Sanatın sırası mı şimdi!

10/09/2010 Cuma
Sanatın sırası mı şimdi!

Referanduma iki gün kala, böyle hassas günlerde, size yine sanattan bahsedeceğim. Kültür ve sanat denince kaçan dostlar, bu yazıyı okumayın demiyorum, okuyun. Sadece baştan uyarmak istedim, siyasetle sanat ilişkisinden söz edeceğim ve muhtemeldir ki rahatsız edici şeyler söyleyeceğim.

12 Eylül Türkiye için önemli bir gün. Hiç değilse bugünlerde sanatı biraz geri çekelim diye düşünenler, Beyoğlu Kumpanya diye bir grup sokaklarda “Neden Hayır” ı oynuyor haftalardır. Militan “Evet”çi sanatçılar gibi, duyarlı “Hayır”lı sanatçılar da sanat yoluyla veya doğrudan siyasi kanaldan yırtınıyorlar son bir şeyler yapabilmek için. Ve onların söyledikleri halk katında daha etkili oluyor.

Barikatlarda viyolonsel çalanlar… Top sesleri altında roman okuyanlar… Mitinglerde tiyatro sergileyenler… İnsanlık geleneğinde sanatla siyasetin bağı o derece güçlüdür. Bu örnekler bizde de çoğaltılmadığı takdirde, Türkiye’deki mücadele hep kısır ve sönük kalmaya mahkumdur.

Sanata siyaset açısından böyle faydacı yaklaşmamalıyız. Ancak faydacı yaklaşsak bile bu, şimdiki kavrayışımızdan daha iyi sonuçlar doğurur.

Bilim insanları, yineleyen bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, insanın soyut düşünme yeteneği pek zayıftır. Örneğin Piaget’ye göre halkın 2/3’ü soyut düşünme açısından pek geridir. Başka deyişle eğitilmemiş insanların büyük çoğunluğu çelişik iki önermeden mantıklı bir sonuç çıkarmayı beceremez. Söylenen bir sözün doğrudan anlamı altında yatan en basit ikincil ve esas anlamı kavramayı başaramaz. Soyut düşüncesi iyi olan 1/3’ün de büyük bölümü bu yeteneklerini, kendi çıkarları lehine, toplum aleyhine kullanırlar.

Egemen sınıflar işte bu yüzden halkı gütmeyi kolaylıkla başarabilirler. İşte bu yüzden az sayıda kafası çalışanı satın almaları daha kolaydır.

Soyut düşünce insanda, -doğal bir üstün yetenek yoksa- ancak eğitimle güçlendirilebilir. Ve soyut düşünce geliştiren eğitimin sadece iki yolu vardır: Bilimsel eğitim, sanatsal eğitim. Bilimsel eğitim dendikte, sosyal bilimler dışındaki bilim kollarında sosyal ilişkileri-siyaseti anlamlandırabilecek bir sosyal soyutlama geliştirilemez. Örneğin bir kişi iyi matematikçi olabilir, ama siyasal soyutlama yeteneği sıfırın altında bulunabilir. (Bkz. Ali Nesin)

Demek ki soyut düşünceyi kitlesel anlamda geliştirecek en etkin yol sanatın yoludur. Sinemanın, tiyatronun, özellikle edebiyatın yolu.

O yüzden önemlidir egemenler için edebiyatı, tiyatroyu, sinemayı ele geçirmek. Olaya tamamen siyasi açıdan bakıyorsak, bizim açımızdan da hiç değilse aynı nedenle önem taşımalıdır.

İşte böylesi önemli, fakat daima horlanmış bir alanda çalışma yürütmek bizim için ne kadar zordur, tahmin edersiniz.

Bu zorlukları anlattığımız ve aşma yollarını tartışmaya açtığımız yazılara ve tüm olarak önce Sanat Cephesi’ne sonra da soLküLtür’e gelen bazı yorumlar durumun vahametini iyice gözler önüne sermekte.

Genel olarak -soL dahil- tüm sosyalist sitelere gelen okur yorumlarına baktığımızda, yorumcuların çoğundaki soyut düşünme yetersizliği (gelen gayet nitelikli bazı yorumlara karşın) açık bir biçimde kendini dışa vurmakta.

Değerli Dostlar,

Felsefe ve sanat bir eğitim işi, bir kendini yetiştirme işidir. Otodidaktizmle, yani eğitime ve emeğe dayanmadan kendi kendine akıl yürütmeyle burada bir sonuç alınamaz.

Eğitime ve emeğe dayanmayan kendinden emin yorumculukları (özellikle sanat alanındakileri) ben birkaç çeşit yemek seven ve onları tıka basa yiyen oburların yemek üzerine iddialı bilgiçliklerine benzetirim. Obur kişi, yeme zevki üstüne kendini önemli bir yerde görür. Oysaki gerçek gurmeler binlerce çeşit lezzeti bilen ve onların en azından zevk alabilen kişilerdir. O duruma tatlar arasındaki en ince farkları algılayabilecek duruma gelene dek yoğun bir emek sonucu varmışlardır.

Daha önce Sanat Cephesi’ni kapağına bakıp kaldırıp atanlar, hatta kapağına bile bakmadan ondan uzak duranlar, şimdi de başka yayınlarımıza, ürünlerimize, makalelerimize aynı saygısız tutumu yineliyorlar. Şurası eksik, burası kötü, orası berbat… Böyle rezalet, şöyle sıfır… Makalelerimizin altına, makale öyle yazılmaz böyle yazılır diye başkalarının makalelerini yapıştıranlar bile çıkıyor.

Bir tiyatro oyununda oyunu beğenmeyip arkada başka bir oyun sergilemeye başlamak gibi bir densizlik. Bunu, yapanlar ister ruhlarındaki kabalıktan, ister birilerince görevlendirdiklerinden ötürü bu kışkırtıcı çıkışları sergilesinler, bizden aynı çiğlikte cevap alamayacaklar. Bizler, hayır sizin beğendiğiniz sanatçılar düzeysiz, sizin beğendiğiniz yazarlar piyasacı vb. demeyeceğiz (onlar da gerçekten nitelikli olabilirler) asıl bizim sanatçılarımız değerli, siz bizim makale yazarlarımızın kimler olduğunu biliyor musunuz (ki yorumcuların bazıları gerçekten bilmiyorlar, çünkü sanat alanındaki, yazındaki değerlerden gerçekten bihaberler) hiç demeyeceğiz.

İşin trajikomik yanı ise böylesi sanat ve emek düşmanı kaba yorumların bizim çevremizdeki bazı dostlarca da dikkate alınması. Haklı olabilir, diye onlar üzerinden ayrı bir kafa emeği harcanması…

Kendini solcu gören ve az çok okumuş bu kişilerdeki (ki ne yazık ki çoğunluğu oluşturuyorlar) sanata karşı söz konusu densizliğin üstüne gitmezsek, öyle sanıyorum ki, ne kültürde, ne sanatta, ne de siyasette bir arpa boyu yol kat edemeyiz.

İçinde yer almadığımız her kültür-sanat emeği bu tarz bir eleştiriyi, böylesi bir peşin dışlamayı hak etmiyor. Dün sanaydı, bugün bana, yarın yine sana. Sanatı seviyorsak, gerçekten emek veriyorsak, sanatı sevmeyenlerin, pek az emek verip bol akıl öğretenlerin kabalıklarına birlikte karşı koyacağız. Bunu yapmıyorsak sonra da ağlamayacağız.