Müjgan hemşirenin ardından: 'Çalışmıyoruz, boğuluyoruz!'

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hemşiresinin yaşamına son vermesinin ardından mesai arkadaşı hastanedeki çalışma koşullarını yazdı. Mektupta anlatılanları, sağlık emekçilerinin intihar haberlerini Psikiyatrist Endam Köybaşı ile konuştuk.
soL Haber Merkezi
Pazar, 19 Ocak 2020 16:53

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hemşiresi Müjgan Ö., geçtiğimiz günlerde İzmir Bornova'daki evinde yaşamına son vermişti. 

30 yaşındaki bir çocuk annesi Müjgan hemşirenin ardından mesai arkadaşı çalıştıkları hastaneyi ve çalışma koşullarını Müjgan hemşirenin anısına anlattı. 

Mesai arkadaşının yazdığı mektup şöyle:

"Yaşamına son veren mesai arkadaşımızın ardından; çalışmıyoruz, BOĞULUYORUZ!

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde hemşire olarak çalışıyorum. Ege bölgesindeki en kapsamlı hastanelerden biri olan hastanemizin yoğun olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Hastalar bazı saatlerde uzun bekleme sürelerine maruz kalıyorlar ve bundan çok fazla şikayetçiler. Hatta bazen bu nedenlerden dolayı tartışmalar ve çeşitli şiddet olayları da olmakta. Ben size ortalama bir iş günümü ve yaşadığım olumsuzlukları yansıtmaya çalışacağım. Bu anlattıklarım içeriden de işlerin yolunda gitmediği ve neden böyle bir yoğunluğun yaşandığınının anlaşılmasını sağlayabilir.

Sabah işe geldiğimde saat tam sekizde nöbeti teslim almak için hazır bir şekilde bulunuyorum. Eğer monitörlü gözlemde isem ve kış ayı ise genellikle içerideki normal yatak kapasitesinin üzerinde hasta teslim alıyorum. Bazen oksijen alan hastalarla kardiyak takip gerektiren hastaları yan yana yatırıyoruz ki, göğüs ağrısı ile gelenler oksijen almayacakları için onların oksijen çıkışlarını solunum sıkıntılı hastalar kullanabilsinler. Çünkü içeride 15 hastaya oksijen verebilecek sayıda oksijen çıkışı varken 20 hasta varsa, o kalan 5 fazla hastanın oksijen alabilmesi için oksijen ihtiyacı olmayanlarla yan yana eşleşmesi gerekiyor.

Bu yaklaşık 4–5 ay böyle sürüyor. 3 hemşire olarak eğer 20 kritik öneme sahip (kardiyak, solunum sıkıntılı, yetmezlik vb. gibi) hastaya bakıyorsanız, büyük ihtimalle araya çıkmayı veya kahvaltı yapmayı unutmanız gerekiyor. Biz de çok daha hızlı bir şekilde çalışmayı öğreniyoruz. 5 dakika araya çıkabilmek için o zamanı yaratmam gerektiğinden bana sorulan soruya ya cevap veremeden ya da yarım yamalak cevap vererek işime odaklanmaya çalışıyorum. Bu da hastaların veya yakınlarının beni duyarsız olarak görmesini sağlıyor. Geçenlerde hızlıca ilaç hazırlamaya çalışırken röntgenin yerini söylemediğim için bir hasta yakını tarafından işitmediğim hakaret kalmadı.

Öğle arasına çıktığımda hızlıca yemeğimi yiyip çalıştığım birime dönmem gerekiyor ki, diğer arkadaşlarım da yemeğe gidebilsin. Bu yüzden iş yerinde tam 'dinleneceğim' dediğim yemek arasında bile hızlı hareket etmek ve hep bir zamanla yarışmak zorundayım.

Hastalar kritik öneme sahip bazı yaşamsal sıkıntılarla geldiklerinden bunları sık takip etmem gerekiyor. Bazı hastalara saat başı tansiyon, nabız veya ateş bakmam gerekiyor. Ama aynı zamanda tedavilerini de zamanında yetiştirmem gerekiyor. Bu esnada kapıdan birime bir hasta giriyor ve ben o an yaptığım işi bırakıp hastanın başına gidip onu karşılamaya koyuluyorum.

