Devrimcilerin etkisizliği masalı ve 'kaçaklar'

01/08/2016 Pazartesi
Devrimcilerin etkisizliği masalı ve 'kaçaklar'

Aslında bayağı bir rezil oldular. Köln’de en az 50 bin kişi toplayacaklarını düşünüyorlardı, tüm medya üzerinden abandılar, ama Alman medyası bıyık altından “20 bini bulabildiler” diye yazdı. Hatta bazı haber sitelerinde bir ara “10 bin kişi bile yok” başlığı dikkat çekti. Biraz daha az veya biraz daha çok, fark etmez. Cumhuriyet düşmanı “Şerefsiz Osmanlıların” eylemli bir kitle tabanı yok.

Türkiye’de yoktu, Avrupa’da ve onun hegemon ülkesi Almanya’da hiç yok. MHP’li militanların ve Perinçek cemaatinin uzandığı çevrelerin el birliğiyle AKP’li uyanıklara konu mankenliği yapmak üzere toplayabildiği, bu kadar oldu.

Türkiye halkı dikkatli.

1.

Türkiye kökenli halkta, Türkiye’nin Müslüman komşularında olmayan bir başka dikkat ve zihniyet var.  Bunu biz 200 yıllık ilericilik, yenilikçilik mücadelemizle, gelişkin sınıf mücadelesi tarihimizle ve Türkiye solunun esansının halka bir biçimde mutlaka yansımasıyla açıklayabiliriz. Gericiliğin eylemli bir militanı haline gelmiyor halkımız.  

Sevindiricidir.

Ama nedeni üzerinde düşünmemiz gerekir. İktidar mücadelesinde geri tezlere, sosyalizmi bir kimlik ve program olarak saklayınca adım atılabileceğine inanan çevrelere prim vermeyerek, kendimizi denkleme dahil ederek düşünmemiz gerekir.

Türkiye genelinde bir manzara resmi çıkararak, şu soruya yanıt arayabiliriz: Bundan üç yıl önce sokağa çıkan milyonlar neden 15 Temmuz’da çıkmadı? Birileri kendisini zorlamasın, sokaktakiler, Haziran İsyanı yanında önemsiz ve zaten AKP’nin bindirilmiş kıtaları veya müttefikleri. Yani Fethullah zihniyetinin seküler ikizi Perinçek ve cemaatinin sokakta AKP destekçiliği yapması kimseyi şaşırtmaz. Geçerken ve ileride ayrıntılandırma niyetiyle belirtelim: Perinçek cemaatinin AKP ile koalisyonunda Fetocular cemaatinin yerini alma hesapları içinde olması da... Her neyse, sokaktakilerin sayısı az ve bunların bir zulüm biçimini korumaya çalıştığı açıkça söylenmelidir. Dolayısıyla bunlara mücadeleci bir halk gözüyle bakmak mümkün değil. Haziran halkına benzemiyorlar.

Her neyse... Milyonlar, askeri isyana veya Fethullahçı darbe girişimine destek vermediğini sokağa çıkmayarak gösterdi. Bunu söyleyenler haklıdır. Biz bir adım ileri çıkarak sormak zorundayız:

O zaman, bir ümmi ferasetle mi karşı karşıyayız?

Yoksa sınıfsal yükün, mesela bir Mısır’dan çok farklı olması ve laik tarihimizin İslam dünyasına sığmaması nedeniyle mi bu bilinç ortaya çıkıyor?

2.

Türkiye halkı bir “siyasi feraset” gösteriyorsa eğer, bunda en önemli pay ülkemizdeki solun hanesine yazılmalıdır. Sol düşünce ve arayış, sol adına ödenen bedeller, toplumda sosyalist bir iktidara destek gücü olmasa da, bir feraset tortusu yaratmıştır. Nâzım, Türkiye aydınlanmasının sola dost durakları, 1960’ların devrimci demokrat yükselişi, Behice Hanım, Mahir ve Deniz, Dev-Yol, 12 Eylül’de işkence ve baskıya direnen yüz binlerce devrimci, ki bunların ezici çoğunluğu sonradan dışarıda teslim olmuştur, sonuçta bir direnci simgeliyor, o direncin ve kanatlandırdığı zihin açıklığının tohumlarını serpiştiriyordu. Bizim, sol bir cumhuriyet halinde, sosyalizm zemininde yeniden kurulması için çırpındığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin tümüyle silinemeyen laik ve özgürleştirici mayası, tam da bu nedenle 2002 sonundan ve AsParti destekli tarikatlar koalisyonunun iktidarıyla bir tür “postmodern hitlerizm”in kazıma eylemine maruz kalmıştır. Kazıyamadıkları ortada.

Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan”ından geriye, İslam coğrafyasına benzemeyen bir kuruluş ve tortuları kalmıştır. Yani...

Yani halk 15 Temmuz’daki büyük devlet çağrısına kulak vermeyip sokağa falan çıkmadıysa, bu, solun etkisiyle bağlantılı bir sonuçtur. Haziran İsyanı’nın sadece yüzde bilmem kaçını oluşturabilenler, sola karşı bindirilmiş kıtalar halinde ekran ve medyayı, kendini solcu sanan nevzuhur sağcılar desteğiyle sürdürüyor, ama etkisizliklerini de görüyorlar.

Sol, iktidar olamamış ama bu toplumu bir biçimde eğitmiştir. Yenilerek eğitmiştir. Yendiğinde ne mucizeler ortaya çıkacağını şimdiden görebiliriz.  

Gerçekten de solu çekip alın, geriye Mısır, Irak veya Kuzey Afrika’daki kabile örgütlenmeleri, daha doğrusu 1919’daki “Şerefsiz Osmanlı” manzaraları kalır. Biz başkayız. Belki biraz Rusya’ya benzeriz.

Aydınımız da öyledir. Rus aydınıyla akrabalığı sandığından çok daha fazladır.

Solun eğitimini hiç küçümsemeyelim. Yenilgi kırbacı altında, tüm bir toplumun zihniyet dünyasını bir biçimde etkileyebilmiş olması, onun tamamen neden ortadan kaldırılamadığı sorusuna da yanıttır.

3.

Bağlamak için: Komünist Manifesto’nun sonunda, iki genç adam, Karl Marx ve Friedrich Engels, o ünlü formülasyonla “huzurdan çekilirler”, malum: “Die Kommunisten verschmähen es, ihre Ansichten und Absichten zu verheimlichen.” Gerçekten de, komünistlerin görüşlerini ve niyetlerini saklamaya tenezzül etmemeleri, böyle bir şeye gerek duymamaları, kafalarındakini olduğu gibi açıklamaları, nedendir? Çalışanların, devrimde zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeye sahip olmadıkları, ama bir dünya kazanabilecekleri muştusundan mı kaynaklanıyor bu açık yüreklilik?

Eğer meseleyi “Komünistler delikanlıdır da ondan” türü bir bayağılıkla açıklamayacaksak, bu soruya birden çok fazla sayıda yanıt verilebilir, ekleme yapılabilir. İkisi bugün önemli.

Birincisi:  Komünistler, toplumu etkilemenin ötesinde, adeta aşıladıklarını bilirler. Bu zihniyet yaygınlığı çeşitli kılıflar ve renkler altında işler ve kendisini hep belli eder. Sosyalizm mücadelesinin tortusuz kalması, enerjinin sakınımı kanununa aykırılık gibi bir şeydir. Ortadan kaybolmaz ve toplum bu enerjiyi bir biçimde taşır. Bunu 1848’de görebilmek gerçekten önemlidir, çünkü 168 yıl sonra hâlâ aynı teraneyle sol politika yapılamayacağını imlemektedir.

İkincisi: Sosyalizmi, toplumu hazır görmeyerek, hep bir belirsiz geleceğe erteleyenler (ertelemeci demokratlar), dinciler ve dolayısıyla takiyyeciler ile sol arasındaki burjuva farkı bilerek veya bilmeyerek yeniden üretenlerdir. Sosyalizm dışındaki her siyasi iddia, bir saklanma halidir; bu “uyanıklık” kendini, görüş ve niyetlerini topluma tam olarak anlatmama “bilincinden” siyaset çıkarmaya çalışır. Sosyalist harekete maalesef sızmış, hatta komünistliği de kimseye bırakmayan bu demokrat güruhun, Türkiye’deki İslamcı ve milliyetçi çizgilerle sol arasındaki sınırların gericilik lehine kazıyıcısı olduğu tezi hiç yabana atılmamalıdır.

Neyse...

Etkimiz sandığımızdan fazladır, diyoruz; doğruyu temsil ettiğimizden. Nitekim on yıllardır soL bünyesinde işlediğimiz bir tezin (“Türkiye, Almanya’nın bir iç politika unsurudur”), bu hafta Alman sosyal demokrat gericiliğinin haftalık gıdalarından Die Zeit gazetesinin birinci sayfasında “Türkiye’nin 50 yıldır Almanya’nın bir parçası olduğu” cümlesiyle yer aldığını gördük. Bir de dünkü miting komedisinin medya ve siyasetteki yorumlanma biçimlerinde...

İyi, anlaştık, itirazımız yok, bu noktadayız.