Yabancılaşmıyoruz, yabancılaştırılıyoruz

07/05/2014 Çarşamba
Yabancılaşmıyoruz, yabancılaştırılıyoruz

Artık tamamen unutulan bazı saptamaları anımsamakta sayısız yarar var, zira dünyanın toplumsal anlamda gidişi gelecek için hiç umut vermiyor. Bunu az gelişmiş ülkelere “adapte” ettiğimizde ise durum daha da korkunçlaşıyor, açmazlar artıyor ve tıkanıklık dev boyutuyla önümüze çıkıyor.

Çok gerilere değil, 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde iki önemli filozof farklı yollardan aynı düşüncede kesişiyordu: Yabancılaşma.

Hegel insanın yabancılaşmasının çalışma ve üretim yüzünden doğadan ayrılmasıyla başladığını belirtirken, Marks bunu bir adım daha öteye götürüp, yabancılaşmayı “kendi bilincinde olduğu gibi yalnız düşünce açısından değil, gerçek yaşamında da kendini iki yanlı yapar ve kendini kendi yarattığı bir dünya içinde düşünür” şeklinde tarif ediyordu.

Yabancılaşmanın şahının yaşandığı yüzyılımızın ilk çeyreğinde üretim-emek-emekçi üçlemesinin tanımı baştan aşağı “değiştirildiğinden”, yabancılaşmayı artık Hegel ve Marks’ın tanımları içinde değerlendirmek pek mümkün olmuyor. Çünkü, üretimin neredeyse durma noktasına geldiği, tarım işçilerinin yok edildiği, ekonominin yalnızca sıcak para üzerinden ve tüketime dayalı olarak “gittiği yere kadar” anlayışıyla sürdürülmeye çalışıldığı bu topraklarda Hegel ve Marks’ın kurduğu üretim-emek-emekçi üçgenindeki denklemi kurmak mümkün olmuyor. Tamamen Keynezyen teoriyle “alış-veriş” ekonomisine indirgenen ve sıcak paranın dolanımıyla ayakta tutulan piyasaların kaçınılmaz sona hızla yaklaşması da “gemisini kurtaran kaptan” yaklaşımından farklı önlemler içermiyor.

Oysa yabancılaşma yalnızca üretim-üreten ve tüketen arasındaki ilişkiden oluşmuyor. Belki de tüm 19. yüzyılın en çok üzerinde durduğu, çözemeyip topu 2. Dünya Savaşı ve sonrasına bıraktığı, varoluşçuların yabancılaşmayı neredeyse bir “kader” düzlemine indirgediği günlere kadar uzanan talihsiz bir yolculuğu vardır yabancılaşmanın.

İnsanın doğayı ve tüm çevresini egemenliği altına alma ve değiştirme olanağı arttıkça, ki günümüzde yaşanan tam anlamıyla da budur, kendi yaptığı işte giderek yabancılaşması kaçınılmaz hale geldi. Aslında, insanoğlu kendi emeğinin ürünü içerisinde yaşamaya başladı, üretimine şu veya bu şekilde katkıda bulunduğu ve/veya ortaya çıkışına müdahale etmeksizin tanık olduğu dünyanın tam ortasına düştü, yaratılan nesnel dünya artık onun denetiminden çıktı, bir başka güç olarak karşısına geçti. Daha da korkunç olanı, Orwell’in ünlü romanı 1984’teki gibi nesneler insanları kontrol altına almaya başladı. Bir bilgisayar başında saatlerini geçiren kişi için bu sorgulanabilir: Makine mi o anda kontrolü elinde bulundurmaktadır, insan mı? Sorunun elbette net yanıtı yok, olamaz da. Felsefi düzlemde ele alınacak ama sonucu asla pozitif bilimlerle ispatlanamayacak bir sorudur bu.

“Artık makinalar insanları kontrol ediyor” dediğiniz anda, biri size makinenin “delete” tuşunu hatırlatabilir. Ama hemen siz de yerden binlerce metre yukarıda uçan uçağın içinde otururken, uçağın arızalanması karşısında çaresiz kalan insan için artık kendi “delete” tuşuna basmaktan başka çaresi kalmadığını hatırlatabilirsiniz.

Bizi burada daha çok ilgilendiren işin sanatsal boyutu. Tıpkı emekçinin üretim sürecine katkıda bulunduğu ama üretim tamamlandığında kendisine bütünüyle yabancı bir nesnel gerçeklikle karşılaştığı duruma benzer bir durum, sanatsal üretim için de geçerlidir. Kapitalizmin burnumuza dayadığı ve kabul etmemiz için de tüm görsel efektleri kullandığı günümüzde, doğal olarak her şey belirsizleşir, adsızlaşır. Sanatçının ürettiği ürün, tüketicinin beğenisine sunulduğunda öyle zaman olur ki, sanat tüketicisi karşısında adeta Hitit tabletlerini bulur, ama yorumlayamadığı bu “eseri” beğenmemek lüksüne de sahip değildir. Hiçbir şekilde üretimine katkıda bulunmadığı, üretim süreciyle ilgili de en ufak bilgisi olmayan bir sanat eseri karşısında toplumsal baskı (buna mahalle baskısı da diyebilirsiniz) yüzünden fikir üretme mecburiyetinde kalır. Kişi, bir anda karşısında aşılamaz boyutta hissettiği, kendisini aşağılamayı hedefleyen, birkaç basamak yukarıdan bakmayı adet edinmiş bir “eser” ile karşı karşıya kalır. Buna kim karar vermiştir, bu eser üzerinde söz söylemeye kimin hakkı vardır, bununla ilgili bilgi edinmek için kime başvurmak gerekir, asla bilemez. Bilmediğini de söyleyemez, zira baskı onun bilmesini gerektirir.

Rafları dolduran kitaplardan tutun da, galerileri süsleyen resimlere, kuyruklar oluşturan aksiyon filmlerine, sanat diye yutturulmaya çalışılan mimari garabetlere, tiyatro adına yapılan müsamerelere, dizilere, bestelere, icralara kadar her şey muktedirlerin bilerek yarattığı piyasanın kontrolüne geçer ve yabancılaşma sürdürülür. Bunun için yapılabilecek tek şey, aynı silahla mücadele etmektir. Sanatın ve onun üretimine katılanların ortak bilinciyle ancak yapay sanat dünyasından sıyrılmak mümkün olabilir.

Bu da müthiş sıkıntılı ve zahmetli bir çaba gerektiriyor. Dünya, her yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında bundan yalnızca sanat aracılığıyla çıkabilmiştir.

Bu yüzden yeniden Brecht, Camus, Sartre, Çehov oyunları Chopin, Mozart, Beethoven müzikleri Şolohov, Steinbeck, Gorki romanları Godard, De Sica, Fellini filmleri... vb., her bir noktadan mantar gibi fırlamalı, ortalığı yangın yerine çevirmeli.

Gerisi gelir.

Zira, artık yabancılaşmıyoruz o da kontrolümüzden çıktı, yabancılaştırılıyoruz. Üretimin hiçbir kademesinde yokuz.