Palyaçolu mu olacak, palyaçosuz mu?

Palyaçolu mu olacak, palyaçosuz mu?

Psikiyatrist - Deniz Arık Binbay
24/05/2016 Salı

Bir pasta, meyveler, börekler ve komşu çocukları ile evde kutlanan naif doğumgünlerinin üstünden çok zaman geçti.

Kabul etmek gerek ki doğumgünü yalnızca kişiye ait, özel bir gün. Hatırlanmak, kucaklanmak, ufak tefek hediyeler almak hepimizin hoşuna gidiyor. İnsanın özellikle de çocukların “özel” hissedecekleri, hevesle bekledikleri “büyüme”nin de görünür bir basamağı olan gün. Ancak doğumgünleri ve diğer özel günlerin önemi ve kutlamaların büyüklüğü giderek artmaya başladı. Tabii sadece bir kesim için.

Doğumgünleri artık bir sektör halinde. Düşük bütçeli bir düğün kadar harcama yapmanız işten değil. Peki biz anne babalar çocuklarımızı eğlendirmek için neden bu kadar çok para döker hale geldik? Çarklar bizleri de çocuklarımızı da silikleştirdikçe değerimizi anlamak, korumak ve göstermek için daha büyük kutlamalar, daha şaşalı partiler yapmak mı gerekir oldu acaba?

Diyelim tüm bunları bir kenara koydunuz ve çocuğunuz için keyifli bir doğum günü organize ettiniz, ya da yavrunuzun bir arkadaşının doğumgününe gittiniz. Aileler de davetli, çocuklar rahatça oynasın, anne babalar da rahatça sohbet edebilsin diye bir taşla iki şişe devirebilecek bir palyaço da ayarlamak istediniz. Bilinen, işinde iyi palyaçoları aradınız, dolu. Hatta bazıları bir yıl önceden rezervasyonla çalışacak kadar popüler. Birinin önerisiyle ya da animasyon şirketinden bir palyaço ayarlamayı başardınız, tebrikler. Peki ayarladığınız palyaçonun nasıl bir eğitimi olduğunu biliyor musunuz? Palyaçoluk eğitimi diye bir şey var mı bizim memlekette? Okulu? Bazı ülkelerde olduğunu biliyoruz, teorisiyle pratiğiyle, sanatsal ve iyileştirici yönleriyle kullanılıyor, ülkemizde bu eğitimlerden geçip çok iyi işler yapmaya gayret edenler, Suruçtaki Cizre’deki çocukların gülüşleri için kırmızı burunlarını takıp yola düşenler de var neyse ki. Ama genelde iş bulamayan gençlerin, az çok tiyatro geçmişi olan üniversite öğrencilerinin ek gelir amacıyla rağbet ettiği, yarı ücretini firmaya, kıymetli hafta sonlarından iki-üç saati de doğumgünü sahiplerine vererek harçlıklarını çıkarmak için yaptıkları etkinlikler olarak karşımıza çıkıyor.

Palyaçolar, ya da çocuklarla çalışan diğer eğlendiriciler pedagojik bir eğitim alıyorlar mı? “Hepi topu bir iki saat görecek çocuk” deyip geçmeyin, yanlış yaklaşım o günü tatsızlaştırmakla kalmaz, çocukların arkadaşlıklarına bir çentik atar, sonrasında öğrendiği uygunsuz yaklaşımları kardeşinde, başka arkadaşlarında da kullanmaya çalışabilir. Bir otorite figürü, bir rol modeldir palyaço kısa süreli de olsa. Etkisi aylarca sürmüyor diye es geçmek olmaz.

Çocuklarla çalışmak çocuğu bilmeyi gerektirir. Çocuğun gelişimsel özelliklerini, iç dünyasını, çocuğa yaklaşımı bilmeyen biri çocuklarla nasıl çalışır? Neler olur? Neler olmaz? Çevrelerinde gördükleri birkaç yeğen varsa yine şanslılar, siz de öyle. Yoksa palyaço kıyafeti giymiş genç için de, çocuklar için de, ebeveynler için de zor saatler başlar. Daha önce yaptığı işi izlemediyseniz, olacakları kestirmeniz de zor.

