Hastalığın Yeniden İcadı

12/02/2011 Cumartesi
Hastalığın Yeniden İcadı

Spiker mikrofonu uzatmış vekile soruyor: "Peki efendim bu kişlerle ilgili nasıl bilgiler bulunmakta?" Yanıt dikkatli ve kesin bir bilimsel çerçeve içinde veriliyor: "Bu kişilerin yaşanan olaylardan sonra yapılan ayrıntılı analizlerinde birçoğunun hipofiz bezlerinde bozukluk olduğu ve bu nedenle testosteron hormonlarının yüksek olduğu saptanmış. Antidepovera diye bir ilaç kullanılıyor. Biz bu suçluların tedavisinde hatta bunu hissedenler için kullanılmasını öneriyoruz."

Vekil kendinden emin. Bir davranış ile hormon düzeyleri arasında birebir bağlantı olduğuna bilimsel kanıt toplamış, ikna olmuş ve tedaviyi de araştırıp bulmuş. Zaten önerinin bir kısırlaştırma değil bir tedavi olduğunun altını ısrarla çiziyor. Ayrıca oluşturdukları önerinin arkasının bir tek bilimsel açıdan değil uluslararası uygulama açısından da sağlam olduğunu anlatmak için ekliyor: "ABD'nin yaklaşık 13 eyaletinde böyle bir uygulama var. Kimi eyalette ilk suç işlendiğinde bu uygulanabiliyor. AB hukuku içinde de yeri var. Polonya'da kabul edildi, Fransa ve Rusya çalışmalar yapıyor. Almanya, İngiltere ve İsveç'te belli şartlarda uygulaması var."

Vekilin bahsettiği öneri, yazılı ve görsel basında kısa sürede ünlü olan ve bel altı her konuda olduğu gibi gündeme gelir gelmez ağızlarda sakız haline dönen (bakınız erkek vekillerin, köşe yazarlarının ve yurdum insanlarının öneri hakkındaki görüşleri) cinsel istismar suçlarıyla ilgili düzenlemenin bir parçası. Genel olarak basında öneri “tecavüzcüye hadım” adıyla yer bulmuş olsa da kimyasal kısırlaştırma olarak bilinen yöntem, cinsel suçlara karışanların aynı suçu tekrar işlemlerini bir ihtimal engellemek için cinsel isteği azaltmak üzere suçluya bazı ilaçların verilmesi anlamına gelmektedir. İşlem kişinin cezasının bir parçası olarak ve tedavi amaçlı olarak uygulanmaktadır.

Ancak işlemin adı bir yanlışlık barındırmaktadır çünkü ilacın uygulanmasıyla yapılan bir kısırlaştırma değildir. İlacın ya da ilaçların kullanımı üreme işlevlerinde bir değişikliğe yol açmamaktadır. Öne sürülen iddiaya göre uygulama cinsel istek ve dürtüleri azaltmaktadır. Uygulamanın altında yatan mantığa göre ise erkeklerde cinsel dürtü ve eylemler, tekrarlayıcı ya da takıntılı cinsel istekler testosteron düzeyi ile ilişkilidir. Depo-Provera (bu arada ilacın ismi vekilin söylediği gibi Antidepovera değil) ya da benzeri ilaçlar ise uygulandığında testosteron düzeyini ya da etkisini azaltmaktadır.

Ancak bu tür ilaçların ya da tedavilerin cinsel dürtü ve davranış bozukluklarını tedavi ettiğine dair kesin ve yeterli kanıtlar bulunmamaktadır. Yine de verilerin yeterli olmaması tasarıyı hazırlayan vekiller için pek önemli değilmiş gibi. Tam tersine neredeyse kesin bir yargıya dayandığını düşündükleri bilimsel bir kanıt (cinsel suçların -en azından bir kısmının- nedeni hipofiz bezindeki hormon yüksekliğidir) öne sürüyorlar. Bu nedenle vekiller basına verdikleri demeçlerde gayet dikkatli, akıllara hitabeden bir dil kullanarak bilimsel bir çerçeve çizmeye gayret ettiler.

Aslında bu bilimsel çıkışları ve önerdikleri tedavi ile Nobel Tıp Ödülünü almaları gerekir. Çünkü bugüne kadar beyindeki belirli bir hormon ya da belirli bir bölge ile belirli bir davranış ya da hastalık arasında bağ kurabilen bilim insanı çıkmadı. Örneğin Nobel ödülünün yüzyıllık tarihinde sadece iki psikiyatrist tıp ödülü aldı.

