İran anlaşmasının ardından asılan yüzler: Türkiye ders çıkardı mı? (Pınar Kahya)

Çarşamba, 04 Aralık 2013 10:26

Geçtiğimiz günlerde İran ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ile Almanya arasında yapılan, İran’ın kontrollü bir şekilde uranyum geliştirmesine izin veren ve karşılığında İran’a yönelik ambargonun kaldırılması taahhüdünü içeren anlaşmanın rahatsız ettiği iki ülke var İsrail ve Suudi Arabistan. Hasan Ruhani’nin Ahmedinejad’ın ardından İran Cumhurbaşkanı olması, yönetimin başına gelir gelmez ABD’ye ve Batı medyasına ılımlı sinyaller göndermesi, BM zirvesine Obama ve Ruhani görüşmesinin ( görüşememesinin) damga vurmasının ardından gelen anlaşma, ABD’nin bölgede bir süredir devam ettirdiği Sunni eksenli stratejinin rafa kaldırıldığını mı göstermiş oldu? Özellikle uluslararası medyada yazılıp çizilenin aksine yaşananları radikal bir dönüşüm olarak kodlamanın doğru olmadığı kesin olsa da İsrail ve Suudi yönetimlerinin asılan yüzleri bundan sonra bölgede ‘sürprizlere’ açık bir dönemin başlayacağını gösteriyor. Ortadoğu bol aktörlü, birbiriyle kimi zaman örtüşen, kimi zaman örtüşmeyen çıkar çatışmalarına sahne olan ve dengelerin sürekli değiştiği, aktörlerin şimdiki konumlanışlarını bağlayan tarihsel bir takım rollere sahip olduğu bir bölge olması itibariyle bir takım sonuçlara erken varılmaması gereken, daha çok konjonktürel analizlerin yapılabildiği bir alan. Peki, böylesi bir zeminde İran anlaşması ve dolayımlı gelişmelere dair genel bir çerçeve çizilemez mi? Çizilebileceği iddiası ile bir durum değerlendirmesine gidilecek.

Anlaşmayla gelinen şu noktanın, emperyal aktörlerin kağıt üzeri stratejilerinin bir kez daha pratikte hayata geçirilememesi ile ilintili olduğunu söyleyebiliriz. Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar kardeşlerin ardı ardına aldıkları darbeler ki istihbarat servislerinin birbirlerinin kuyusunu kazması ( özellikle Suriye’de muhaliflerin işlediği suçların sorumluluğunu birbirlerinin üzerine yüklemeye çalışmaları ile kendini gösterdi ve Katar’ın devreden çıkması ile sonuçlandı) , Mısır halkının Müslüman Kardeşler’i def etmek üzere sokaklara çıkması, Rusya’nın Suriye krizinde aktif rol üstlenmesi, yine Suriye ordusunun ardı ardına aldığı askeri başarılar… Daha birçok şey sıralanabilir belki ancak ulaşacağımız sonuç Suriye ve Rusya’nın konjonktürel zaferi ve kurdukları moral üstünlük ile bölgenin taşeron güçlerinin başarısızlıkları, İran’a Ruhani ile yapacağı açılım için zemin sundu. İran’daki Molla yönetiminin bölgenin kurnaz politikacıları olduğunu ve burunlarının çoğu zaman iyi koku aldıklarını söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında Ahmedinejad’ın adayına vurdukları darbe yalnızca İran’ın iç dengeleri ile açıklanamaz. Hazır iç denge demişken, İran yöneticilerinin 2009 Yeşil Devrim denemesinden dersler çıkardığını, memnuniyetsiz kentli sınıfların ekonomik taleplerinin Ahmedinejad’ın taşralı popülizmiyle karşılanamayacağını çok iyi bildiklerini ve bir süredir çözüm arayışı içerisinde olduklarını da belirtmek gerekiyor. Son dönem İran filmlerinde gördüğümüz ‘dünyadan soyutlanmış İranlı bunalımı’ ve dünya medyasına yer yer servis edilen çeşitli meslek gruplarından İranlıların ambargodan yaka silken hikayelerini konu alan belgesellerin sürekli dolaşımda tutulması tesadüfi değil. Filmler ve belgesellerin kurgudan öte belli bir gerçekliğe tekabül ettiği açık ve İran yönetimi toplumdaki rahatsızlıkların farkına vararak elini taşın altına koymuş olduğunu göstermiş oldu. Bu noktada İran’a yönelik ekonomik ambargonun kısa bir sürede kaldırılması ile ekonominin rayına gireceği beklentisinden daha çok, yönetimin usta bir algı yönetimi adımı attığının altını çizmek gerek. O nedenle “İran anlaşmaya uymadığı takdirde ambargo devam edecek, İsrail kesinlikle ambargonun kaldırılmasına izin vermez” in ötesinde bir gerçeklik var karşımızda. Sonuç ne olursa olsun İran yönetimi istediğini aldı ve görünen o ki Suriye- Rusya moral üstünlüğü devam ettikçe almaya da devam edecek.

Bu noktada bölgenin somurtkanları olarak Suudiler ve İsrail, doğrudan ABD yönetimini karşılarına alacak bir atım atamazlar. Dahası, ABD’nin tarihi işbirlikçisi iki ülkenin İran anlaşmasını engelleyememelerini de tarihe not düşmek gerekiyor, bu durum ABD emperyalizminin ekonomik, askeri ve moral sıkışmasının, işbirlikçilerinin söylediklerini kulak arkasına atacak kadar büyük olduğunu gösteriyor. Kimilerine önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir ancak Netanyahu’nun Rusya ziyareti ve anlaşmaya dair ‘çekincelerini’ Putin’e aktarması ne kadar da çaresiz kaldığını göstermiş olmuyor mu? Suudilerin ise elbette en önemli zaafı ve kozu petrol, ancak petrol kozunu oynayamaya kalkmaları dahi kendi bindikleri dalı kesmek olacaktır. Tüm bu gelişmeleri uçlara götürmenin anlamı yok elbette, ABD, İsrail ve Suudilerin garantörlüğüne devam edecektir ancak ‘aşırılıklara’ göz yummayacağını, daha doğrusu artık bu aşırılıkların işe yaramadığını ve bunlarla uğraşacak mecali kalmadığını görmüş oldu.

Yukarıdaki çerçevede Türkiye’nin adının yalnızca Suriye’deki insanlık suçları kapsamında geçmesi de tesadüfi değil, tutup Yeni Osmanlı ya da bölgesel güç hayallerinin nasıl tuzla buz olduğunu tekrar edecek değiliz ancak Türkiye artık bölgede yok. Türkiye’nin İran anlaşmasını selamlayarak, Davutoğlu’nun “biz hep böyle olsun dilemiştik” tarzı açıklamalarına gülüp geçilmez de ne yapılır. Türkiye bundan sonra arkasında bıraktığı pisliği temizlemek dışında herhangi bir konuda devreye sokulamaz ancak AKP kurmayları “biz de varız” demek için çırpınıyorlar ve karşılarına çıkacak fırsatları kollayacaklardır. İşte bu halleriyle de dış politikadaki başarısızlıklarından hiç ders almadıklarını da görmüş oluyoruz.