Ali Örnek'le Suriye'yi konuştuk: 'ABD'nin öncelikli hedefi İran'

Suriye'de olup bitenler hakkında görüşlerini sorduğumuz Ali Örnek, ABD'nin önceliğinin İran olduğunu düşünüyor. Örnek, Bağdadi'nin öldürülmesiyle Bin Ladin'in öldürülmesi arasında da benzerlik olduğu görüşünde: 'Ladin’in öldürülmesi El Kaide merkezinin zayıflamasına yol açtı ve bu da Suriye örneğinde olduğu gibi ABD’nin bölgedeki saldırganlıklarında örgütün kolaylıkla kullanılabilmesini sağladı.'
Hatice İkinci
Pazartesi, 04 Kasım 2019 07:24

Türkiye'nin Suriye’ye düzenlediği askeri harekâtla da birlikte, bölgede hemen her gün yeni bir gelişme yaşanıyor ve yeni dengeler kuruluyor. ABD Başkanı Trump’ın birbiriyle çelişkili görünen açıklamaları, Amerikan devletinin iç gerilimleri, Rusya’nın tüm aktörler üzerindeki etkisinin artması, Suriye ve İran’ın Türkiye ile ters düşen açıklamaları, YPG’nin hem Şam ile anlaşması hem de ABD ile “ittifaka” devam etmesi... Tüm bu gelişmelerin ardından AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 13 Kasım için planlanan ABD ziyareti tartışılıyor günlerdir. Erdoğan, “henüz kararımı vermedim, soru işaretleri var” derken, muhalefet ise ABD’ye gidilmemesi gerektiğini söylüyor.

Erdoğan’ın yapmayı planladığı ABD ziyareti öncesinde gazeteci Ali Örnek ile Suriye’de değişen dengeleri ve son gelişmeleri konuştuk.

IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi’nin İdlib'te öldürülmesiyle başlamak isterim. Bunun Türkiye’nin başlattığı operasyonun ardından yaşanan gelişmelerle bir ilgisi var mı sence?

Kesinlikle... ABD'nin IŞİD lideri Ebubekir Bağdadi’yi öldürmesinin bir dizi açıdan El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in öldürülmesiyle paralellikler taşıdığı kanaatindeyim. Ladin’in öldürülmesi El Kaide merkezinin zayıflamasına yol açtı ve bu da Suriye örneğinde olduğu gibi ABD’nin bölgedeki saldırganlıklarında örgütün kolaylıkla kullanılabilmesini sağladı. Bağdadi’nin 2019 yılında tam da ABD’de Suriye tartışmalarının akabinde bulunup öldürülmesinde de benzer bir yönelim olduğunu düşünüyorum. Belli ki ABD, Suriye’deki cihatçı yığınağı yeniden şekillendirmeyi hedefliyor. ABD’nin son anda karar değiştirerek, Suriye’nin doğusundaki Deyr Ezzor’da aslında karlı olmayan petrol kuyularının başına asker dikmesinde de bu yeni yapılandırmayla alakalı olabilir. Zira ABD, Deyr Ezzor’da zaten karlı olmaktan çıkan petrol kuyularının başına asker dikerek Suriye’de istediği rejim değişikliğini elde edemeyeceğini biliyor olmalı. Ancak Deyr Ezzor doğusundan Irak’ın Anbar eyaletine uzanan bölgede Sünni Arap aşiretler bulunuyor. Bunlar IŞİD’in en önemli gücünü teşkil ediyordu.

