Solun da sanata 
ihtiyacı var

08/01/2014 Çarşamba
Solun da sanata 
ihtiyacı var

Başlığı ve tabii ki konuyu, sevgili Tamer Levent hatırlattı.

Siyasetin yozlaştığı, sermayenin en büyük değer olduğu günümüzde sanat da lüks bir arabayla, aynı ritmi tekrarlayan müzik arasına sıkışıp kaldı. Roman alanını “best seller” uydurmaları işgal etti, şiirler çikletlerin içine yazıldı, resim günah kapısına doğru itildi, heykeller yıkıldı, sinema sanatının kapısını bile çalmadığı uyduruk filmler gişe rekorları kırdı, müsamere bile olamayacak eserler tiyatro diye yutturuldu, opera “çığırma”, bale “erotik” görüldü, türküler meyhanelere meze yapıldı vb... Soluk bile aldırmayan, sürekliliğini hiç bozmayan yozlaşma, sırtındaki kara çarşafını toplumun üzerine kapattı.

Elbette muktedirler de kendi yarattıkları “sanatçılarına” arka çıktılar. Sanatın toplumsal bir eylem olduğu, bireyden yola çıkarak toplumsal birlikteliği, mücadeleyi ve insan oluşu ele aldığı görmezden gelindi. Sanat eğlence ile eşit tutuldu, çok eğlendiren sanatçı kabul edildi.

On bir yılı aşkın süredir Türkiye’deki sanatın ulaştığı nokta budur ve bu noktanın aşağısına doğru da hızla çekilmektedir.

Bu nedenle sosyalist dünya görüşünün kendi sanatını yeniden hatırlaması ve bunu yayması sınıfsal mücadelenin olmazsa olmaz koşuludur. Sosyalist sanat bize, sanatçıların yolunu halkın belirlediğini öğretir, uygulamayı da sanatçılara bırakır. İyi ama, halkın diktatör baskısı altında soluk bile alamadığı dönemlerde ne yapılabilir?

Bunun tarihte örnekleri sayılamayacak kadar çok. İspanya, belki de en büyük ve önemli sanatçılarını Franko rejimine borçludur. Hitler Almanya’sının tüm dünyaya savurduğu bilim insanları kadar, sanatçılar da dünyayı değiştirecek güce sahip olmuştur.

Sanılanın aksine, sosyalist sanat slogan içermez. Hatta sloganlar sosyalist sanatın en büyük düşmanıdır. Kabalaştırır, hayatın olağan akışına uymadığı için de bir süre sonra reddedilir.

Dinci kültürün tam bir yozlaşma içinde olduğu günümüzde, herşeye rağmen sermayeyi ve onun getirdiği rahat yaşam koşullarını kendileri için bir savunma biçimine dönüştüren din burjuvazisi, sanatın gereksizliğini sanat olmayan zorlama ürünlerle ikame etme yoluna gitmektedirler. Bunu zorunlu olarak yaparlar, zira onlar için dünyayı kavramanın en kolay yolu, tapındıkları mistik varlıktan çok, onu temsil ettiğini söyleyen ve onun adına konuşan diktatörlerdir.

Diktatörler, neyin sevilip neyin sevilmeyeceğini, beğenilmeyeceğini, reddedileceğini, görülmeyeceğini kölesi olarak gördüğü halka aktarmaya çalışır. Kültür ve sanat yollarının keskin bıçaklarla kesilmesi, muktedir diktatörlerin bir süre sonra yalnızca ekonomiyi veya yürütmeyi değil, aynı zamanda kültür ve sanatı da uhdelerine almalarıyla sonuçlanır. Bu durumda kendisine işaret edilen “sanatı” bir alışkanlık haline getiren halk, kendisine sunulanla yetinmek zorunda kalır.

İşte bu aşamada sol düşünce, sınıf bilincini halkın bilincine aktarabilmek için elinde var olan propoganda malzemelerinden çok, sanata başvurmak zorundadır.

