Yıldız Teknik’de burs almak için sınavlara girmişti. Jürideki tarikatçı Ruhi Ayangil, aydınlık görüşlerini öğrenince: “Ben sana kesinlikle bu bursu vermem” demişti. 100 üzerinden 98’di dosya puanı.

Uli Jon Roth Fethi

“Yoldan Çıkmış Sima”yı yüz ışık yılı öteden tanır, kokusunu alırım. Adını komşum gitarcı İzi Eli sohbet esnasında telaffuz etmişti Fethi Hıncal’ın. Cümlede tesadüfen geçen bir iki özelliği dikkatimden kaçmamıştı. Sözünü unutmamasını rica ederek o arkadaşını biraz anlatmasını istedim. Daha henüz ağzını açmıştı ki, heyecandan sözünü kestim: 

- “Abi, beni tanıştır lütfen. Sen bir ara, benden bahset ve sonra telefonunu ver.” 

İki hafta sonra Marmaray’dan Söğütlüçeşme durağında inip Hasanpaşa’ya doğru yürürken nasıl biriyle karşılaşacağımı az-çok tahmin etmeme rağmen yine de heyecanlıydım. Ara sokakların birinde boş arsaya bakan atölyesine vardığımda Fethi elindeki yayı zımparalıyordu. Ufak tefek oluşuna karşın güçlü bir görüntüsü vardı, yüzündeki sertlikle dengelenmiş olgun çizgiler kararlı yapısına işaret ediyordu. Belli ki yeni tanışanlara has resmiyet duygusunu hemen aşan, hatta hiç muhatap olmayan -gaddar dünyada örneği giderek azalan- sevecen tiplerdendi. Yüzünü çalışma esnasından tozlardan koruyan siperi kaldırırken sesinin sıcaklığı ile gülümsedim:

- “Hoş geldin Murat. Çay içer misin?”

***

RMT’de İzi’nin gitar öğrencisi olmuştu Fethi. Yetenekliydi, çalıyordu; sadece bazı konularda kendini geliştirmek istiyordu, o yüzden dersler kısa sürmüştü. İzi’den sonra da Ümit Yılmaz’la çalışmış; oradan parmak kullanmayı öğreten biyomekanik bir sisteme geçmişti. O dönem hayata küsmüştü, hem geçmişten miras kalan, hem de üzerine eklenen travmaları depreşmişti. 

Tüm sülalesi avcıydı Fethi’nin. İlk tüfeği 1.5 yaşında sünnetinde hediye etmişlerdi, Konya Ereğli’de. 19 yaşına kadar silahlarla iç içe yaşamıştı. 13 yaşında oyuncak tabancadan bozup gerçekten atan dolma tabanca yapıyor, barutlarla posta kutularının anahtar deliklerinin içine patlayıcılar koyup komşuları korkuyordu. 12 Eylül’den henüz çıkamamış insanların ayaklarına büyük domateslerin içine soktuğu torpilleri atıyordu. Kısa boylu sivilceli, çirkin bir çocuk olduğunu düşündüğü için yapıyordu bunları. Bir gün bir kartal vurdu tüfekle kanadından. Önüne düşmüştü, bir atış bıçağı vardı, canlı ete nasıl girer diye göğsüne attı. Suratı gözleri dili aylarca rüyalarına girmiş ancak avı bırakınca o rüyadan kurtulmuştu. Bir daha sinek bile öldürmedi. Bir şeyin öldürülmesine izin de vermedi. Bu olaylar tüm o av hastası sülalesinin avı bırakmasına sebep olmuştu, ama kendinde izi kalmıştı.

