Gölgelerimizin Üzerinden Atlarken...

30/07/2010 Cuma
Gölgelerimizin Üzerinden Atlarken...

Bazı şeylere hakkımız var. Bazı paralelliklere ve gözle görülmeyen bağlantılara dikkat çekmeye hakkımız var. Nasıl mı?

Şöyle: Eğer 12 Eylül öncesinin en kitlesel devrimci oluşumunun liderlerinden biri, 30 yıl sonra, kelimenin tam anlamıyla bir cehennem sınavından geçmesine rağmen, bugün, o etinde yaşadığı barbarlıkları mağduriyet olarak nitelendirmiyor, hatta böyle bir adlandırmaya karşı çıkıyorsa, bizim, hepimize umut taşıyan bu tokadı bir başka tepkiyle ilişkilendirme hakkımız doğmuş demektir. O tepki, "arabeski" bir sınıf düşmanı olarak açıklayan genç komünistler ve onların siyasal düşünürleridir. Daha açık olsun, genç TKP ve onun yaratıcılarından bir siyasal düşünür olarak Kemal Okuyan'ın son dönemdeki çıkışlarıyla dikkatleri üzerinde toplayan “anti-arabesk” cephe... Okuyan, sol siyasette on yıllardır reddettiği çapakların sanattan da temizleneceğini bir kez daha ilan etmiş oldu.

Bunları birbirinden ayrı tutamayız. Bir geri ve gerici ideolojik formasyon, mağduriyet, çoktandır soldan sürülmüş bulunuyor.

O halde, iklim kırılmıştır. Gerçi hâlâ çok sert, ama önemli ölçüde kırılmıştır.

Eğer Oğuzhan Müftüoğlu, ilk kez bu kadar kitlesel bir biçimde tüm çemberleri parçalayarak, mağduriyet edebiyatını elinin tersiyle itiyor ve o kimliği burjuvazinin kanlı şamar oğlanlarına bırakıyorsa, kendi gölgesinin üstünden atlamayı başarmış demektir. Genç komünistler, "Biz arabesk falan tanımayız, bir çürüme olarak görürüz" diye özetlenebilecek bir hiddeti sanatta ve sokakta örgütlemeye başlamışlarsa, onlar da kendi gölgelerinin üzerinden atlamayı başarmış demektir. Hepimiz, gölgelerimizin üzerinden atlamışız ve geçmişin ölü elini etkisizleştirmeye başlamışız demektir...

Hiç yapmayacağımız işleri yapıyor, birliktelikler kuruyor ve dostlukları pekiştiriyoruz. Eskiden aklımızdan bile geçirmediğimiz şeyler, bugün bir olağanlık içinde hayatımıza giriyor. Devrimci solumuzun birbiriyle konuştukça birbirine benzediğini de görüyoruz.

Ne mi oluyor?

Aslında, her zaman olan: Malum, bazen tek bir söz, kısa bir cümle, tüm bir tarihi özetleyiverir. İşte Oğuzhan Müftüoğlu'nun, NTV'deki bir açık oturumda askeri darbelerin hep sola karşı yapıldığını hatırlatarak devrimcilerin 12 Eylül faşist darbesinin mağduru değil karşı tarafı olduğunu ve yenildiklerini, burjuvazinin faşist işkencecilerinin ve katillerinin dağlarda, sokak aralarında, zindanlarda devrimcilere yaşattığı "cehennem azabına", normal ölümlülerin katlanamayacağı acılara, bir siyasal yenilginin bedeli olmaktan daha fazla anlam ve önem biçilemeyeceği yolundaki uyarısı, bir dönemin çoktan kapandığını gösteriyor. Mağdurlar, burjuvazinin uşakları ve şamar oğlanlarıdır. Ecevit'tir, Demirel'dir, Erbakan ve Türkeş'tir, onların takipçileridir. Hepsi kendisini haksızlığa uğramış hissedebilir, ama devrimciler iyi hazırlanamadıkları ve iktidarı alamadıkları için ("Biz bu mahkemede örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için bulunuyoruz") maruz kaldıkları kanlı barbarlıkları, yenilginin olağan sonucu olarak görürler. Müftüoğlu, Türkiye devrim tarihine galiba önce bu büyük vurgusuyla girecek. Neyse...

