Eskiden Güneydoğu’da …

20/05/2015 Çarşamba
Eskiden Güneydoğu’da …

Eskiden Güneydoğuda kaçakçılık vardı. Suriye’ye koyun gider; radyo, teyp, saç kurutma makinesi gibi küçük aygıtlar gelirdi. Çok ucuza alabilirdiniz. Çünkü para kullanılmaz mal, malla takas edilirdi. Türkiye’de et ucuz, teyp pahalı; Suriye’de ise teyp ucuz, et pahalıydı. Parite meselesi.

Elbette bu iş biraz tehlikeliydi. Sınıra mayınlar döşenmişti. Ahmet Arif’in pasaporta içi ısınmayanları; Bekir Yıldız’ın Kaçakçı Şahanları çözerdi taşıma işini. Kimi zaman kollarından, bacaklarından olurlardı ama bir biçimde eve ekmek gelirdi.  Güneydoğudaki il ve ilçelerde kaçak malların satıldığı pasajlar oluşmuştu. Kaçakçılık, Güneydoğu’nun ekonomisine canlılık getiriyor, insanların biraz karnı doyuyordu.

Pazarı Güneydoğuda yaşayanlarla böyle bir yöntemle paylaşmak, tekellerin hiç hoşuna gitmiyordu. Üstelik yalnızca pazar paylaşılmıyor, bu işte para kullanılmadığı için ABD dolarına talep olumsuz etkileniyordu. Bu ise affedilir bir suç değildi. Parasını satarak ayakta kalan ABD’ye ihanetle eşdeğerdi.

12 Eylül Paşalarının ilk yaptıklarından biri bu düzeni tarumar etmek oldu. Pazarı köylüden alıp “asıl sahiplerine” yani tekellere verdiler.

Bugün kaçakçılık neredeyse kalmadı. Aslında kaçıracak koyun da yok; “zaten biz de dışarıdan alıyoruz.” Yapmaya çalışanı görürlerse Roboski’de olduğu gibi vuruyorlar. Kaçakçılıkta kullanılıyor diye mahkeme kararlarıyla katırlarını bile öldürmeye başladılar. Oysa katır, doğu ve güneydoğu köylerinde taşıt aracı olarak kullanılır. Zorlu koşullara bir tek o dayanabiliyor. Öldürmek, odununu sırtında taşı demekle aynı anlama geliyor.

Aslında Suriye’yi de bitirmeye çalışıyorlar. Sınırlardan artık koyunlar değil ÖSO’ya, İŞİD’e silahlar geçiriliyor.

Ucuz olan bu memlekette yalnızca can kaldı. Onu da tepe tepe kullanıyorlar.

Doğu da, Güneydoğu da yoksul, acılı insanlar yaşıyor. Beyleri, mirleri, yerel egemenleri var. Devlet de yoksuldan yana değil. Gün oldu terörü gerekçe gösterip insanları yurtlarından, köylerinden, topraklarından ettiler. Evleri yıkıldı, viraneye döndü. Kentlerin varoşlarına sığındılar. Köyünde tarımla, hayvancılıkla geçinen eğitimsiz insan kentte nasıl yaşar?  İş bulabilenler, ucuz işçi oldular, çağdaş köle oldular. Bulamayanlar “her işi” yapmak zorunda kaldı. Polisle başları derde girdi; dışlandılar, horlandılar, mapuslara düştüler.

Devlet sonunda insafa geldi ve köylerinden edilenlerin zararını ödeyeceğiz dedi. 2004 yılında 5233 sayılı bir Yasa çıkardı. Yıkılan evleri, ahırları ve yoksun kaldıkları kazançları karşılığında hane başına yıllık iki bin, üç bin lira düzeyinde kalan paralar ödendi. Hane halkına paylaştırdığınızda her aya 50-75 lira düşüyor. Bu parayla köylünün zararları tazmin edilmiş oldu ve vicdan borcu ödendi.

Şimdi de meydanlara çıkıp Kuranı Kürtçeye çevirdik bununla doyarsınız diyorlar.

Can Baba, ”ülke bölünsün istiyorum” demişti; “yandaş, yalaka ve yavşaklar bir tarafa/onurlu, şerefli, üreten emekçiler ve vatansever insanlar bir tarafa”

Can Yücel’in vasiyetini yerine getirelim. Bu ülkeyi bir an önce bölelim ki kaç kişi olduğumuz çıksın ortaya.