SÖYLEŞİ I Deniz Poyraz: 'Yeryüzünün sosyalizmden başka bir kurtuluş reçetesi yok'

Deniz Poyraz’ın öykü dili yalın, çarpıcı, aforizmalardan uzak, yaşamın içinden, hatta yaşamın tam orta yerinde. Poyraz ile 'Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler' adlı öykü kitabına, edebiyata, kültür-sanat alanına, sınıfsal olana ve mücadeleye dair konuştuk.
Emre Falay
Pazar, 29 Mart 2020 10:40

Deniz Poyraz dergi, gazete ve kitap eklerindeki eleştiri ve makalelerinin yanına 2018 yılında bir öykü kitabı eklemiş oldu ve ne de iyi yaptı. “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”de yer alan öykülerin bir bölümü deyim yerindeyse epey sarsıcı. Bazı öykülerin sonuna geldiğinizde ise kimi zaman yazarın bize sakladığı sürpriz nedeniyle, kimi zaman içlerinde barındırdıkları umut, size duyumsatacakları tanışıklık ile kendinizi gülümserken buluyorsunuz. Öte yandan, Deniz Poyraz’ın öykü dili yalın, çarpıcı, aforizmalardan uzak, yaşamın içinden, hatta yaşamın tam orta yerinde.

Deniz Poyraz ile “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”e, edebiyata, kültür-sanat alanına, sınıfsal olana ve mücadeleye dair konuştuk.

Merhaba Deniz. Ne yalan söyleyeyim kitaptaki ilk öyküyü (Pul Biber Yangını) okumaya başladığımda beni bir hayal kırıklığının bekleyip beklemediğine ilişkin tereddüt içindeydim. Dışavurumcu bir genç yazar ile mi karşı karşıyayız acaba derken, hem öykünün bütünü hem de kitapta mahalleyi anlatan diğer öykülerin tavrı beni şaşırttı…

Merhaba… Pul Biber Yangını adlı öyküm, kitabın diğer öykülerinden bazı yönleriyle ayrışıyor, doğrudur. Daha hareketli, görece daha akışkan bir yapısı var öteki metinlere nazaran. Şöyle söyleyeyim, öykülerimi kaleme aldığım dönemde, öyküde ve kısmen romanda “dışavurumcu erkek tiplemeleri” epey bir modaydı. Fakat bu erkek karakterlerin hikâyeleri, “yüceltilen ve kutsanan erkeklik anlatıları”ndan öteye varmıyordu. Hakeza, özellikle Gezi Direnişi sonrası büyük sükse yapan popüler edebiyat dergileri de bu tiplemeyi pek sevdi. Söz konusu erkeğin kadın versiyonları da türetildi sonra. Bu temsil, edebiyatta gitgide stereo-tipleşti.

Bunun bu derece kanıksanması, bir yanıyla, aslında toplumsal bir karşılığının olduğuna da işaret ediyordu. İyi veya kötü, bir şeyin yaşamda bir karşılığı varsa, bundan kaçamazsınız; ancak o şeyin neresinde mevzileneceğinizi, ona hangi noktalardan yaklaşacağınızı seçmek size kalmış. Öykümü bu “lümpen delikanlı” tiplemesinin ruh dünyasını çözümlemeye çalışarak yazdım. Ayrıca, “böyle bir karakterle çıkılacak bir yolculuk beni nereye vardırır” gibi bir düşünce içinde olduğumu da hatırlıyorum.

Öte yandan, Pul Biber Yangını’nda kullandığım dili, kurduğum atmosferi beğenen ve diğer öykülerde de bunu talep eden, bunu arayan okurlar oldu. Neticede, ne yaparsak yapalım, söz konusu kurgusal bir metin olunca bir yerden sonra iş öznelleşiyor işte…

'BENİM MAHALLEM BİRAZ KARANLIK'

Yara isimli öykü gerçek anlamda canımı acıttı diyebilirim. Dilersen buradan devam edelim. Edebiyatçıların bir bölümünün bir tür yeni-romantizm içinde, geçmiş “güzel” günlere özlem duyarak ürettikleri pek çok hikâye çıktı karşımıza son yıllarda. Güzel, insani, sevecen, çocuksu bir mahalle kavramı ile birlikte… Senin öykülerindeki mahalle bundan farklı bir yerde. Buradaki tavrını biraz açar mısın?