Müteakip günlerde keşfettiği ve çok uzaklarda yaşayan ilahi bir adam imdadına yetişmişti. Televizyon izlerken görmüştü onu. 1986’da 16 yaşındayken TRT’de denk geldiği bir konserde üstü kel arkası uzun saçlı bir adam, çizgili elbiselerle şarkı söylüyor, etrafında birileri koşuşturuyordu, ellerinde gitarlarla. Mimar babasına iş icabı Ankara’ya giderken eline “Scorpions” yazdığı kâğıdı tutuşturmuştu. Plakçı yakından ilgilenmişti, zamanında rock müzik soran o yaşlarda kelli felli adam bulmak zordu: 

- “Beş kaseti var hangisini vereyim?” demiş, babası da hepsini alıp getirmişti. Kasetlerden öğrenmişti gitarcının adının Uli Jon Roth olduğunu. Aralarında özellikle “Tokyo Tapes” konserinin kapanış parçası “Fly To The Rainbow”un melankolik ikinci bölümünü yüzlerce kez dinlemişti, gitar switch’inin değiştirdiği an bile müzikti onun için. Uli çok özel müzisyendi onun için, teybin devrini düşürerek dinlerdi onu. Çok doğru ve emsalsiz çalıyordu. Yetmişli yılların başında doğan her çocuk gibi mandoline müziğe başlamışken, rotayı gitara çevirmesine ve av travmalarını geriye itip müziğe yoğunlaşmasına neden olmuştu. 

***

Yıldız’da yeni açılan Ses Tasarımı bölümü için sınavlara girmişti. Jürideki tarikatçı Ruhi Ayangil, aydınlık görüşlerini öğrenince: “Ben sani kesinlikle buraya sokmam” demişti. 100 üzerinden 98’di dosya puanı. 1000 küsur kişi içinde sıralamada ikinciydi, ama “tarikatlar kötüdür” dediği için almamışlardı.

Burada mimarlık okurken bir cover band kurmuşlardı. O kadar kötülerdi ki, o günlerden arta kalan hatıralar nedeniyle sahne fobisi oluşmuştu. Çalıyorlar ama geçinemiyorlardı. Beatles Kafe’nin sahibi müziklerini beğenmediği gerekçesiyle paralarının yarısını kesmiş, çıkan tartışma üzerine korumalara kol bacak büktürüp dışarı attırmıştı, üzerlerine de gitarları. Müziği bir iki sene bırakmış, sonra bas çalmaya başlamıştı. Maria Peligro adında Latin Funk çalan sekiz kişilik tabanca bir ekipte yer almış; Araf, Kooperatif, Kara Kedi, Eski Yeni, Arsen Lüpen’de çalmışlardı. İşler iyiyken yabancı solistleri Türkiye’den ayrılmaya karar verince yine işsiz kalmıştı. 

Buhranlı günlerinde kapıya attığı yumruk nedeniyle elinde acemi boksör kırığı oluşmuştu. Alçıda kalınca kol incecik kalınca geliştirmek için okçuluğa başlamıştı. Malzeme pahalıydı, kendi imal ettiği yayı, hocası Metin Gazoz beğenince çalıştığı poligonu ona açmıştı. Sonra yay yapıp müzisyenlikten kazanmadığı parayı kazanmaya başlayınca hoşuna gitmişti. Okçulukta müzikte doğaçlama yapmaya benzer bir şey vardı. Bıraktığınız anda daha ok çıkarken içinize doğuyordu vurup vurmadığınız.

***

Kolunu geliştirmeye çalışırken parmakları istediği gibi çalışmıyordu. Kafasındakini ellerine yansıtamıyordu. Tai Chi öğreniyordu ki bu vesileyle Paganini gibi Marfan sendromu (kalp-damar, iskelet sistemi ve göz bozuklukları ile kendini gösteren genetik bir hastalık) denen bir sorunla ilgilenmişti. Kendi sorununu buna benzer bir tedavi şekliyle aşmaya çalışırken, gitarı çalarken parmakla perdelere dokunmakla dokunmamak arasında bir yöntem geliştirmişti. Sahne fobisinden sonra geliştirmeye başladığı ve çok faydasını gördüğü Dualkod adını verdiği bu parmak biyomekanik yöntemi tamamen ona ait bir sistemdi. 

