Hangi savaş? Hangi barış?

19/10/2019 Cumartesi
Hangi savaş? Hangi barış?

Şu söze ne dersiniz?

“Biz savaş karşıtıyız, barıştan yanayız.”

İlk anda altına herkesin imza atacağı bu söz aslında bu haliyle metafizikten başka bir şey değil!

Oysa her olay, her savaş ve her barış, gerçekleştiği tarihsel dilim içinde, içerdiği tarihsel taraflarıyla ele alınmak zorundadır.

Örneğin, Stanley Kubrick’in 1960’ların başında çektiği Spartaküs filminin unutulmaz savaş sahnesini hatırlayın: Köle ordusu ile milyonları köleleştirmiş Roma ordusu karşı karşıya gelir. Bu tarihsel anda değer yargıları çarpılmamış her insan kölelerden yana taraf tutar, savaşa karşı olmak aklına bile gelmez.

Sömürüye ve emperyalizme karşı olan savaşlar haklı savaşlardır ve tarafsız kalamazsınız.

Ekim Devrimi’nde emekçi sınıfların bu çaptaki bir iktidarını boğmak isteyen güçlere karşı verilen ve yıllarca süren iç savaşı ben savaş karşıtıyım mı diye izleyecektiniz?

Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı da öyle. Bize hep Yunanlılara karşı diye anlatıldı. Aslında bu savaş emperyalizme ve onun işbirlikçisi Osmanlı Hanedanı’na karşı veriliyordu. Barışsever olarak evde mi oturacaktınız?

Küba’da Batista’nın diktatörlüğüne ve ABD emperyalizmine karşı mücadele edilirken süreci pencereden mi seyredecektiniz?

Haklı olarak taraf tutacağımız savaşlara birçok örnek verebiliriz.

“Ama savaşta insanlar ölür!”

Doğru, kimse bunu istemez. Öte yandan insanlar emperyalizme ve sömürüye karşı savaşırlarken inandıkları değerler uğrunda gerekirse canlarını verirler.

Peki, ya barış?

Her barıştan yana olmak zorunda mıyız?

İşçi sınıfının yenilgisini tarihe yazan veya bir bölgeyi yeniden kendi çıkarına düzenlemek isteyen emperyalizmin hegemonyasını perçinleyen barış anlaşmalarını alkışlamalı mıyız?

Aşağıdaki fotoğraf tarihimizin gördüğü en büyük hainlerden biri olan Gorbaçov’un 1991 Nobel Barış Ödülünü alırken yaptığı konuşma esnasında çekilmiş. 

Tabii ki Gorbaçov tek başına Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sorumlu değildi, ancak işçi sınıfı devletinin ortadan kaldırılması ve emperyalizme teslimiyette kritik bir rol oynadı. 

(1991 Nobel Barış Ödül töreninde Gorbaçov konuşuyor.)

Alttaki diğer fotoğrafta ise başka bir emperyalist barış sahnesi izleniyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Arap ülkelerinde burjuva devrimleri feodalizme ve sömürgeciliğe karşı koyarlarken yanlarında Sovyetler Birliği’ni buldular ve söz konusu burjuva devrimleri bir süre için sosyalizan bir renk kazandı. 

Emperyalizmin bölgedeki kılıcı olan ve yayılmacı bir politika güden İsrail’e karşı Mısır’ın önderliğinde bir savaş yürütüldü. 1978’de ABD başkanı Jimmy Carter’ın girişimiyle İsrail ile Mısır arasında barış anlaşması imzalandı. Mısır burjuvazisi tarihsel yerine oturuyor ve emperyalist hegemonyayı kabul ediyordu. Fotoğrafta görülen Menahem Begin ve Enver Sedat 1978 Nobel Barış Ödülü'nü alacaklardı. 

(Emperyalist barışın bir örneği: 1978 Camp David Anlaşması)

Emperyalist düzen aslında bir savaş halidir. Eğer bir süre savaş yoksa; ya tek bir emperyalist devletin geçici bir süre için rakibi yoktur, ya emperyalist rekabette ne zaman savaşacaklarına henüz karar verememişlerdir, ya da dünyada güçlü bir işçi sınıfı devleti oluşmuş ve emperyalist devletler aralarında savaşmaya cesaret edememektedirler.

Yoksa, günü gelince milyonlarca işçi ve köylüyü farklı ülkelerin üniformaları altında sermayenin çıkarı için ölüme göndermeyi beklerler. 

Günümüzdeki olayları başka türlü kavrayamayız. Emperyalist hegemonya için çarpışan iki devlet, ABD ve Çin ne zaman savaşacaklarına karar veremiyorlar ve bu havada asılı kalma anını fırsat bilen bölgesel güçler kendi çaplarında paylaşım savaşlarına giriyor. 

Keşmir, Kırım, Suriye, Doğu Akdeniz, Çin Denizi, Libya… 

Ve emperyalizm “barış” getirmeye çalışıyor!

Aşağıdaki fotoğrafta ise hemen Küba devriminden sonra Havana’da yapılan bir protesto gösterisini izliyoruz. 5 Mart 1960’ta ABD emperyalizmi limana erzak getiren bir gemiyi havaya uçurmuş, yüzden fazla Kübalı emekçi hayatını kaybetmiştir. Fidel ve Che yoldaşlarıyla kol kola acı içinde yürüyorlar.

(ABD’nin 1960’ta Havana limanında gerçekleştirdiği sabotaj sonrası protesto yürüyüşü.)

Şunu tarihten çok iyi öğrendik, kalıcı barış için son savaş kazanılmalıdır.

Son savaştan kastedilen emekçi sınıfların emperyalizmi bir daha dirilemeyecek şekilde yendiği savaştır.

Bu vesile ile 52 yıl önce bir Ekim ayında kaybettiğimiz, son savaşı kazanmaya kendini adamış olan Che’yi saygıyla anıyoruz.