Bir öykü dosyası hazırlarken hangi öykünüzün ön plana çıkacağını kestiremiyorsunuz. Benim için hepsi bir tabii ama okur Yara öyküsünü diğerlerinden başka bir yere koydu. Bunun farkındayım. Dediğim gibi, böyle şeyleri öngöremiyorsunuz yazarken…

Bu topraklarda doğup büyüyen hemen herkesin zihninde iyi kötü bir mahalle imgesi var. Mahalleden söz açmak, “bilinen bir sokakta kaybolmak” gibi. Yazar, içine doğduğu toplumun bir parçası; yani toplumsal bir kişilik. Dolayısıyla yazdığı şeyler de kolektif hafızanın bir ürünü olabiliyor. Fakat aynı mahalleye doğsak ve aynı devri yaşasak bile bu, aynı ideolojik yapının bileşenleri olduğumuzu göstermez elbette. O yüzden yazarların bir mekânı, zamanı, karakteri ele alış biçimleri farklı. “Benim mahallem” belki biraz karanlık. Kolektif suç ortaklıkları içeriyor. Yarattığı mikro-iktidar alanına tapanlarla, “öteki”ne hayatı zehredenler birbirine komşu. Buradaki tavrım, öykülerimi yazarken hep insana veya topluma dair bir “meseleden” yola çıkmamla ilgili olabilir. Böylece o sevecen ve çocuksu mahalle algısının üstü kazınıyor biraz, altından daha karanlık bir mekân çıkıyor. Mahallenin bu hâli yaşarken değil, yazarken keşfettiğim bir şeydi –ki kendi adıma kıymetli bir keşif oldu.

'SINIFLI DÜNYA DÜZENİYLE YÜZLEŞELİM'

Öykülerindeki küçük insanı tam sevecekken ondan nefret de edebiliyoruz ya da tam tersi. Her durumda anlamaya çalışıyoruz onu. Anladığımız her durum, her karakter okur için de bir yüzleşme çağrısı sanki. Öyküde karakterlerini nasıl kuruyorsun?

Doğrusunu isterseniz, ben hayatımda hiç katıksız iyi veya mutlak kötü birine rast gelmedim. Her türlü duyguya, düşünceye, eyleme meyilli varlıklarız; yeter ki fırsatını bulalım… Dolayısıyla, başkaları hakkındaki yargılarımızı da onlarla kurduğumuz ilişkilenme biçimleri belirliyor bence. Hayatının bir döneminden, en yakınından bile -misal babasından veya annesinden- bir anlığına dahi olsa nefret etmemiş biri var mıdır? “Var” diyen, psikoloji bilimini -tüm o karmaşaları hiçe sayar. Yine de ortada çok ekstrem bir durum, kapanmaz bir yara, olağanüstü bir problem yoksa hiçbirimiz onların tümden yok olmasını dilemeyiz. Fakat burada önemli bir detay var ki, içine doğduğumuz yaygın ideolojik yapı, adeta var oluşumuzdan gelen bazı karanlık noktaları beslemekle mükellefmiş gibi çalışıyor. Dünyaya gelerek, aslında her türden eşitsizliğe ve korkunç bir güvensizliğe de doğmuş oluyoruz. İnsan, en yakınının bir gün en uzak olacağını, en sevdiği dostunun belki günün birinde en azılı düşmanına dönüşeceğini hesap ederek yaşamaya başlıyor ve bu kapitalist ilişkilenme biçimde her birimizin aslında ne kadar yalnız, aciz bireyler olduğumuzu gösteriyor.

Öte yandan, bireyi toplumdan soyutlayıp ona tek başına bir “iyilik” veya “kötülük” atfedemeyiz. Bir insanı faunasından ayrı değerlendiremeyiz. Hem çıkarımlarımız hatalı olur hem o kişiye haksızlık ederiz gibi geliyor bana. Ancak az evvel sözünü ettiğim bu “doğal karanlığımızı” ehlileştirip, türümüzü hem insanlık hem de yeryüzündeki diğer canlı varlıklar için daha zararsız hâle getirmemiz pekâlâ mümkün. Tam bu noktada hem kendi karanlığımızla hem de kendini mutlak bir yazgıymış gibi dayatan sınıflı dünya düzeniyle yüzleşelim isterim. Dayanışma, yoldaşlık, vicdan, eşitlik, hürriyet gibi kavramların etkisinin zayıflamasının kimlerin işine geldiğini iyice bir düşünelim isterim. 

Neticede, karakterlerim, böyle bir düzenin içinde kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. Kimi buluyor kimi de karanlık içinde boğulup gidiyor. Gerçekte de öyle değil miyiz?

Buradan yola çıkarak gerçekliği kavrayış biçimi hakkında da konuşmak gerekiyor sanırım. Gerçeğin tek yönlü, değişmez ve mevcut karanlık biçimiyle kavranışı edebiyatımızda da toplumsal varlığından yalıtılmış karakterler yaratabiliyor. Senin yaşayan, canlı karakterlerin ile gerçeği kavrayış biçimin arasındaki ilişki nedir?