Hastayı karşılamayı biraz açarsak; örneğin solunum sıkıntısı olan KOAH'lı bir hasta yeni gelmiş olsun. Hastaya hızlıca oksijen bağlamam gerekiyor. Ardından hızlıca damar yolu açmam ve kanlarını almam gerekiyor. Bu esnada damar yolunu tek denemede açmam bekleniyor ve ben eğer ilk denemede açamazsam hem zaman olarak sıkıntı yaşayacağımdan kendim strese giriyorum hem de hasta yakını veya hasta, hastanın canı ikinci defa yanacak diye bana tavrı sertleşiyor ve yine stres yaşıyorum. Açtığım damaryolundan aldığım kanları barkodlayıp labaratuvara gönderdikten sonra tedavisini eczaneden alıp hazırlamam gerekiyor. Burda da hızlı olmanın yanında kırdığım ampülün elimi kesmemesine özen göstermem gerekiyor.

Geçenlerde bir arkadaşımın eli öyle fena kesildi ki, dikiş atıldı ve sonra elini az kullanacağı bir birimle yeri değiştirildi. Normalde rapor alması gerekiyordu fakat o nöbetten giderse kalan arkadaşlarının eksik çalıştıklarında ne kadar zorlanacaklarını bildiğinden, kalmayı tercih etti. Hastayı monitörize edip EKG çekiyorum ardından personel bulup röntgene gönderiyorum. O esnada kaldığım yerden daha önceden takip ettiğim hastanın vitallerini girmeye hazırlanırken hasta geri geliyor ve tekrar monitörize etmem gerekiyor derken vizit zamanı gelmiş bile. Hastaların yarım kalan işleri varsa mesai bitiminde kalıp o işlerimi tamamlamam gerekiyor. Eksik kalan işlerin tamamlanması ve nöbet teslimi yaklaşık yarım saat sürüyor ama her gün fazladan serviste kaldığım yarım saatin ücret olarak ödemesi yapılmıyor.

Çalışırken yaşadığım iş temposu hayat tarzımı tamamen değiştirdi. Günlük yaşantımda da sürekli acele etmem gerektiğini hissediyorum. Ailem ve sağlık sektöründen olmayan arkadaşlarım benim bu aceleciliğimden çok şikayetçiler. Sakin olmam konusunda beni sürekli uyarıyorlar. Ama ne yapayım, koşuşturmaya o kadar alışmışım ki, elimde olmadan hep bir yerlere geç kalmışım gibi geliyor.  Sonuç olarak iş hayatımdan dolayı yoğun bir strese maruz kalıyorum. Umarım bu şartlarda yaşamın bazılarımız için neden sürdürülebilir olmaktan çıktığının daha iyi anlaşılabilmesine katkım olmuştur.

Yaşamına son veren mesai arkadaşımızın anısına saygıyla."

'BÜYÜK KENTLERDE İNTİHARLAR ARTTI'

soL'un sorularını Psikiyatrist Dr. Endam Köybaşı yanıtladı:

Sağlık emekçilerinin intihar haberleri sıklaştı. Ne söylermek istersiniz?

Evet son zamanlarda basına yansıyan intihar haberlerinde bir artış söz konusu. Son bir ay içerisinde iki doktor ve bir hemşirenin intihar haberi yansıdı. "Aslında zaten oluyordu, sadece son dönemde daha görünür oldu" deniyor…

Bu doğru değil. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de intihar nedeni ile ölüm oranları artmakta. Yoksullarda, işsizlerde, refah kaybı yaşayanlarda, gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu yerlerde, büyük kentlerde intihar sıklığı artıyor. İntihar edenlerin yaşam koşulları dolayısı ile değil, psikolojik sorunları dolayısı ile intihar ettiğini söyleyenler de var.

