Televizyoncuların Bu Namussuzluğunu Kanıksamayalım Yoldaşlar

10/06/2011 Cuma
Televizyoncuların Bu Namussuzluğunu Kanıksamayalım Yoldaşlar

Sadece Cüneyt Özdemir televizyonculuğun şerefini kurtarır mı?

AKP yalakası medyanın halini biliyoruz zaten, onlar faşist propaganda teknikleri kullanıyorlar.

Ya AKP’ye muhalefet de yapabildiğini göstermek isteyen “liberal” veya solumsu medyanın şu son durumuna ne demeli? ABD, AB ve paradan yana bu yalakalık medya ahlakı diye bir şey bıraktı mı?

TKP, YSK’ya başvurdu, (10.5.2011) “Bu nasıl seçime eşit girmek, tüm televizyonlar bize ambargo koyuyorlar” dedi. YSK, TKP'yi haklı buldu, (Karar No: 668- 12.5.2011) RTÜK aracılığıyla kanalların uyarılmasına karar verdi. TKP tüm ulusal kanallara yeniden başvurdu. Değişen bir şey yok.

TRT’de Nuriye Akman’ın programı (saati Fener maçına bilerek mi denk getirilmişti?), bir de CNN-Türk’te kısaca bir Cüneyt Özdemir programı. Ayıp! Ayıptan öte, kendi yasalarını açıkça çiğnediklerini göstermiyor mu bu? YSK kararları kanun hükmünde değil miydi?

Şimdi sorsanız bahaneleri hazırdır: TEMSİL GÜCÜNÜZ ORANINDA YER AYIRIYORUZ! Yani oyunuz neyse dakikanız o kadardır. YALAN (1)- 0 rakamının hiçbir temsil ediciliği yoktur. 0, matematikte yok anlamına gelir. Sıfır yer ayırıyorsanız, bu ülkede TKP diye bir partinin bulunmaması gerekir. YALAN (2)- Partilerin son seçimdeki oy oranlarını temel alsanız, hesap yine yanlış. Bu oy oranlarına göre bazı partilere üç-dört kat fazla zaman ayrılırken, TKP’ye beş-altı kattan sonsuza varan oranlarda az yer ayrılıyor. YALAN (3) - Bir önceki ve daha önceki oy oranlarının belirlenmesinde de medya büyük rol oynamıştı. Kendi ürettiğiniz sonucu bize nasıl neden gösterirsiniz!

Bunu yıllar önce medyanın kitap ve yazar tanıtımlarıyla ilgili tutumunu bir yazı için araştırırken kesin biçimde saptamıştık. Bazı yazarlar medyada hiç yer bulamazken, bazıları alabildiğine şişiriliyordu. Sorduğumuzda şu yanıtları aldık: “Kitap satış rakamlarına göre yer veriyoruz!” Aynı yalan. YALAN (1) – Ahmet Şık’ın çıkmamış kitabını suç konusu ettikleri gibi, bizim medyamız bazı kitapları daha çıkmadan öylesine pompalıyordu ki, “çok satışın” zaten böyle oluşturulduğu tartışmaya mahal bırakmaksızın kanıtlanıyordu. YALAN (2) – Bazı yazarlar satış rakamlarının çok üstünde televizyonlarda boy gösterirken, bazı yazarlar satış sayılarının çok altında yer bulabiliyordu. YALAN (3)- 0 rakamının, yani birçok medya organında hiç yer almamanın ise açıklanabilir bir yanı yoktu.

Sonuçta büyük sermaye medyası bir partinin ya da yazarın temsil edilebilirliğini doğrudan doğruya rejime uygunluğu açısından değerlendiriyor. Bir yandan çok seviyesizce bir ön manipülasyon yaparken, ardından bu manipülasyonun sonucu çıkan rakamlara da itibar etmeyip, tekrar büyük bir hak gaspı uyguluyor.

Medyanın “ahlaken” saptanmış görevi haber vermek, yansız ve eşitlikçi bir şekilde haber vermektir. İşin aslının böyle olmadığını bildiğimiz halde, eğer birileri hala “gazetecilik sorumluluğu”, “basın ahlakı” gibi şeylerden bahsedebiliyorsa, bizim bu ahlakın temelini onlara hatırlatmamız gerekiyor. Başka deyişle medyacının bazı haberleri, görüşleri ısrarla görmemek gibi bir hakkı, mesleki açıdan yoktur.

SONUÇTA: BU TELEVİZYON KANALLARININ (NTV, STAR, KANAL-B, SKY-TÜRK, KANAL-D, SHOW TV, CEM TV, CNN-TÜRK vs. ) TKP’YE KARŞI YILLARDIR SÜRDÜRDÜKLERİ ve SEÇİM DÖNEMİNDE AYYUKA ÇIKAN SEFİL TUTUMLARI, SADECE YAYINCILIK ETİĞİ AÇISINDAN BİLE AHLAKSIZLIKTIR.

Birilerince bir şekilde “solcu” bilinen Can Dündar, Banu Güven, Yılmaz Özdil, Ayşenur Arslan, Ruşen Çakır, Haluk Şahin ve “liberal” bilinen başka birçokları, daha önce yaptıkları gibi yeri geldiğinde “Ah, Türkiye’de CHP’nin solundaki partiler neden bir türlü güçlenmiyor!” yollu yakınırlarsa, bu lafları ağızlarına tıkamak gerekir.

Tıkamak dedim de, nasıl tıkayacaksın? Onlar zaten bundan korktukları için bizlerden köşe bucak kaçıyorlar, daha doğrusu bizleri toplumdan bu yüzden köşe bucak saklıyorlar.

Erkan Baş’ı, Cüneyt Özdemir karşısında izleyemedim. Ama Nuriye Akman karşısında mükemmeldi. Bir yerde topluca izledik. Sanki reenkarne olmuş yaşlı bir devrimciydi. O ne olgunluk, o ne fikrine güven! Cidden gururlandık. Vatan gazetesine verdiği söyleşi de çok güzeldi.

O veya bir başkası, halkın karşısına bizden dili tutuk biri bile çıksa, farkını o dakika gösterir.
İşte bundan korkuyorlar.

Ayşenur Arslan’ın hesapçı harbi ulusalcılığı, Banu Güven’in süzgün güzel liberalizmi, Uğur Dündar’ın hamasi duygusallıkla, kakavan seçkincilik arasında salınan güler yüzlü sistem adamlığı, aynı fütursuz tarafgirliğin değişik dışavurumları. Irak’tan, Libya’ya, Türkiye’den, Suriye’ye operasyon düzenleyen katil demokrasinin medya yansımaları. Bu tutum sadece uluslararası sermayeye, yüksek maaşlarına sadakatten kaynaklanmıyor. Etraflarına ördükleri dünyaya karşı son derece güvensizler.

Bir devrimcinin çıkıp birkaç dakikada o sahte dünyayı parçalaması… En büyük korkuları.

Tüm medya etiği ve demokrasi martavalları en hafifi bugün bize karşı gösterilen, çok kanlı ve çok kaba bir eşitsizlik temelinde şekillenir.

Ne yapıp edip kendi medyamızı güçlendirmemiz gerekiyor. Ama bana göre bu yetmez.

Özel olarak bir anti-medya hareketi-yayını-ağı yaratmak zorundayız. Böyle bir hareket belki kendi medyamızdan daha etkili olacaktır. Tüm bu şerefsizlik içinde onurumuzu daha da yükseltmenin ciddiye alınması gereken bir yolu da bu.