Suç mahalli

26/01/2020 Pazar
Suç mahalli

DNA testi.

Eskiden yoktu.

Yanlış anlamayın düşündüğünüz şeyi kastetmiyorum. Yani şimdi de öyle her aklına esen “yahu şu bizim çocuğun da DNA’sına bir baktırsak, burun da bir garip, bizim sülalede hiç yoktur böylesi” deyip DNA testi yaptıramıyor.

Yaptırabilse yaptırır mı, o da şüpheli.

Ben adli soruşturmalar açısından diyorum.

Hırsızlık, cinayet, soygun, adam kaçırma gibi olaylarda eskiden olay yerinden kıl toplama, ayakkabı topuğundaki çamuru kontrol etme gibi parlak fikirler icra edilirmiş. Daha doğrusu yüzyılı aşkın zaman önce romanlara girmiş parlak fikirlerin birkaç kademe üstü fikirler “suç araştırmaları ilminin” içinde sistematikleşmiş.

Elektron mikroskobunun kazandırdığı görüş derinliğine, doku analizlerine filan bir de DNA testleri gibi şeyler eklendi.

Maktülün tırnakları arasındaki et çürümüş de olsa, DNA testleri sayesinde sanıkla ilişkilendirilmesi mümkün oluyor.

Başka şeyler de var.

Adaleti eksik sarayı fazla yeni adliyelerde kurulu kapalı devre yayın sistemleri mesela. Avukatlar el hareketleri ve yanlarında getirdikleri poster boyunda fotoğraflarla değil de ekrana verdikleri görüntülerle anlatabildi Berkin’i vuran polislerin nasıl hareket ettiklerini.

İnsanlık ilerledi.

İşte böyle bir ilerlemenin ortasında, adamın biri, adına “medrese” dediği bir binada halının üzerinde bağdaş kurup kendi “yargısına” intikal etmiş bir konuda tanıkları dinledi, kanıtları değerlendirdi! Mübaşir niyetine bir zangoç tarafları çağırmış olmalı.

Sonra böyle mahkemede kararı beğenmeyen ve kadı efendinin “parayı bana getir” demesinden huylanan taraf, karşı tarafı değil de kadı efendiyi kurşunladı.

Sonra gazeteci geçinen bir başkası twitter başından kalkıp haberinin başına çöktü ve bu “yargı” mekanizmasının köklü geçmişini ve dahi işleyişini anlattı.

Hakikaten laiklik, hukukun üstünlüğü filan hepsini boşverin...

Ama ilkelliğin bu kadarına da gerçekten pes demiyor musunuz?

 

Not: Bu yazıyı Elazığ depreminden önce hafta içinde yazmış, yazı günüm olan Pazar’ı bekliyordum. Ve ilkellik bu sefer küçücük bir gülümsemeye bile olanak tanımayacak şekilde vurdu.

Depremi kastetmiyorum, depremin 21. yüzyılda insanlara zarar verebilmesini de kastetmiyorum.

Deprem sonrasında insanların uyanıklığının ya da bilimden yararlanma şeklimizin ya da binalarımızın sağlamlığının değil de, kaderimizi kabullenme konusundaki yüce gönüllülüğümüzün övgüye değer bulunulmasını kastediyorum.

21. yüzyılda adaletin bir şeyhin karşısında bağdaş kurarak aranmasındaki ilkellik kadar büyük.

Ve tüm bunlar, yani tüm bu ilkellik acıklı bir yoksunluk olarak değil bir suç olarak görülmelidir.

Oysa ilkellik suç değildir. Okyanusya’da bir adada 5000 yıldır aynı şekilde yaşayan bir “ilkel” kabile bulunduğunda bundan heyecan bile duyabiliriz. Onları suçlamaksa aklımıza bile gelmez!

Fakat bu yaşadıklarımız…

Bilinçli, seçilmiş ilkelliktir.

Taammüden ilkellik!