Sevindirici olduğunu kabul edelim. Ama bizi ilgilendiren, kendileri için kurulan cehennemdeki ateşi elleriyle söndürebilmiş bu mütevazı insanların devrimci tutarlılığından çok, bu ortamı nelerin hazırladığını sormaktır. Neden şimdi? Neden bu kadar etkili?

Bu köşedeki yazılara bazen hak etmediği kadar ağır saldırılar geliyor ve yönetici arkadaşlarımız dışarıda bağırıp çağıranlara bu satırların yazarıyla organik bağları olmadığını hatırlatmak zorunda kalıyorlar. O zaman, daha rahat söyleyebiliriz: Oğuzhan Müftüoğlu gibi devrim tarihimizin kuşkusuz önemli isimlerinden birine, böyle tarihsel bir müdahale ve saptamada bulunma şansını veren, devrimci siyasete uzunca bir süredir genç TKP ile giren temiz havadır. Bundan böyle Türkiye solunda kimsenin, yeni devrimci solumuza, TKP'ye karşı cephe açarak, onu düşman sayarak bir yerlere gelmesi mümkün değildir. Tersine, bu temiz havayla gelen olanaklar, Türkiye solunun çeşitli katmanlarında yepyeni çıkışları, ittifakları tetiklemektedir. Bunu bir ortak kazanım olarak görmekte yarar var. Bir rekabet mekanizmasından değil, dostluk mekanizmasından söz ediyoruz. Felaketimizin üzerine doludizgin koşarken, böyle dostlukların iktidar için ittifaka evrilmesi son çaremizdir.

Müftüoğlu'nun tarihsel reddiyesi, yeni bir çağın açılması olarak yorumlanmalıdır. Onun bu tepkisiyle sosyalist bir iktidar yolunda arabeski tüm sonuçlarıyla reddeden genç TKP zihniyeti arasındaki radikal akrabalık, sanıldığından çok daha fazladır ve burada artık kimin kime karşı öncelikli olduğunun hiçbir önemi bulunmamaktadır. Önemli olan yeni çerçevelerdir. O nedenle, hafta içinde Ulusal Kanal'da Alper Taş ile genç kuşağın çalışkan kalemlerinden Fatih Yaşlı'nın katıldığı düzeyli toplantı da, sanıldığından çok daha fazla, birbirimize benzediğimizi yeniden kanıtladı.

Bu köşede, şikayete neden olacak sıklıkta, çok karanlık, neredeyse umutsuz tablolar çiziyoruz ve tepki de alıyoruz. Geçenlerde muhtemelen genç bir arkadaşımız, böyle dönemlerin devrime gebe olduğunu hatırlatıyordu yorumunda. Selim Yalçıner de, önceki günkü yazısını "Umutsuz olan değiştirir" cümlesiyle bitiriyordu. Haklıdırlar. Her karanlığın içinde devrimci iktidar olanağı gizlidir ve umutsuzluğun bu denli geliştiği bir zaman, değiştirmenin mümkün olduğunu da kitlelerin aklına bir anda sokuverir. Burjuvazinin aslında bundan çekinmesi gerekirdi, ama o kadar bayağı bir pervasızlığın içindeler ki, Türkiye'yi parçalama şehvetiyle günlerin neler getirdiğini düşünmek bile istemiyorlar.

O zaman Selim Yalçıner'den el alarak, söyleyebiliriz: Umutsuzluğun bu kadar yayıldığı ve yerleştiği bir tarihsel ortamda, devrimci dönüşümün de eli kulağındadır. Felaketimiz, kurtuluşumuzu da tetikleyebilir.

Demek, daha önceleri aklımızdan bile geçirmediğimiz şeyleri yapmak zorunda kaldığımız zamanlardayız, gölgemizin üzerinden atladığımız zamanlarda...

Sol bir iktidar için yeni ittifaklar, kendini hissettiriyor. Oğuzhan Müftüoğlu'dan Selim Yalçıner'e, Kemal Okuyan'dan Alper Taş'a, hatta EMEP’in bazı akil kadrolarına kadar, geniş bir alanda, mağduriyetin ve arabeskin reddinden devrimci beraberliklere uzanan yepyeni bir dönemin devrimci parçaları birbirini buluyor...

Karanlığımız, içinde ışık parçaları da taşıyor. İyi şeyler oluyor.