Önceki soruya verdiğim yanıtlar burada da geçerli olmakla birlikte, bence bir karakteri “canlı, inanılır, yaşayan, sahici” kılan şey, onun hayatın olağan akışına ve insan tabiatına uygun biçimde hareket edip etmediğidir. Bu sadece realist veya toplumcu gerçekçi yazın için değil; fantastik/bilim-kurgu türüne ait bir edebiyat ürünü veya deneysel bir metin için de geçerli bir kural bence. Çünkü her türlü deneysellik de mevcut insandan veya toplumdan yola çıkarak yapılacak. Milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir galakside geçecek bir kurgunun karakterleri de yine türümüze ait bir öz taşıyor olacak.

Öte yandan, insan çok boyutlu ve son derece kestirilemez bir varlık. Her hareketi her kararı her refleksi hep binlerce ihtimale gebe. Bu gerçeklik, hayatı hem keyifli kılan hem de karmaşıklaştıran bir durum. Ayrıca bu ihtimalleri yöneten ve yönlendiren bir sürü direnç noktası var her birimizin yaşamında. Ne kadar becerebiliyorum bilemem; ama bir karakter yaratırken bu temel prensipleri es geçmemeye gayret ediyorum.

Karakterlerini ve gerçekliği kavrayışına dair tavrının öykü diline de yansıdığını düşünüyorum. Neredeyse Orhan Kemal yalınlığında bir dil kuruluşun var diyebilirim. Öte yandan televizyonda penguenleri anlatan belgeselin sesi ya da torpido gözünde “Asi ve Mavi” kaseti bulunan Lada araba gibi ince detaylar çıkıveriyor karşımıza. Öykü dilini kurarken nelere dikkat ediyorsun?

Yeni karşılaştığımız bir yazarı değerlendirirken hep “şunun gibi yazıyor, dili bunu andırıyor” deriz. Ben de sık sık yaparım bunu. Bilhassa sevdiklerime, yakınlarıma kitap önerirken… Henüz okumadıkları bir yazardan bahsedeceksem, bildikleri bir yazarı referans göstermek kolayıma gelir. Tabii bu söylediğiniz, benim örneğimi çokça aşan, büyük bir şey. Onur verici, teşekkür ederim… 

Ayrıca Orhan Kemal, önce metinlerinden, sonra aydın ve entelektüel tavrından çok etkilendiğim bir yazar… Hatta “yazar” deyince mesela benim kafamda canlanan da tam olarak bir Orhan Kemal imajıdır.

Dil meselesine gelince, bu biraz “ne yersen o’sun,” önermesindeki gibi bir şey. Okur olarak neyle “beslenmeyi” seviyorsan, yazar olarak da dilin o “beslendiğin” şeye meylediyor yazarken. Bu konuda dikkat ettiğim en önemli husus, karakterin kimliğinin inşası ve bu inşaya güç verecek sözcük kullanımı.

Yeri gelmişken, diyelim bir kitap yazma iddiamız var ve bu süreçte kendi dilimizin ustalarını es geçip devamlı çeviri metinler okuduk. Böyle bir durumda, karakterlerimizin bu toplumdaki hiç kimseye benzememe riski doğar –ki bu evvela kendi toplumu için üreten bir yazarın hiç istemeyeceği bir şey. Adnan Binyazar Toplum ve Edebiyat kitabındaki denemelerinden birinde “başkası gibi yazmanın bir yazarı evrenselleştiremeyeceği”nden bahsediyor. Ben, buradaki “başkası gibi” ifadesini, başka bir kültürün dili ve hafızası olarak algılıyorum. Bu sebeple, “öykü dili” denen kavram üzerine düşünürken, öyküyü hangi dilde yazacaksam o dilin ustalarını ve bıraktıkları mirası esas alıyorum. Dil konusunda dikkat ettiğim şeyler aşağı yukarı bunlar…

Klasik bir soru olacak belki ama beslendiğin kaynaklar nedir? Hem edebi, estetik hem de düşünsel anlamda…

Ben her biri için tek tek yanıtlamaya çalışayım o hâlde. Edebi olarak Refik Halit Karay, Orhan Kemal, Haldun Taner, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Peyami Safa, Jack London, Herman Melville, Anton Çehov, Andrey Platonov; estetik anlamda Sevgi Soysal, Latife Tekin, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Cemil Kavukçu, Metin Kaçan, Boris Vian, Georges Perec, Vladimir Nabokov, Thomas Bernhard, J. D. Salinger, Javier Marias, Raymond Carver, John Cheever; düşünsel olarak da Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve F. M. Dostoyevski. Bunlara ek olarak, Orhan Pamuk’un çalışma azmi, romancılıktaki disiplini, takıntıya varan detaycılığı ve kararlılığı da bence her yazara ve yazar adayına örnek olmalı.