Burada palyaçolardan bahsetsek de aslında bu yazıdaki çoğu söz çocuğu eğlendirmek isteyen, çocukla hoşça vakit geçirmek isteyen aileden olan ya da olmayan herkes için geçerlidir. Yani önerilerden anne babalar da nasiplenebilir.

Gelen genç, kıyafetine güvenerek eğlendirmeyi planlıyorsa yandı. Çocuklar kıyafetle birkaç dakika belki eğlenir. İkna yöntemiyle hiç eğlenmez. Aba altından sopa gösterme ( tek sıra olun yoksa yüz boyama yapmam), gizliden ya da açıktan tehdit etme (bak balon vermem), emir cümleleri (hadi dans edin, hadi eğlenin, zıplayın bakalım) eğlendirmeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, işlevsiz, hatta tam tersine sıkıntı, huzursuzluk ve mutsuzluk yaratan yöntemlerdir. Çok uzun beklemeler ve çok fazla kural olduğunda da keyif gider tatsız bir bekleyiş gelir.

Çocukları dağıtmak istiyorsanız uygulayabileceğiniz en garantili yöntemse rekabet içeren oyunlar oynatmak ve rakabeti sık sık vurgulamaktır. Acemi eğlendirici tarafından motivasyon sanılan bu taktik (Kim birinci olacak? Kim kazanacak?- sonuna da mutlaka ufak bir ödül konularak- Balonu kim alacak?) çocukların büyük kısmının kızgın ve kırgın olmasına yol açabilir. Rekabetin azı, tıpkı kıskançlığın ya da yemekteki tuzun azı gibi, keyifli lezzetlidir, hatta ilerleticidir de. Ancak ödül ufak bile olsa (çocuklar için büyüktür o an), çok vurgulanması, ödüle ulaşamayan çoğunluk için ceza gibi algılanabilir, acı verici olabilir. Birleştirici değil ayrıştırıcı, dağıtıcı etkisi olur. Hafif hafif kaşınan bir yerinizi kaşımak keyif verirken fazla kaşınırsa acımaya sızlamaya başlayabilir. Bunun gibi az dozda rekabet keyif vericiyken fazla rekabetçi ortam acı verici olur. Doz ayarı becerisi zamanla kazanılmakla birlikte, en basitinden çocuklardan gelecek reaksiyonları izlemeyi önerebiliriz. Mutlularsa sorun yok. Yüzleri gülmüyorsa, kaygılı gergin görünüyorlarsa, hele de ağlıyorlarsa hemen durup başka ve hep beraber oynanan, kazananı kaybedeni olmayan bir oyuna geçin.

Peki “ne” işe yarar? Çocuklar “nasıl” eğlenir? “Eğlenmek” nedir? Bertolt Brecht, Tiyatro için Küçük Organon isimli kitabında insanların en çok üretmekten eğlendiklerini söyler. Yani tiyatro bir eğlencedir, ancak insanları eğlendirebilmek için üretebilmelerini sağlamalısınız der. Bir düşünce de olabilir üretilen. Hani bu yazının özelindeki konumuza dönersek çocuklar yeni bir şey üretirlerse, ya da paylaşırlarsa daha çok keyif alırlar. Bir de gerçekçi olması gerekir, -mış gibilikten kimse keyif almaz. Çevremizde –mış gibi olan ne varsa tüketicidir, yapaydır; üretkenlikten uzaktır. Çocuklar –mış gibi yapamaz. Duygularını bastırmayı, neyse ki, bir yetişkin kadar beceremedikleri için numara da yapamazlar. Onlar eğleniyormuş gibi yapamazlar örneğin.