Bir tanesi, Portekizli Egas Moniz şizofreninin beynin ön lobunun alınmasıyla tedavi edilebileceğini öne sürdü ve ödülü 1949’da aldı. Ama bu ödül tam bir fiyasko oldu çünkü Moniz’in tedavisi ne kendinden sonra gelen tedavi girişimlerin önünü açtı ne de şizofreni tedavisinde yeni çığırlar açtı. Nobel alan diğer psikiyatrist Eric Kandel ise hayatının 50 yılını zihin işleyişi ve beyin üzerine adadı ama onca yazısında, onca konuşmasında vekillerin keskin ifadelerini sunmaktan geri durdu.

Vekiller (ve ardından yaşanan tartışmalar) ise cinsel suçların altında toplumsal nedenlerin değil de hormonal bir bozukluk yattığını anlatmakta ısrarcılar. Böylece toplumsal yanı güçlü olan bir sorun hastalık düzlemine çekildi ve aslında tıbbileştirildi. Buna göre ilacı vereceksiniz ve cinsel saldırılar yapanlar, hatta istek duyanlar anında tedavi olacaklar.

Ama toplumsal ya da siyasi durumları hastalık ilan etmek konusunda, öneriyi hazırlayan vekiller hiç de yalnız değiller. Son 2-3 yıl içinde özellikle cinsellik, alkol kullanımı ve siyasi protesto ile ilgili farklı durumlar iktidar tarafından giderek artan bir tonla hastalık ilan ediliyor. Gerçi Türkiye’de en baş hastalık, son kertede solculuktur. 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında iktidarın sivil ya da asker hemen hemen tüm kesimleri bu hastalığı teşhis etmiş ve yapılan tedavinin faydalı olduğunu saptamıştır. Ama yine de son bir yılda siyasi dilin içine hastalığın ya da hastalık icadının giderek yerleştiğini görmek gerekiyor.

Hastalık icadıyla ilgili perdeyi Kadın ve Aileden sorumlu devlet bakanı açtı diye düşünülebilir. Çünkü geçen yıl eşcinselliğin toplumumuzu, aile yapımızı ve gençlerimizi tehdit eden biyolojik bir hastalık olduğunu ilan etti. Çok değil iki ay önce bir anayasa profesörü kendisini protesto eden öğrencilerin patolojik vaka yani hastalıklı olduğunu ifşa etti. Alkol kullanımı ile ilgili tartışmalar üzerinden topluma verilen mesajlarda ise alkol kullanımının keyif vermek bir kenara aile yapısını, sağlığı, ahlakı ve hemen hemen her şeyi bozduğu anlatılıyor. Sonuçta iktidarın en üst kademesinden buyrulduğu üzere alkol ülkemizde aksırıncaya ve tıksırıncaya, yani bazı hastalık belirtileri görülünceye kadar içiliyor.

Ya da daha geçen hafta yaşanan bir ölümün ardından zincirlerinden boşalıp ortalığa saçılan “Evli ve 18 aylık çocuğu olan alkollü kadının başka bir erkeğin evinde kalmasını doğallaştıran anlayış sorgulanmayacak mı?” gibi sözlere ne demeli? Evli bir kadının başka bir erkeğin evinde, hem de alkollü olarak ölmesi hastalık belirtisi değildir de nedir ki!

Evet, Türkiye’de egemenlerin hastalık icat etme merakı uzun yıllara dayanıyor ama cinsellik, alkol ve isyankârlığa yakıştırılan hastalık söyleminin altında egemen dilin, egemen aklın güncel şifreleri yatıyor. Cinsellik, alkol kullanımı ve isyan etme toplumun önüne birer semptom yani hastalık belirtisi olarak çıkarılıyor.

Cinsel suçlarla ilgili öneriyi hazırlayan vekiller de aynısını yapıyorlar. Bilimselliği kuşkulu bir uygulamayı bilimsel bir dille anlatıyorlar ve toplumsal bir sorunu hastalık olarak ilan ediyorlar. Böylece hastalık olarak tanımlandığında sorunun toplumsal yönü kapatılabiliyor. Cinsellik ve özellikle kadın bedeni , Türkiye’de bir sorun değil sanki. Sanki cinsellikle ilgili tüm bastırmalar, söylentiler, uydurma hikâyeler ve özendirmeler tecavüzleri, saldırıları ve aşağılamaları olanaklı kılmıyormuş gibi. Sanki Türkiye’de cinselliğe bakış, bedeni kapı deliğinden ya da aynadan dikizlemek ve arzuları bastırıp olmadık yerlerde açığa çıkartmak dışında bir şey. Tüm bunların üstüne egemen akıl şimdi de tecavüzü, cinsel dürtüleri bir hormonal bozukluğa dönüştürüyor.