İntihar girişimi sıklıkla psikiyatrik hastalıklara ikincil ortaya çıkan bir sonuçtur. Her psikiyatrik hastalık intihar ile sonuçlanmadığı gibi, her intihar da elbette psikiyatrik hastalıkla ilişkili değildir. Psikiyatrik hastalıkların intihar ile birlikteliği oranı yaklaşık %70’ tir. Geri kalan kısmında psikiyatrik hastalık olmadığı kabul edilebilir.

Bunu nasıl yorumlamalıyız? Hastalıkla ilişkili olduğunu söyleyenler haklı mı?

Değil. Çünkü eşlik eden psikiyatrik hastalıklar da, insanların sosyal koşulları ile ilişkili. Dünyada en sık görülen hastalıklar sıralamasında depresyon bazı coğrafyalarda üçüncü sırada birçok yerde üst sıralarda. Ve bu hastalık yine toplumsal/sosyal koşullar ile ilişkili.

Diğer yandan sosyal olumsuz koşullar doğrudan intihar girişimine yol açabilir ya da öncesinde psikiyatrik veya fiziksel bir kronik hastalık yaratabilir. Böyle bir hastalığın insanların sosyal koşullarını daha da kötüleştirdiği bilinen bir gerçek. Yoksul kesimler sağlık hizmetine ulaşmakta, ulaşsa da kaliteli sağlık hizmeti almakta da zorlanmaktadır.

Bu durumda sosyal koşullar psikiyatrik hastalıkların ya da intiharın tek gerçek sebebi mi?

Psikiyatrik hastalıklar, biyopsikososyal model çerçevesinde açıklanmakta. Ortaya çıkmasında bir takım faktörlerin bir aradalığı söz konusudur. Elbette ki biyolojik olarak var olan bir yatkınlık, stres koşullarında hastalık ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Psikososyal destek mekanizmaları güçlü olanlar biyolojik olarak yatkın olsa da, hastalıkla karşılaşmayabilirler. Bu modelde hangi tarafa ağırlık verildiği ilginçtir ki, ideolojik bir tutum da olabiliyor. Mevcut düzenden yana olanlar ya da değişeceği umudunu taşımayanlar, işin biyolojik kısmı ile daha fazla ilgilenip, diğer alanları görmezden gelebiliyor.

Yine mi ideoloji?

Evet, her yerde olduğu gibi. Birçok faktörün rol aldığı bir hastalık modellemesi aynı anda hangilerinin “iyileştirilebilir”, “değiştirilebilir” olduğunu da görmek zorundadır. Ve insanların sosyal koşulları değiştirilebilir. Yoksullar, kronik hastalığı olanlar lehine iyileştirilebilir. O nedenle intihar vakalarının sınıfsal konumunu tartışmak, halk sağlığı adına daha gerçekçi ve sonuç odaklı bir adım.

Son olarak bu bilgiler ışığında sağlık emekçilerinin intiharları ile ilgili ne söylenebilir?

Sağlık emekçilerinin çalışma koşulları gün geçtikçe kötüleşmekte. Çalışma süreleri uzamakta. İş yükü artmakta. Kazanılmış hakları gasp edilmekte; ücretleri düşmekte, izin süreleri kısalmakta, iş barışı bozulmaktadır. Görece koşulları iyi olanlar bu konforu kaybetmekte. Bu durum hem psikiyatrik hastalıkların oluşmasına yol açmakta hem de hastalık için çözüm yollarına ulaşmayı zorlaştırmakta.

En basitinden şöyle bir örnek verebilirim: Psikiyatrik hastalık tanısı alan sağlık emekçileri istirahat raporu kullandıklarında ya da çalışma koşulları değişikliği talep ettiklerinde yöneticileri tarafından mobinge maruz kalmakta, söz konusu raporları sorgulatılmakta ve hatta mesleği sürdürüp sürdüremeyeceği tıbben sorgulanmaktadır. Sağlık emekçilerinin gün geçtikçe kötüleşen çalışma koşulları sorgulanmadan, iyileştirilmeden olup biteni anlamak, bir çözüm bulabilmek mümkün görünmemektedir.