Fizik Zor, Siyaset Kolay

10/04/2010 Cumartesi
Fizik Zor, Siyaset Kolay

Geçtik kuantum’undan ve muhtemelen sonrasından filan, temel fizik konularından bile hiç anlamam. ‘Temel fizik’ derken neyi kastettiğim de flu benim açımdan, ortaokul fiziği diyeyim, olası cahilane bir ifadeden kaçmak için. Geçenlerde, uzun yıllar önce belki bu alanda birkaç şey öğrenirim, konu açılınca kös dinlemekle kalmayıp biraz mırın kırın edebilirim umuduyla okuduğum bir kitap gözüme çarpınca, belki de, belki değil muhakkak, artık aşılmış noktalarda ‘popüler dile çevrilmiş’ birkaç şey anımsadım.

Kitaygorodski, “anlamsız bir soruyu yanıtlamak olanaksızdır” diyordu burada, görecelilik ve zaman konusunda kendi sağduyusuyla tartışırken. Galileo’yu temsilen Salvatius, Aristocu okulu temsilen Simplicius arasındaki diyalogu da aktarıyordu: Neden cisimler yeryüzüne doğru çekilir? Simplicius, Salvatius’u “bunun nedeni, cisimlerin ağırlık taşımalarında yatar” diye yanıtlıyordu. Salvatius, yanlışlıyordu: “Bunun nedeni yerçekimi olarak adlandırılır...” Bir olayı adlandırmakla, onu anlama yönünde bir adım atmış sayılmayacağımızı söyleyip, “sözcüklerle oynamayın” diyordu.

Bir öğretmen soruyordu öğrencisine: Kuvvet nedir? Öğrenci, “kuvvet, bir yayın gerilme derecesi ile ölçülen fiziksel bir niceliktir” yanıtını verince azar işitiyordu. “Sen kuvvetin nasıl ölçüldüğünü söyledin. Ben kuvvetin ne olduğunu soruyorum.” Bu kez, “kuvvet zor’dur. Devinimdir. Devinimin nedenidir...” diye kekeliyordu öğrenci ve öğretmen bunu takdir ediyordu. “Hah! çok güzel...” Kitaygorodksi ise öğretmenin aksine, birinci yanıtı doğru olarak tanımlıyordu, ikinci yanıtı anlamsız, boş sözler olarak...

Bir de şu pasaj vardı: Bir bakır çubuk ısıtılınca ne olur? Genleşir. Neden? Çünkü bütün cisimler ısıtılınca genleşir. Neden? Isıtılan atomlar daha hızlı devinirler, sanki daha uzağa itiliyorlarmış gibi aralarındaki uzaklık artar ve cismin boyu büyür. Peki, atomlar ısıtılınca neden daha hızlı devinirler? Sessizlik... Öğrencilerden biri, ne olursa olsun edasıyla sallar: Çünkü bu bir doğa yasasıdır... Eh, doğru yanıt da budur. En azından, o anki bilgilere göre. Belki de der Kitaygorodski, bu açıklamanın da tavanı yükselecek, bir üst doğa yasasının altında kalan bir açıklamalı gerekçeye dönüşecek... Dedim ya, hiç anlamam, belki de çoktan böyle olmuştur, ama itiraf edeyim fazla da ilgilenmiyorum.

Gördüğünüz gibi, elimde bu anımsamalardan fizik adına yine bir şey kalmadı. Bir: Anlamsız sorular yanıtlanamaz. İki: Adlandırmayla olguyu anlama arasında fark vardır, sözcüklerle değil olgunun tanımlanmasıyla ilgilenin. Üç: Ölçülebilir fiziksel nicelik olarak güç kavramı olmadan, gücü devinime geçirici zor olarak tanımlamak, boş laftır. Dört: Bazen “neden” sorusunun yanıtı, bunun bir yasa olduğunun kabulüdür.

Yeter bu kadar “fizik”... Almıyor zaten kafam. Ama futboldan anlarım bakın. Şöylesi yorumlar eğlencelidir: Maç berabere bittiyse, filanca forvetin beceriksizliğinden. Tam beş kere yüzde yüz gollük fırsatı kaçırdı. Normalde maç 5-0 biterdi atsa. Hadi bilemedin ikisini atsaydı bari... Aynı minvalde, tamam rakip iki golle kazandı ama, bizimkilerin de üç pozisyonu vardı, atsak kazanırdık filan derler.

Benim fizikten anlamamın şart olmadığı gibi, futbol yorumcularının da, diyalektik, an parçalarındaki sürekliliğin kırılmaları, olay akış zincirinin farklı kurulması durumunda sürecin farklı sonuçlanacağı gibi şeylerle ilgilenmesi gerekmez. 90 dakika içinde kaç pozisyon olmuş? Beş. E, atsaymışlar, oldu size tarihi fark... An parçalarının kolajıdır onlar için bir maç süresi, bir akış değil. Dolayısıyla, “abi, o forvet ilk golü atsa, maç o saniyeden itibaren farklı bir süreçle işleyecek, o öbür pozisyonlar yaşanmayacak, belki siz altı tane yiyeceksiniz, sen bitmiş maçtan enstantanelerle boşa konuşuyon, hayat öyle değil” demenin yeri yoktur.