Alman faşizmi yerle yeksan olduysa eğer, bunun tek sebebi Amerikan ordusunun Normandiya çıkarması değildir, bunu hepimiz biliyoruz. Brecht’in “Sezuan’ın İyi İnsanı” veya “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı”dır, Kurt Weil’ın müzikleridir, Arjantin tangolarıdır, Verdi’nin operalarıdır, Mahler’in senfonileridir, Burhan Doğançay’ın özgün resimleridir, Konstantin Simonov’un “Bekle Beni” şiiridir, Rusların Katyuşa’sı, Troyka’sı, Sait Faik’in Panco’sudur.

Sermayeye sırtını dayamış “pahalı ve göstermelik” sanatsal faaliyetler, sanatı metalaştırmakta ve kapitalizmin ruhuna uygun olarak, en çok kazananı en büyük yapmaktadır.

Dört yanımız Amerikan filmleriyle kuşatıldığı için, şans oyunlarının kuyrukları eksilmez. Herkesin yüreğinin bir köşesine, istediğinde Batman olan, multi milyarder Bruce Wayne tohumu ekilmiştir. Sol düşüncenin Batman’ı oradan çıkarıp, yerine Brecht’in Gruşa’sını, Dumas’nın Monte Cristo’sunu, Reşat Nuri’nin Feride’sini ya da Panait Istrati’nin Codin’ini koymasıdır.

Maksim Gorki’yi çağının en büyük yazarları arasına sokan, onun Dostoyevski’den daha yetenekli bir yazar olması değildi. Gorki, Dostoyevski’den çok farklı olarak topluma bireylerin karanlık dünyasından değil, toplumların sınıfsal çelişkilerinden bakıyordu. Gorki çözümleyici bir sanat anlayışını benimserken, Dostoyevski karanlıklar prensi olarak dolaştı. Bu nedenle işte, sol sanatın yeteneğe dayanan sanat anlayışından çok, yetenekle birlikte sınıf bilincini de “idrak” etmiş sanatçılara ihtiyacı var. Öyle ki, örgütlü mücadelenin kesin zafer için şart olduğunu içselleştirmiş bir sanatçı, Santiago meydanında elleri parçalanarak öldürülen Victor Jara kalitesinde eserler vermek zorundadır. Böylesine yüksek bir toplumsal bilince ulaşan sanatçılar, arkalarında sosyalizme inanmış kitleleri sürükleyebilir ancak. Kitleler, Türkçe’ye rezil biçimde çevrilmiş ve yozlaştırılmış “Çav Bella”yı söylerken, müziğin ezgisine değil, anlattığı değerlere sahip çıkmakla yükümlüdür. Sosyalist sanatın olmazsa olmaz koşulu, içerikten yoksun, salt biçime dayalı eserlerle sonuna kadar mücadele etmektir.

Ali İsmail Korkmaz’ın dövülerek öldürüldüğünü gösteren kareler karşısında gözyaşlarını tutamayıp da ağıtlar yakmaya kadar işi abartan duygusal patlamalar yerine, onun yaşamını ölümsüzleştirecek bir eser yaratmaktır sol sanat. Sivas katliamını unutturmamaktır. Ancak bu yolla topluma yaşanılanın bir vahşet olmasının yanı sıra, bir gözdağı olduğunu anlatır ve çıkış yolları sunar sol düşünce.

Nitelikli burjuva sanatının bile çok görüldüğü bu günlerde, muktedirler toplumsal içerikli sanata asla izin vermeyecektir. İzin verilmesini beklemek ise, sol düşünceye aykırıdır. Sanat, sol düşüncenin zerafetidir, inceliğidir, zekasıdır, okşayan yönüdür. Yumrukları havaya kaldırarak faşizmi protesto ederken, arka fonda en azından Şostokoviç’in Leningrad Senfonisi’nden ezgiler serpiştirilmeli, Nazım Hikmet’ten dizeler de dudaklardan dökülmelidir (ikisinin iyi arkadaş olduğu söylenir).

Meral Niron’un 1 Mayıs marşını burnundan söylediği eski günlerdeki gibi...

Çok şey mi istedim?