Çocukları eğlendirmek isteyen kişinin kendisinin de eğleniyor olması, o an tüm ruhu ve bedeniyle orada olabilmesi ön koşuldur. Eğleniyormuş gibi yapan birini, her kim olursa olsun, çocuklar sezer, söze dökmese bile hisseder. Hele de hiç gülmeyen donuk yüzlü bir palyaço, çocukları güldüremez. Gülmek bulaşır, başlangıçta içinizden gelmese bile güldükçe gülesiniz gelir bir süre sonra. Hem gülen birini görmek hem de kendinizi gülmek için biraz zorlamak sonrasını çorap söküğü gibi getirebilir. Gülücüğünü sakınmaksa bir palyaçoya yakışmaz.

Bir diğer önemli özellik, psikanalizde ego hizmetinde regresyon; halk arasında çocukla çocuk olabilmek denilen kavramdır. Çocuklarla çalışacak kişiler eğer kendi çocukluklarına gerileyip (bu olumlu ve geçici bir gerileme halidir), eğlenebiliyorlarsa çocuklara da geçer o duygu.

Yaratıcılık, çocukların dilinden anlamak, çocuk gibi oynayabilmek önemlidir ama en çok da yaptığı işi sevmek. Sevilmeden yapılan her iş gibi, zoraki, elinin ucuyla yapıldığı belli olan bir iş çıkar ortaya.

Yaratıcılık yoksa iknaya çalışmak vardır, nasihat vardır, inatlaşma vardır.

Yaratıcılık varsa: kolaylık, akışkanlık, üretkenlik ve keyif vardır.

Palyaçoluk aslında nedir? Sadece çocuklar için değil erişkinlere de hitap eden Clown, kendine özgü çalışma biçimine sahip ve felsefesi olan dinamik bir fiziksel tiyatro türüdür.* Aslında tiyatronun temeli olan, İtalya’da Comedia Del Arte’den başlayan palyaçoluk günümüzün her şeyi karikatürleştiren ve tüketen kapitalist dünyasında nasıl da böyle sefil bir hale geldi?

Palyaço olsanız da olmasanız da bir çocukla beraber eğlenebilmek için önce kendiniz eğlenin, sizin de eğlenebileceğiniz oyunları seçin; rekabeti değil paylaşımı ve üretkenliği hedefleyin; çocuk gelişimini mutlaka okuyun; yaş gruplarına has özellikleri hesaba katın; o an her şeyinizle orada olun; eleştirmeyin; fazla kural koymayın, dalga geçmeyin. Olumlu cümleler kurun( “koşmayın” yerine, “yürüyerek gidin” gibi); geri bildirimleri önemseyin. Çocuğun ya da çocukların mutsuz olduğunu/ sıkıldığını fark ederseniz oyuna devam etmeyin.

Çocukların eğlendiği her şey oyundur, bitkinin güneşi suyu toprağıdır. Oynayan ya da eğlenen çocukları başka bir oyuna çağırmak için çok sağlam bir nedeniniz olmalıdır. Yoksa ellemeyin, çiçek açan bitkinin saksısını, yerini yok yere değiştirmeyin.

*An odaklı olan, kurgunun ötesinde her anı yaşayan, aktaran, oyun anında gelişebilecek her olayı oyuna dönüştürmeye açık, seyirciyle sürekli etkileşim halinde olan bir disiplindir. Felsefesi itibarıyla başarıya değil kaybetmeye ve her şeyi kabul etmeye dayanır. Başarısızlığa bir güzellemedir. Düşmenin ve kaybetmenin sınırlarını araştırırken hem performansçıyı hem de seyircisini bir yolculuğa davet eder. Katılımcıdan kendini tamamen oyuna teslim etmesini isteyen; samimiyetin, hakikatin, açıklık ve kırılganlığın vazgeçilmez olduğu katılımcının kendi naif dünyasını, oyunculluğunu, kendini keşfini ve kabulünü sağlayan etkili bir tekniktir aynı zamanda.