Futbol da tamam. Bu çorbaya biraz da Wittgenstein serpeyim, tüy dikilmiş olsun: Nasıl uzamsal nesneleri uzam dışında, zamansal olanlarını da zaman dışında hiç düşünemiyorsak, aynı şekilde hiçbir nesneyi başka nesnelerle bağlantı olanaklarının dışında düşünemeyiz... Nesnelerin karşılıklı-biçimlenmesi, olgu bağlamını kurar... Olgu bağlamlarında yer almasının olanağı, nesnenin biçimidir...

Böylece, malumatfuruşluğu da hallettik... Peki, siyaset? Ona değinmeden olur mu? Olmaz. Güncel siyaset, tarihsel değerlendirme olmalı bir boyutuyla. Bazı sorular ortaya atmalı...

Mesela, Cumhuriyet şeysi, madem bağımsızlıkçıydı filan da, neden geldi bu noktaya vardı? Kemalist burjuvazi önderlik etmeseydi de, Yeşil Ordu inisiyatifinde gelişseydi işler, sonuç ne olurdu? Generallerin “bile” tutuklanabildiği bir süreçte, ordudan bunca çekmiş sol adına bazıları nasıl olur da tereddütler sergilerlerdi? Sovyetler Birliği’nde Kruşçev mi milad Gorbaçov mu, Lenin arka plana düşüp, Stalin “vasiyet”le bertaraf edilip, yerini filancalar alsaydı şimdi nelerden bahsediyor olurduk, restorasyondan mı? Maocular Maocu muydu, bu da neydi? Bir kısım aydınlar, neden Tayyip’in sofrasına peçete olmayı kabullenebildiler, üstelik “halk yararına” bir eylem olduğu savunusuna girebildiler? Sınıf üzerindeki ideolojik hegemonyanın kırılması ile siyasal tavır geliştirme arasında bir fark nedeniyle midir, henüz devindirici bir gücün devreye girememesi, devrimci “zor”un “tarihteki rol”ünü oynayamaması? Kürt hareketinin talepleri meşruysa, ABD’nin Ortadoğu planından bahsetmenin alemi nedir?

Bunun gibi bir yığın konu var, hangisini seçeceğinizi şaşırdığınız. Üstelik, eğer bunları bir siyaset geliştirme adına yanıtlayacaksanız, karşılıklarının gündelik hayattaki ihtiyaçları da karşılaması gerekir. Soru üretmek neyse de, yanıt, işe yarar yanıt bulmak müşkül iş... Bu nedenle, pas geçiyorum.

Basitleştirilebilirdi oysa, beceriksiz forvet, pozisyonları gole çeviriverseydi, tamamdı mesela. Bazı şeyler, doğa yasasıydı, böylece çıkıyordunuz işin içinden. Gücün tanımı, “devindirici zor” olarak verilebilirdi, nicel bir ölçüt siyasal alanda “reelliğin” yerine “edebiyat” kapısından girebilirdi. Hiçbir soru, yanıt aranmasına değmez değildi, “irdelenecek konu”nun yeri zamanı mı olurdu hiç. Sözcüklerle adlandırma, olguyu tanımlama zahmetini gerektirmezdi. Zaman, tarih, bir kolaj olarak kesitlerin kesilip çıkarılmasıyla da, süreklilik arzedebilirdi. Boş lakırdı olurdu, nesneler ve olgu bağlamları ilişkisi, yok karşılıklı-biçimleme ve olgunun her parçasıyla tamlanabilmesi. Bir olgudan şu ya da bu bileşeni çıkardık, ya da olguya bir de şunu ekledik, ne fark ederdi, niye ille o zaman olgunun kendisi değişmiş olsundu da, elimizdeki materyal nesnelden tasavvura dönüşsündü. Sınıf savaşı denince “zor” akla gelir, akan sular dururdu, güç kazanmak gibi beyhude ince taktiklerle steril ideolojinin mikrop kapması riskine girilmezdi...

Fizikti, futboldu, linguistik felsefeydi tamam da, siyasetin bunlarla karmaşık hale getirilmesinin ne anlamı vardı ki...

ÖNCEKİ YAZILARI

Ay ayakta değilken… 21/10/2019 Pazartesi
Bir ‘yaşlılık’ hastalığı 07/10/2019 Pazartesi
Neslican ve sınıfsal refleks 23/09/2019 Pazartesi
Bilgelik, savaşanın sadeliğidir 16/09/2019 Pazartesi
Müsekkine çağıran kalk borusu 09/09/2019 Pazartesi
Kedinin rengi 12/08/2019 Pazartesi
Yadsıma ve olumlama 22/07/2019 Pazartesi