın mum yakmayı, karanlıktan hoşlanmaya ve git gide karanlığı ‘pazarlamaya’ başlar. Bu yüzden Tezer Özlü, kaybetmeyi allayıp pullayarak satan, büyük laflar etmek için ıkınan edebiyat dergileri için bulunmaz nimettir. Diğer önemli ölçüt ortalamaya seslenmektir. Bu dergilerden birinin kurucusu bir söyleşide durumu şöyle özetliyor; “Hep şöyle derler “Bizi anlamıyorlar, bizi okumuyorlar.” Türkiye’de neden okunmuyor diyorlar, bir de suçu okura atıyorlar. Spor gazeteleri ulaşıyorsa okura, bunu nasıl beceriyorlar? Gereksiz bir elitistlik bu, edebiyat algısının yanlış olmasıyla ilgili tamamen. Maskelerle edebiyat yapmadığımızda çok daha mutlu olacağımızı düşünüyorum.”[19] Okutacaksın kendini kardeşim, bak adamlar edebiyatı sokağa indiriyorlar ve çok okunuyorlar.

Geldiğimiz noktada solun payını unutmamak lazım. İnsanlığın ilerici birikimini temsil eden siyasal çizgi, bugün kültürel anlamda gericiliğe teslimiyet içindedir. Bunu nereden anlıyoruz? Çünkü burjuvazinin gerici kültürel müdahalesi ‘solcular’ eliyle yürütülmüştür. CIA batı Avrupa’da anti-Sovyet sol dergileri finanse ederken, sola karşı en iyi mücadeleyi anti-komünist solun vereceğini çok iyi biliyordu. Sağcıların zekâsızlığıyla bunun başarılamayacağı açıktır. (Türkiye’de de devrimci mücadeleye en büyük zararı sağcılar değil, komünist olmayan ‘demokratik solcu’ Ecevit vermişti.) Başkan Eisenhower, bir toplantıda psikolojik savaşı, insanların kafalarına ve iradelerine hükmetme savaşı olarak tanımlamıştı ve bu savaş için kurulan Kültürel Özgürlük Komitesi’nin asıl hedefi non-communist left (NCL) yani komünist olmayan soldu, en çok onlara para yedirdiler.[20] Amerikan soyut dışavurumcuları ‘solcu’ydu, Türk edebiyatından örneklerini verdiğim kişiler de ağırlıklı olarak ‘solcu’dur. İnsanlık tarihinin birikimleri, kazanımlarımız kendine solcu diyenler tarafından yok edilmiştir. Sermaye sınıfı ne zaman gericileşse, ne zaman daha geriye konumlanma ihtiyacı duysa, yıkım işini bir tür solculuğa ihale etmiştir. Bu tür solculuğun işlevi, verili kazanımları horlamadan ‘içererek aşmak’ değil, hoyratça yıkmak oldu. Yakın dönemden iki örnek verilebilir. Türkiye’de cumhuriyeti, sermaye emriyle ‘solcu’lar (sol liberaller)  yıkmıştır. Yunanistan halkını Avrupa Birliği’ne ‘solcu’lar satmıştır. Burjuvazi de zaten onlara çalışmıştır, geçici olarak kurulan sahte karşıtlıklara aldanmayın, konumunu temel karşıtlık üzerinden kurmayan kişinin de, hareketin de uzun süreli ve tutarlı bir karşı çıkış yapma imkânı yoktur. Mutlaka teslim olur. Çünkü “yaş, cinsiyet, meslek, etnik köken, aile ve yaşanan yer gibi özellikler kişinin kimliğini, tutumunu ve ilişkilerini biçimlendirmekle birlikte toplumsal profillerin belirlenmesinde sınıf üyeliğinin maddi koşulları kadar etkili değillerdir (...)toplumsal dokunun tanımlayıcı ilkesi hemen her zaman sınıfsal bölünmedir. Sınıf olgusunun, çağdaş toplumun yeniden üretimini öteki toplumsal kategorilere göre daha iyi açıkladığı söylenebilir.[21]  Temel karşıtlık sınıftır ve burada konumlananlara karşı burjuvazi hep bir ‘sol’ alternatif çıkarmıştır. Nazım Hikmet’e karşı Orhan Veli, Yunanistan Komünist Partisi’ne karşı Syriza... Denklem basittir.

O halde biz de basit olacağız, sadeleşeceğiz. Hirst’ün yüz binlerce dolarlık çöpünü, layık olduğu yere, çöpe atan temizlik işçisi kadar basit. Süslü zırvalara karşı aklımızı kullanma cesaretini göstereceğiz. Sezgisel olarak fark ettiğimiz şeyleri düşünsel temellerine oturtacağız. Aklın egemenliğini savunacağız ama temel karşıtlıktan hiç kopmadan, piyasanın bekası için kendi ilkelerini kemiren bir sınıfın değil, eşitlik-özgürlük için dövüşen sınıfın aklını savunacağız. Çağın ruhsal hastalığı anlamsızlıktır; postmodern dönemde gerek sanat, gerekse yaşam anlamsız hale gelmiştir.[22] Biz anlamı savunacağız, yaşamı da sanatı da yeniden anlamlı kılacağız. Anlamakla yetinmeyip, dönüştüreceğiz. İşte bu kültürel çöl, o zaman yok olacak.


[1] https://www.youtube.com/watch?v=qnDO9DbI6Ys&t=173s

[2] https://t24.com.tr/haber/orhan-veli-o-kadar-aci-cekti-ve-sevdi-ki-siiri-...

[3] http://siyasol.org/diyarbakir-belfast/

[4] İlker Belek, “Esnek Üretim Derin Sömürü”, s.31

[5] Alan Woods, Ted Grant, “Aklın İsyanı”, s.26

[6] a.g.e, s.30

[7] David Harvey, “Postmodernliğin Durumu”, s.68

[8] Donald Kuspit, “ Sanatın Sonu”, s.13

[9] Orhan Veli'den aktaran, Asım Bezirci, “İkinci Yeni Olayı”, s.62

[10] Ahmed Arif, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, Tekin Yayınevi, 12.basım, s.7

[11] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necmi-sonmez/manzoninin-diskisi-altin...

https://www.wikiart.org/en/piero-manzoni/artist-s-shit-1961

[12] Donald Kuspit, “ Sanatın Sonu”, s.98

[13] http://www.bedribaykam.com/bb/hbk_yazi_090413.html

[14] https://www.google.com.tr/search?q=sokal+vakas%C4%B1&ie=utf-8&oe=utf-8&g...

[15] https://onedio.com/haber/iki-kafadar-sanat-galerisinde-yere-gozluk-birak...

[16] Frances Stonor Saunders, “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”, “Yankee Kerizleri” başlıklı 16. Bölüm

[17] Michael Foley, “Saçmalıklar Çağı”, s.114

[18] http://www.barikat-lar.de/barikat/4/postkutu.htm

[19] http://www.sabitfikir.com/soylesi/metin-ustundag-dergi-sevgiliye-cikarilir

[20] http://gezite.org/cianin-sol-edebiyat-dergileri/

[21] Tülin Öngen, “Prometheus’un Sönmeyen Ateşi”, s.48

[22] Viktor Frankl’den aktaran, Donald Kuspit, “ Sanatın Sonu”, s.77