Genel oy hakkı ve mücadele

20/06/2019 Perşembe
Genel oy hakkı ve mücadele

Mücadelelerle kazanılan ve korunan genel oy hakkının, nihayet içinde tüm çürümeleri taşıyan sömürücü ve gerici düzenin emrine amade edilmesinin örneklerini alabildiğine yaşatan AKP tarihi, hiç olmayacakları bile yapmanın becerisiyle 23 Haziranı seçmenin önüne koydu.

Anayasayla ve yasalarla oynanarak, yargı yönlendirilebilir hale getirilerek, seçim yönetim ve denetiminde seçmen kütüklerinden seçim kurullarına, oy sayımından bileştirilmesine kadar her süreçte esnek ve keyfi tutumlar sergilenerek, seçimi kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası hem de usulsüz toplantı ve hukuksuz kararla elinden alınarak, halkın gözünün içine baka baka yalan söyleyip yeni bir seçim dayatılarak gelindi 23 Hazirana.

Huylu huyundan vazgeçmiyor, şimdi de aynı usulsüzlük ve hukuksuzlukları yapmaya devam ederek seçimi yapacaklar. Seçimin çalınmasının sınırı yok onlar için.

Genel oy hakkı en vahşi tahakkümün altında. Bunlar biliniyor, hatta dile getiriyor da gereğini yapmak yerine aynı vahşiliğin içinde oy kullanarak, sonucu bilinmeyen bir bataklık yolculuğuyla çözüm arama yoluna gidiliyor.

TKP’nin adayını çekip seçime katılmayacağını açıklarken ve 23 Haziranda sandığa gitmeyeceğini beyan ederken dayandığı gerekçelerden birincisi bu… Genel oy hakkı kullanıldı, seçmen iradesi sandığa yansıdı. Bir meşruluğu olmaksızın, keyfilikle “hayır böyle olmadı” diyenlerin peşinden gitmenin anlamı var mı?

Neye güvenilecek? Parti devlete ve yargısına mı, bütün evrensel ilkeleri elenerek emekçi halka atılacak taşları kalan hukuka mı? Hepsinin marifetini gördük: Seçimi ve genel oy hakkını çaldılar, hem de herkesin gözü önünde. Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sini bir kez daha anımsatalım.

Toplumsal yaşam ve düzen içinde kaçınılmaz bir yere oturan hukuk, aynı zamanda toplumsal ilişkileri ve hak mücadelelerini alt üst eden bir işleve de sahip. Düzenini biçimlendirdiği topluma her an ihanet edebilecek, şimdilerde sürekli ihanet eden bir kurumla karşı karşıyayız.

Hukuk yalnızca düzene ve halka ihanet etmiyor, güvene de ihanet ediyor. Hukukla düzenlendiği için hukuksal güvenlik altında yaşadıklarına inanan insanları kandırıyor. Bir çiçek bahçesinde dolaştırıyor gibi gözüküp tuzağın içine çekiyor: “Tek çıkış var o da benim düzenim” diyerek teslim alıyor. Yaşam felsefesine, siyasetine bakmadan insanlar bu tuzağın içinde çıkış aramaya itiliyor, düzene entegre ediliyor. TKP burada yok, aynı gemide değil. İkincisi de bu.

Gelelim asıl soruna. Sınıfsal karşıtlık nerede? Yok. Sınıf, aynı düzen içinde, özellikle de düzenin büyük partilerinin seçimlerinde rafa kalkmalı. Seçimlerde rafa kalkarsa sonrasında da orada tozlanmaya bırakılır, emekçi halk uyuşturulur, kapitalizmin yasaları harıl harıl çalışır, mülkiyet hakkına ve sözleşme/girişim özgürlüğüne toz kondurulmaz, dinsel gericilik her yana kök salar, asayiş berkemal… Sorgulanmayacak, sorgulayanlara da saldırılacak… Genel oy hakkı bu ihanetin içinde eritmeye bırakılır mı? İşçi sınıfının devrimci partisi böyle bir batağın içinde erir mi?

Emekçi halk yönünden önemi yadsınmayacak olan genel oy hakkına bu bütünlükle bakarsak, tarihsel süreçte hukukla düzenlenmesi kaçınılmaz hale gelen seçim hakkına ve sömürülenlere karşı vurucu darbenin sermaye sınıfı ile onun üst yapı organları olan devlet ve hukuktan gelmesi sürpriz değil. Mesele bu durumu görüp, bu çamura bulaşmadan mücadele edebilmekte, sınıfsal karşıtlığı ve mücadeleyi unutmamakta...

Sömürenler, gericiler, kafatasçılar, katiller, hırsızlar, ihanet ve uzlaşma içinde olanlar, ödün üstüne ödün verenler demokrasiyi seviyor diye, onların sınıfsal güçleri ve iç dengeleri bozulmasın diye onların tuzaklarıyla onların seçim oyunlarına gelmek, yalnızca ve yalnızca emekçi halkın da yönetimin içinde olduğunu, işçi sınıfının sermaye egemenliğini tehdit bile edemediği göstermekten başka ne işe yarıyor? Sömürülenler, sömürücülerin demokrasisini sevmek zorunda mı?

Toplumsal ilişkileri, siyaseti ve yönetimi ekonomiden ayrı düşünmek, kapitalizmi ve siyaseti sömürüden ayırarak birkaç fırsatçı patronun, birkaç siyasi partinin zalimliği olarak göstermek… Tarihin sınıfların tarihi olduğunu, sınıfsal karşıtlığı unutmak… Sömürüyü, işçi cinayetlerini, doğa katliamlarını, kadın ve çocuk düşmanlığını, sınıfsal karşıtlığı unutmak… Tarihsel gerçekleri unutup düzen içinde uyumlaşmak… Kapitalist/emperyalist düzenin istediği bu.

Ne yapılacaktı? Piyasacı ve gericiler arasından iyisini seçmeye mi gidilecekti? Bu düzenin içinde, paranın ve dinsel gericiliğin gemisinde mi olunacaktı? Sermaye sınıfıyla, gericilerle, katilerle mi uzlaşılacaktı? Burjuva devletin ve sermaye sınıfının sömürücülüğünü ve gericiliğini gizlemeye destek mi verilecekti? Emekçi halkın dolaylı dolaysız her türlü yoldan sömürülmesine, ezilmesine, uyuşturulmasına göz mü yumulacaktı?

Çürümüş ve çökmekte olan bir düzenin, paranın ve dinin saltanatının, sömürücülerin ve gericilerin, kapitalizmin ve emperyalizmin bütünsel eleştirisini yapıp gerçek yüzlerini ortaya dökmeden işçi sınıfının devrimci mücadelesinde olunmaz, “ama”larla ödün üstüne ödün vererek de sınıfsal mücadele yapılmaz.

Toplumsal gerçeklik işçi sınıfının kendi farklılıklarında ilerler ve kitlelerin toplumsal farklılığının gelişmesinde önemli rol oynar. Buna sınıfın kesin rolü, görevi ve sorumluluğu denir ki, devleti, hukuku, genel oy hakkını, oy kullanan bireyle toplum arasındaki örgütlü ilişkileri bu sınıfsal sorumluluk belirler. TKP’nin yaptığı budur.