Geliştirdiği yöntemi hiç aklında yokken kitaplaştırmasında İzi’nin etkisi vardı:

- “Bu o kadar önemli bir şey ki, bunu kitap yapmazsan seninle konuşmam” deyince yazmaya koyulmuştu. 

Kitabı basmak için biraz para biriktirmiş ama hepsi balkondan düşen kedisinin ameliyatına gitmişti. Para olmayınca Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nde kapısını çaldığı Cihat Aşkın kendisini ciddiye almamış, kitabın basımı için istediği desteği de reddetmişti. Bir arkadaşı borç vermiş, öylelikle basılmıştı kitap. Çok değer verdiği, çok acı çektiği bir çalışmaydı bu.

Bemol Müzik’ten çıkan videolu kitabın tüm aşamalarını kendi yapmış, masrafları cebinden karşılamıştı ama copyright hakkı yayınevine yazılmıştı. Güç bela kitaplarını geri almış, o sırada bir sanal dergiler şirketinin müdürü görmüş, onu cerrahlara tavsiye etmişti. Cerrahlar bayılmıştı, çünkü müthiş bir kontrol sağlıyordu; konu kas hafızamızla ilgiliydi, onu canlı tuttuğunuz sürece, elinize beş yıl bile gitar almasanız bile bıraktığınız aynı yerden devam edebiliyordunuz.      

***

Bir kez daha içinde bulunduğu zor durumdan çıkmak için çareyi Uli’de, ona e-posta yazmakta bulmuştu. Durumu tüm çıplaklığı ile yazmış ve ev telefonunu vermişti. Bizimkilere benzemiyordu Uli, alçakgönüllüydü. Hemen dönmüş, ama bulamamıştı. Telefona çıkan kız kardeşiyle konuşarak tekrar arayacağı notunu bırakmıştı. Ümitsizce yazmıştı, ama Uli’nin araması büyük bir yaşama heyecanı vermişti. Uli yine aramıştı: 

- “Benim de benzer kötü dönemlerim olmuştu, ama her defasında müziğe ve gitarıma sarıldım. Sen de aynısını yapmalısın” telkininde bulunmuştu.  

Yıllar sonra bir konseri olmuştu Uli’nin; ufacık Dorock Taksim’de. 30-40 kişi var, yok. Başka bir yerdeydi konser, iptal edilmiş buraya alınmıştı. Oysa o binlerce insana çalıyordu. Epey bir zaman geçmiş olmasına rağmen Fethi’yi hatırlamıştı. Fethi’nin “Niye geldin buraya?” sorusuna “çağırdıkları için” demişti. Sahnede meşhur gitar kaldırma hareketi esnasında elindeki güzelim gitar alçak tavanına vurduğunda Fethi en az Uli kadar üzülmüştü. Yanındaki çok daha uzun boylu gitarcı ise gece boyu iki büklüm çalmıştı. O gece Uli’nin tüm olumsuzluklara karşın insanlara ilettiği güzelliği eksiltmeden çalışına bir kez daha hayran kalmıştı.

***

Eşi ve çocuğuyla sakin bir hayat süren Fethi şimdi Hasanpaşa’daki atölyesinde kendi icadı olan (okçuluk camiasında övgüyle karşılanan, yurt dışından ilgi gören) ok ve yay parçalarını üretirken insanlığın düştüğü durumu, zekâ, hümanizm ve sosyal adaletin buluştuğu bambaşka bir pencereden sorguluyor, yorumluyor. Yanılmadım, bu çarpık düzende “Yoldan Çıkmış Sima”yı yüz ışık yılı öteden tanır, kokusunu alırım. Onu tanıdığım, farklı görüşlerini dinlediğim için mutluyum; insanlığın ölmediğine dair umut verdi bana...

Murat Beşer ([email protected])