Sonun ortalarında

21/12/2015 Pazartesi
Sonun ortalarında

Sonun başlangıcında falan değiliz. O çok geride kaldı. Artık bu çöküş sürecinin ortalarını “idrak ediyoruz”. Ankara ve islamofaşist iktidar bunu anlayamaz, öyle bir kapasitesi yok, soL’un da zaten muhatabı değiller, ama devrimci sosyalist muhalefet hızı ve ivmesi denetim dışı bu kaotik durumdan iktidar çıkarma hesabı yapmak zorundadır.

Sonun başlangıcıyla, içinden geçtiğimiz “sonun ortaları”, belki şöyle bir fark arz ediyor:  Artık her an her şey olabilir. Ama bir şey olamaz: Batı medyasının, sağcı iktidar yanlısı gazetelerde bile birinci sayfadan “Kürtlere savaş açan Ankara” başlıklı haberlere yer vermesinden sonra, bu Türkiye’nin dağılmasını hiçbir şey durduramaz. Batı Avrupa veya Batı’nın buna üzüleceğini ve karşı önlem aradığını düşünenler kendini aldatmaya devam edebilir.

Hava hızla dönüyor.

Emekten yana bir dönüşüm değil bu.

Emeği de sermaye hesaplarını da darmaduman edebilecek bir dizginsiz anarşi, hesaba gelmez merkezkaç kuvvetlerin bataklığı hızla yayılıyor.

Açıkça ve daha somut formüle etmiş olalım: Eğer Avrupa’nın sahibi Almanya, sadece dijital medyada değil önde gelen günlük gazetelerin birinci sayfasından da Türkiye’deki Kürt isyanının ev ev çatışma aşamasına geldiğini öne çıkarıyor, bir halkın hedef alındığına yönelik ayrıntılı haberler veriyorsa, iş kopmuş demektir. “Kürt prekaryasının isyanını Esedullah timleriyle” ve kanlı bir biçimde bastırmaya çalışan Ankara, bu haberlerin yükü altından kalkamaz. Türkiye, Avrupa’nın gözünde de hızla çökmüş, çözülmüş bir devlet (“failed state”) statüsüne geçiş yapmaktadır.

Daha açığı: Kendi halkının bir bölümünü on binlerce asker ve tanklarla hedef alan, ölenlerin hesabını veremeyen, bu arada haftalarca insanları evine kapatan her devlet, Yugoslavya kaderini yaşama yolundadır; hatta yaşamaya başlamıştır.

Dedik ya, Türkiye coğrafyasının bu lanetli kadere geçiş yaptığını Batı’nın önde gelen yayın organlarından anlamak artık çok kolay. Gerçekten de, ev ev silahlı çatışmaların yaşandığı, 14 yaşındaki taş atan çocukların terörist diye öldürüldüğü  bir coğrafyada, hukukun ve halkın denetiminden yoksun, doğrusu Avrupa’da insanların aklına hemen eski SS’leri falan getiren birtakım özel timlerin korumasında ayakta kalabilen bir devlet, çöküyor demektir.

Dış dünya bunu böyle okuyor.

Batı, özellikle de Berlin başta olmak üzere önde gelen AB merkezleri, “Saray”ın gelişmeleri ne kadar daha kontrol altında tutabileceğinin hesabını yapıyor. Bölgeye yönelik hesaplarda Atlantik ötesinde olsun Avrupa’da olsun yeni bir rol üstlendiği gözlenen Kürtleri kaybetmiş bir Türkiye yönetiminin meşruiyetini ve siyasi sınırlarını da yitirmesi an meselesidir.

Bugün itibariyle, Batı kamuoyu için Ankara, Kürtleri tümüyle kaybetme yolundadır. Çünkü AB merkezleri, iç savaşın bir bölgesel savaşa dönüştüğü zamanlara geçiş yapıldığı kuşkusunu medyada işlemekten çekinmiyor.

Durum çok vahim.

Alman sağının etkili akademisyen, yazar ve analizcilerinden Michael Stürmer, Die Welt’te  Avrupa ve çevresinde bir yeni “30 yıl savaşları” yaşandığına dikkat çekti önceki gün. Haksız sayılmaz, fakat 21’inci yüzyılın 30 yıl savaşlarının bitmek bilmeyeceği kuşkusu da var. Bu arada, bir başka velut isim, kendisini sola yakın saysa da, reel sosyalist deneyimin hep düşmanı kalmış ve bizdeki benzerlerine bakarak en fazla soğuk ve tuzu kuru bir analizci emekli profesör olduğu ileri sürülebilecek Ulrich Menzel de, aynı günlerde dünya dengelerinin yönetemezlik ve anarşi doğurduğunu ilan etti. “Avrupa’yı çevreleyen kriz kuşağının kısa vadede barış ve huzura kavuşması beklenemez” diyen hazret, reel politik önerdi: Batı, Mısır’daki otoriter sistemle de Beşar Esad ile de yaşamak zorunda kalabilir.

Demek ki, yönetme kudretini sıfırlayan kriz ve kaosun çok daha kötü sonuçlar vermesinden korkuluyor.

Bu sürecin en çok Ankara’nın tüccar imamlarını vuracağı ise kesin.

Fakat yangının hızla yayıldığı, Orta ve Doğu Avrupa üzerinden AB’yi de dağıtmaya başladığı, bu arada ABD’in zaten pek bir şeye yetişemediği bir dünyada, emperyalist güçlerin Türkiye’nin parçalanmasından kaygı duymasını kimse beklememeli. “Parçacıklar siyaseti” kaos ve krizi yönetme yöntemidir, ayrıca yönetemezlik çıkmazından çıkmayı kolaylaştırabilir.

Gerçekten de “kavimler göçüne” dönüşmüş sığınmacı akınlarına set çekmenin yollarını arayan Berlin, Paris, Roma, Stockholm ve Brüksel, Türkiye’yi sırf bu nedenle gereğinden fazla önemseyecek değildir. Hırsız ve katiller, “Sığınmacıları buradaki kamplarda tutmak için 3 milyar avro kopardık, AB bizim elimizde oyuncak” diye kendini aldatmaya devam edebilir. Beyinleri o kadarla sınırlıdır.

Türkiye dizginlerinden boşanmış bir paralizasyon sürecinde: Bunu Avrupa medyasının gündem maddelerinde bile gözlüyoruz artık. Devrimci bir solun böyle bir dağılmadan  devrimci iktidarla çıkması elbette mümkündür. Sosyalist yönelişli bir program dışında hiçbir “çare”, bizi parçacıklar siyasetinin enkazı altında kalmaktan kurtaramaz.

Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye.