Solun cirmi, solun cürmü

15/02/2016 Pazartesi
Solun cirmi, solun cürmü

Türkiye’nin “geride kalan” solunun pek önemsemediği, ama soL’daki arkadaşlarımızın ısrarla ve yıllardır yinelediği, doğruluğu defalarca kanıtlanmış bir saptama var: Türkiye’de sol, örgütsel ve kitlesel ağırlığından çok daha yüklü bir etki alanına sahip. Biraz daha düzelterek söyleyelim: Sosyalist iktidarı hedefleyen ve bunu devrimci programında açıkça dile getiren solumuz, toplumdaki sol ve sosyalizm algısının “cirminden”, yani hacminden, çok daha fazla yer “yakmaktadır”.

Doğrudur, cirmimizden çok daha etkiliyiz.

Doğrudur, cürmümüzden çok daha etkiliyiz.

Devrimci bir solun cirmi, egemen sınıfların gözünde, her zaman onun cürmüdür.

Cirim algısının cürüm algısını geometrik bir hızla çoğalttığını görüyoruz. Solumuza bakın, ona yönelik polisiye ve demokratik önlemlere bakın, bu önemin ve etkinin itirafını göreceksiniz. Üzerimizdeki abartılı baskı önlemlerini başka nasıl açıklayabiliriz?

Egemen sınıflar, solun devrimci kimliğiyle toplumda ve emekçi sınıflar nezdinde kapladığı alandan çok daha etkili olduğunu en az bizler kadar biliyordu. Bunun için aracılara, “dolayımlara” ihtiyacı vardı, onu da biliyordu. Türkiye burjuvazisi bu gediğin nasıl doldurulacağı üzerine, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana izlediği entegrasyon politikalarıyla sıkı bir beyin jimnastiği yapmıştır. Sosyalistleri demokratlaştırma, daha doğrusu liberalleştirme politikalarının başka nasıl bir gerekçesi olabilirdi ki bir dolayım, bir katalizör arayışından başka?

Peki.

Solu, sosyalizmi, kitleselleşmemekle suçlayanlar da bunu kabul etmektedir zaten.

Fakat burjuvaziyi veya oligarşiyi düşündüren bu değildir.

Türkiye sermaye sınıfı, sağdaki durumun bunun tam tersi olduğunu başından beri biliyordu. Şöyle: Sağ, yani dinci ve milliyetçi düşünce veya siyaset olağanüstü boyutlarda kitleselleşmiştir, ama Türkiye politikasında yönetici karakteri zayıf, yetenekleri kısıtlı ve etki alanı çok düşüktür. Özellikle dincilik, rakipsiz yaygınlığına rağmen, bu siyasi son vurgu eksikliği nedeniyle, bir türlü açıkça iktidar olamamıştır.

Yani sosyalistler ile dinciler arasında böyle taban tabana zıt bir durum var. Buradan sola demokrat veya liberal saldırının, sola sızma veya solun altını oyma operasyonlarının gerekçesini çıkarabiliyoruz.

Dincilik ve milliyetçiliğin “mütemmim cüzü” liberallik ise farklı bir işleve sahip.

Türkiye siyasetinde, özellikle liberalizmin, daha doğrusu sola bulaştırılmış liberal görüşlerin, kitleselliği devrimci sosyalist yapıların kat kat gerisindedir ve bu anlamda özellikle sol içindeki etki gücü olağanüstü büyüktür. Bu o kadar öyledir ki, sol liberalizm, sosyalist dinamiği etkisizleştirerek dincileri ve milliyetçileri iktidara taşıyan bir “dolayım”, bir aracı olabilmiştir.

Böyle değil mi?

O zaman Türkiye, 2002 sonuna kadar açık dinci bir iktidarı niye bekledi? Dinciler neden açıkça iktidara el koyamadı?

Türkiye’nin dinci bir tüccar şebekenin elinde parçalanmasını sağlayanlar, klasik sağın gücü değildir. Onları iktidara, sola sızan ve sonra da tüm toplumu etkisi altına alan sol liberalizm, anarşist veya trotskist bayağılıklardan yeşil saçmalıklara kadar uzanan çok geniş bir alandaki karmaşık enerjisiyle ve devrimci sosyalistleri paralize ederek taşıdı. Kitleleri karşıdevrime ateşlemek ve AKP’lileştirmek sol liberalizmin marifetidir.  

Demokratizm, bu liberal bayağılık, bir istisnayla, bütün solcularıyla birlikte çöken Türkiye’nin sorumlusudur. Dincilerin mi bunları, yoksa bunların mı dincileri kullandığının pek bir önemi yok.

Önemli olan, sosyalist bir geleceğe taşınamayan cumhuriyetin, sol liberalizmin ateşlediği kitlesel bir dinci-milliyetçi delirme eşliğinde çökmesidir. İçsavaş yaşayan ve komşu ülkelere saldıran dinci Türkiye’yi bunlar yarattı.

Soru şu: Biz bu gerici yığının yönetici katmanlarından herhangi biriyle ittifak yaparak mı sol bir iktidar kurabiliriz, yoksa bunları reddedip etkisizleştirerek, kitlelerini sosyalist yönelişli ilerici bir programa destek verdirerek mi?

CHP ve HDP yönetimlerinde solcu arayan varsa, devam etsin. Eğer sol iddiaları varsa, daha çoook rezil olurlar ve bir gün uyanıp aynaya baktıklarında Kafka’nın “Dönüşüm”ündeki gibi, kendilerini birer Oya Baydar, Ahmet Kaçmaz, Nihat Sargın, Nabi Yağcı vs. olarak görürler. Gördüklerine inanmamayı da bilirler.

Ayrımı iyi koyalım: Tek tek demokrat olduğunu düşünen sosyalizme dost devrimciler (“devrimci demokrasi”) değil, bir siyaset olarak demokratizm, adıyla sanıyla “sol liberalizm” ya da “liberal sol” devrimci bir solun ve sosyalizmin ölümcül düşmanıdır. Hâlâ reel sosyalizme düşmandırlar ve “TC”yi de anomali olarak görmekte ısrarlıdırlar. Oligarşinin en liyakatli  silahı karşısındayız. Bunlar, 1989’daki karşıdevrim gibi bir büyük zaferin gerçek sahipleridir. Çökertilen ve yakılıp yıkılan Türkiye’nin de... Demek ki, “üç tarz-ı siyaset”in koalisyonu, çöken Türkiye’nin iktidarıdır: Dincilik, milliyetçilik ve bunların kitlesini gericilik doğrultusunda -devrimci sosyalist alternatifi çürüterek- ateşleyen liberal sol.  

“Antidemokrasi”ye geliyoruz: Kavram Mesut Odman Hocamızındır ve tam da bu liberal tuzağa karşı teorik bir arayışı anlatmaktadır. Sadece bu kavram bile tekelci kapitalizmin ideolojisi “çağdaş demokratizm”e karşı bir şansımızın olduğunu, solun devrimci katmanlarında sağlıklı bir kuşkunun geliştiğini göstermiyor mu? Öyledir.

Özetle: Dincilik ve milliyetçilik ateşini yakanlar liberallerin kıvılcımıdır.

Biz cirmimizden çok daha fazla yer yaktığımızın tarihsel kanıtını başka yerlerde aramayalım. Cürmümüzü koruyalım.

Sosyalizmi gerçekleştirecek kıvılcım olmanın başka bir anlamı yok. Kıvılcım yoksa ateş, yani emekçileri ve aydınlanmacıları donup yok olmaktan koruyacak bir sosyalizm de yok çünkü.