'DÜNYA ŞİRKETLERİN KÂR SAHASINA DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA'

İçinden geçtiğimiz zamanın, yaşadığımız her an, her şeyin ne denli sınıfsal olduğunu bizlere hatırlattığını düşünüyorum. Sınıfsal olan buna paralel biçimde edebiyat ve sanatın içinde yavaş yavaş görünmeye başlıyor sanki. En azından çelişkileri ile… Ancak bu anlatıda sınıfın kendisi henüz bir özne olarak yer almıyor. Bu da içinden geçtiğimiz zaman ile ilintili olsa gerek. Senin öykülerindeki karakterler yaşamlarını ellerine almaya yani özne olmaya çalışıyor diye düşünüyorum. “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”in ilk sahnesinde işçi servisinden inen ve artık işsiz olan baba Şevket’in yaşamı belli ki değişecek. Yuğ’da yaşamında anlamlı olanı arayan Özgür, Kâşif’in İsa’sı, Ümmü’sü… Kaderlerini ellerine almaya hazırlanıyorlar. Sence sınıfsal olan ve sınıf, yakın gelecekte anlatımızda kendisine nasıl bir yer bulacak? Bir de dilersen bu soruyu kendiliğinden bir durum olmaktan çıkaralım. Yazarın gerçekliği bu yönde bükmede bir tavrı, sorumluluğu var mı ya da olmalı mı?

Hem bizi hem dünyayı ilgilendiren güncel gelişmeler karşısında sermaye sınıfının tutumunu, bu sınıfın desteğiyle iktidarını sürdürmekte olan sistem partilerinin davranışlarını, aldığı kararları kaygıyla izliyoruz. Bariz biçimde emekçi düşmanı bir tavırla hareket ediliyor. Zaten başka türlüsünü ummak hayalcilik olurdu; burjuva partilerinin eline bakmak, mevcut siyasal düzeni doğru okuyamamakla eş değer bence. Oysa emekçilerin kendi örgütlülüklerinden başka tutunacak dalı olmadığı gerçeği, mülkiyet ilişkilerinin ilk ortaya çıktığı dönemlerden bu yana bilinen ve On Dokuzuncu Yüzyıl’da da “kitabı yazılan” bir şey. 

Ben, tarih boyunca süregelen sömürü sisteminin Yirmi Birinci Yüzyıl’daki iyice azgınlaşan tavrını, emekçi kesimlerin içine itildiği alternatifsiz, örgütsüz yaşantıya bağlıyorum. Bu, yalnız benim dile getirdiğim bir durum da değil sanırım. Kapitalistleri duraksatacak, geri adımlar atmaya sevk edecek bir güç ne yazık ki bugün yok. Dünya, şirketlerin kâr sahasına dönüşmüş durumda. Kapitalist anlamda bir küreselleşmenin de patronlar haricinde kimseye bir fayda sağlamadığı ortada. Patronlar sömürü düzenini yeryüzünün her noktasına yaydıkça, yani sermaye yeryüzünde pislik saça saça özgürce dolaştıkça sömürülenlerin payına zorunlu göçler, salgın hastalıklar, savaşlar, açlık ve yoksulluk düşüyor.

Öykülerimi yazarken, karakterlerimi -sosyo-ekonomik ve kültürel durumları ne olursa olsun- birer laboratuvar faresi gibi ele almamaya; onları yaratırken vicdanla ve anlayışla hareket etmeye gayret ediyorum. Fakat gerçek dünya, kurgudan daha acımasız ve böyle bir tabloda bir emekçinin özne olması, ancak sınıfsal mücadeleye katılımıyla mümkün. Çünkü yüzyılımızı kurgulayan sermayedarlar ve onların devlet görünümlü şirketleriyle orduları, yeryüzü pastasını insafsızca paylaşırken, önerdikleri çiğ “burjuva bireyciliği” dışında özne olup kendimizi gerçekleştirme şansı vermiyorlar bize, vermeyecekler de. Fakat, biz milyonlarız ve ne pahasına olursa olsun kaderimizi kendi ellerimize yazmanın bir yolunu bulmak zorundayız… Daha açık bir ifadeyle söyleyelim hadi: Yeryüzünün sosyalizmden başka bir kurtuluş reçetesi yok.


DENİZ POYRAZ KİMDİR?

1991’de Lüleburgaz’da doğdu. Lise öğrenimini Lüleburgaz Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki mühendislik eğitimini yarıda bırakarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne kaydoldu. Mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Yayıncılık Yönetimi alanında yüksek lisansa başladı.

Eleştiri, makale ve röportaj türündeki çalışmaları Ayrıntı, Duvar, Evrensel Kültür gibi dergilerde, BirGün gazetesinde ve kitap ekinde, ayrıca Bianet, İyikitap gibi çeşitli internet sitelerinde yayımlandı. "Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler" isimli öykü kitabı 2018 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlandı.