Psikopolitikanın alametleri

23/11/2019 Cumartesi
Psikopolitikanın alametleri

Kitle psikolojisi kapitalizmle birlikte ortaya çıktı. Öncesinde küçük nüfuslar için geçerli olan ortak zihinsel haller, duygular, hikâyeler, söylenceler, efsaneler kapitalizmle birlikte çok daha büyük yığınlar için geçerli hale geldi. Meta üretimi nasıl tüm topluma yayıldıysa ve hatta bizzat toplumun kendisi nasıl bir metaya dönüştüyse ortak duygular, davranışlar da tüm toplum içinde yayıldı, tekleşti, merkezileşti. Daha doğrusu egemen sınıfın hikâyesi, değerleri, zihni tüm toplumun hikâyesi, değerleri, zihni haline geldi. Feodal ve hatta daha öncesine ait psikolojiler ise ya soyları tükendi, ya eriyip kayboldu ya da yok edildi. 

Kapitalizm ortak bir zihin hali yaratmak konusunda tarihte ayrıcalıklı bir yere sahip. “Çoğunluk” daha önce yoktu; varsa bile saray ve etrafından ibaretti. Kapitalizm çoğunluğu icat etti ve çoğunluğu hem yönetti hem de olanaklarını sonuna kadar genişletti. Sosyal medya ve günümüzün giderek tırmanan tepkiselliği bu eğilimin güncel, uç hallerini yansıtıyor. Bugün kitlelerin psikolojisi hiç olmadığı kadar yayılma ve homojenleşebilme olanağına sahip. Kim ne derse desin, sosyal medya ve benzeri araçlar, egemenler için büyük bir nimet.

İronik belki ama sosyal medya sayesinde görmüşsünüzdür: Nazi Partisinin 1936’daki Nürnberg mitinginin fotoğraflarını. Uçsuz bucaksız bir kitle. Günümüz partilerinin ise çok daha büyük olanakları var. Kitlesel bir ortak zihin hali, düşünce ve duygu ortaklığı için milyonları aynı yere toplamaları artık gerekmiyor. Günümüzde milyonlar başka yerlerde buluşabiliyor, bir arada olmadan. Günümüzün burjuva partileri, parti olmayan partileri, çok daha ucuza kapatıyorlar bu tür ihtiyaçları. Homojenleşme kolay, yayılma hızlı.

Bu homojenleşme ölçülebilir ve yönlendirilebilir bir olgu. Artık her an, her hareket, her yaşantı bir veri, “data”. Herkesin büyük bir teslimiyetle kontrol edildiği antikomünist 1984’te değil herkesin büyük bir arzu, iştah ve gönüllülükle kontrol edildiği (ve hatta kontrol edilmelerine bile gerek kalmayan) bir 1984’te yaşıyoruz.

Bu “yeni” toplum sadece bir tüketim toplumu değil. O geride kaldı. Yani birileri tarafından kandırılan ve yönetilen bir toplumdan bahsetmiyoruz. Kandırılan ve propagandanın edilgen alıcısı gibi gösterilen toplum, eskinin toplumu. O eski, biyopolitikaya dayanıyordu: “Aşılar sağlıklıdır, aile planlaması gereklidir, yerlere tükürmemeliyiz ve ellerimizi yıkamalıyız, yaşlıları saymalı, küçükleri korumalıyız” toplumuydu o toplum. Öfke ve isteklerin toplumsal, kolektif iyilik için bastırıldığı bir toplumdu o toplum. Biyopolitikanın toplumu.

Şimdiki toplum ise mecburi boyun eğmelerin ve kabullenmelerin toplumu değil. Bastırmanın toplumu değil. Tam tersine arzular, istekler alabildiğine serbest bırakılmış durumda. En muhafazakâr kesimler dâhil herkes yenilik peşinde koşuyor. Süslüman çok doğru bir terim ama eksik. Süs her yerde. Sebatkârlık, vakurluk ve ketumluk geçmişin işidir. Herkes, isyancısından muhafazakârına herkes görünenin bir parçası, hatta bizzat görünenin kendisi olma için telaş içinde. Arzu ve yetişebilme telaşı iç içe.

Bu yeni toplumda “özçekim” her yerdedir. Büyük biraderin çaktırmadan izlemesine gerek kalmamıştır. İstihbarat geçmişin işidir. Gerek kalmamıştır. Herkes bu büyük teknoloji kardeşliğine (Big Data) kendisini bilerek ve isteyerek post etmektedir.

Artık herkes söz ve görüntü üreticisidir. Yeni toplumun alâmetifarikası sözün yasaklanması değil herkesin gönüllü bir konuşkanlık içinde olmasıdır. Dileyen bu söz serbestliğini ve çoğalmasını geleceğin demokratik ve ortaklaşmacı toplumunun bir tür nüvesi olarak görebilir. Ama bu durum, bu söz bolluğu/çöplüğü bizzat oraya çıkılmasına engel gibidir.

Söz çoktur ama çokluğun içinde söz tektir. Homojen bir ses çokluğudur söz konusu olan. Tüm kent merkezlerinin, nüfusu birkaç milyonun üstündeki her şehrin birbirine benzemesi gibidir bu söz bolluğu: Aynı alışveriş merkezleri, aynı kafeteryalar, aynı yollar, aynı araçlar ve aynı siyaset. Yeni toplumda çok söz, yok sestir.

Öz ise uluortadır. O kadar uluortadır ki gizlenmesine, saklanmasına gerek kalmamıştır. Edgar Allan Poe’nun “Çalınan Mektup” öyküsünde olduğu gibi aranan nesne gizlenmemiştir, tam ortada durmaktadır. Örneğin Bolivya’da yaşanan açık ve nettir. Her şey, herkesin gözü önünde, ulu orta olup bitmektedir. Gizlenmeye, saklanmaya, sükûnete gerek yoktur.

Eski toplumda, biyopolitikanın geçerli olduğu toplumda az göstermek, az görünmek makbuldü. Psikopolitika toplumunda geçer akçe çok görünmek ve çok göstermektir. Varolan gösterilmelidir; olmayan dâhil! Babyshowerlar, mevlitler, bekârlığa vedalar gibi. Herkes aynısından, benzerinden istemektedir.

Şatafat her yerdedir: Et yiyen Nusret olmayı, diyet yapan Karatay olmayı, evlenen Hakan ya da Sultan olmayı istemektedir. “Daha, daha, daha…” Yeni toplumun mottosudur. Yeni toplumda göstermeyen görülmez.

Süreklileşmiş bir gösterme, görünme, görülme ve görme bombardımanı gibidir bu. Hatta bir dokudur: her zihne, her ana ve her mekâna boydan boya, her hücresine değin işleyen bir doku.

Ancak bu yeni toplumda sadece arzulara odaklanmak yanıltıcı olur: Arzular tek başına bulunmuyor bu yeni toplumda. Herkes “imkânlar dünyasının fırsatlarından” mahrum kalmanın endişesini yaşamaktadır. Bunun parçası olamamak, bunu “başaramamak” büyük bir yıkım gibidir. Varolmaya ters gibidir. Gibidir değil, öyledir. İstemek, göstermek ve endişe bir aradadır.

Tüm bedenleri bu doku, bu endişe sarmalamaktadır. Tam da bu nedenle, bu istemek, göstermek ve endişe sarmalı içinde bedenler, hayatlar süreklileşmiş bir işlem alanına dönüşmek üzere. Kozmetolojinin patlaması, yaşam koçluğundan terapilere çeşitli danışmanlıkların yayılması, ortoreksik beslenmenin ortaya çıkması, her köşe başına fitness centerların açılması karşılığını bedende bulan endişesinin biçimleridir. Artık sağlık hastalanmamak değil belirsiz hastalıkların endişesiyle yaşamaktır.

Aşılar ve ilaçlarla ilgili endişe, tam da bu endişenin parçası. Ve çok güçlü güncel kökleri vardır. Aşı endişesi, çeşitli diyetler (taş devri, Duchan, Karatay, beyin-barsak ekseni, saatlik oruçlar, ketojenik vs.), alternatif tıp doğrudan bu derin endişeye hitap etmektedir. Bu nedenle bir türlü kurtulunamayan birer söylenti, uğraş olarak yeniden ve yeniden ortaya çıkmaktalar. Psikopolitika aynı zamanda endişenin yönetilmesidir.

“Bilimsel” olmadığı kanıtlansa bile o tek bir makale (kızamık aşısının otizme yol açtığı makalesi) bitmemektedir. Yayınlandığı dergi makaleyi yayından, internetten kaldırsa bile “orada” durmaktadır. Sağlıklılık ve beden endişesi, bu tür haller olarak yeniden ve yeniden ortaya çıkmaktadır.

Görünen o ki bu zihinsel dünya, psikopolitika, günümüz toplumuyla birlikte bir süre daha yaşayacak. Daha doğrusu arzular ve endişeler bu haliyle, bu psikopolitikanın kurucu unsuları olarak yaşadıkları sürece bu tür konular yeniden ve yeniden gündeme gelecek. Ve gündeme getirecek olanlar sadece yeni-muhafazakârlar falan olmayacak. Bu konular bizzat kentli, enformasyona ulaşımı olan, varoluşu konusunda sürekli endişe üreten çeşitli kesimlerden gelecektir.

Biyopolitika toplumunun bilimsel argümanları bu yere, bu endişeye işlemez, ulaşamaz. Psikopolitikayı atlayan her açıklama uzaktan yapılan seslenmeler gibi kalır. Hoş bir seda! Sadece o yeri, o arzu ve endişe halini daha belirgin hale getirirler.

Endişe şimdilik kalıcı. Kapitalizm üretiyor ve psikopolitika ile yönetiyor bu endişeyi. Endişenin önemsizleşmesi, içinde olduğumuz dönemin tüm temel koordinatlarını sarsacak, yer yer temel değişiklikler yapacak çıkışlarla mümkün. Psikopolitikanın etkisizleşmesi için yeni bir hikâyenin yaşanması gerekiyor. Bir tek psikopolitikayı etkisizleştirecek değil kendinden önceki tüm hikâyelerin anlamını da yeniden oluşturacak ortak, büyük hikâye.

Bir zamanlar devrim denilmişti bu büyük hikâyeye. Şimdi ne diyeceğiz?

Göreceğiz.

Not: Yazıda geniş ölçüde Byung-Chul Han’ın Psikopolitika kitabına (çev. Haluk Barışcan, Eylül 2019, Metis Yayınları) göndermeler vardır.