Bana kalırsa ABD, İran’a yönelik çok daha sert, kapsamlı ve doğrudan bir saldırganlık döneminin kapısını araladı. Yeniden yapılandırılan cihatçı güçler, Irak’tan Lübnan’a uzanan bölgede İran yanlısı gruplara karşı neden kullanılmasın? Böyle bir planda Türkiye’ye de yer olduğunu düşünüyorum. ABD basınında artık açıkça yazıldığı üzere, 8 Ekim’de Türkiye’nin Suriye'ye yönelik harekâtına yeşil ışık yaktıran da ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Trump’ın Suriye temsilcisi James Jeffrey gibi namlı İran düşmanları. Mesela sızıntılardan öğrendiğimiz kadarıyla, Türkiye destekli ÖSO’cuların Kürt Gelecek Partisi lideri Hevrin Helefi öldürmesinin ABD yönetimi tarafından kınanmasını engelleyen de Jeffrey. Nedeni ise bu ÖSO’cuların ileride kendilerine lazım olma ihtimali.

Böyle planda Türkiye’ye de yer olabileceğini söyledin, bunu biraz daha açman mümkün mü?

Trump Suriye’de selefi Barack Obama’nın planına büyük ölçüde sadık kalmıştı ancak İran konusunda iki dönem arasında farklar mevcut. Trump yönetimi Obama’ya göre çok daha sert ve doğrudan araçlarla İran’ı yenilgiye uğratma hedefinde. Bunun için eldeki müttefiklerinin yetmediğini ve bir biçimde hem Türkiye’yi hem de Türkiye'nin hamiliğindeki cihatçı gruplara ihtiyaçları olduğunu gördüler. Ve Türkiye’yi oyuna dâhil edebilmek için yeşil ışık yaktılar. Ancak ABD, bu yeni döneme dört başı mamur bir planla giremedi, bunun yerine ucu açık bir süreç başlatıldı. Ve bu da ABD yönetimi içinde çelişkili mesajlara ve hatta bizzat Başkan Donald Trump’ın dünü bugününü tutmayan açıklamalarına neden oluyor.

Ancak dikkat edildiğinde, Trump’ın çelişkili açıklamaları ya da ABD Kongresi ile yönetim arasındaki Türkiye gerilimi ABD’yi paralize etmiyor, bence bilakis aleni olan ABD politikasındaki savrulmanın tam boy bir hezimete dönüşmesini engelliyor. Örneğin ABD senatosunun Türkiye ile ilgili yaptırım paketi üzerinde çalışması Erdoğan’ın çizilen çizgileri aşmamasını da sağlamış oluyor. ABD’yi ihanetle suçlayan YPG de tam aynı nedenle Kongre’de kendilerinden yana olan havadan umutlanabiliyor.

Bu arada hatırlatmak isterim ki, “Barış Pınarı” harekâtının uluslararası alanda en çok hedefe koyan ülke de İran oldu. Bana kalırsa Tahran, ABD’nin Türkiye’ye yeşil ışık yakmasının gerçek mahiyetini kavramış durumda. Ruslar ise daha rahat görünüyor. Moskova’nın İran bağlantılı milislerinin ülkeyi terk etmesi karşılığında Esad yönetiminin tanınması ya da ona karşı yürütülen vekâlet savaşının sonlandırılmasına hayır diyeceklerini hiç sanmam.

'SURİYE’DE ABD İLK KEZ PLAN DEĞİŞTİRMİYOR'

Trump’ın Obama’nın Suriye planını devam ettirdiği söylenebilir belki ama Obama’nın planlarında Türkiye'ye alan açılmıyordu, hatta Erdoğan'ın Obama’ya Rakka operasyonunu birlikte yapma önerisiyle ABD’li yetkililerin dalga geçtiği basına yansımıştı, ne değişti şimdi?

Suriye halkı ve ordusu ABD öncülüğündeki koalisyonun vekil güçleriyle yürüttüğü savaşa direndi. Suriye’yi parçalamanın sanıldığı kadar kolay olmadığı ve sadece ABD üsleri dikerek kotarılamayacağı ortaya çıktı. Bu nokta mühim, Suriye’de ABD ilk kez plan değiştirmiyor. Değişikliğe uğrayan üçüncü plandır bu; 2012 ortasına kadar “Yemen modeli” gündemdeydi, silahlı ve barışçıl eylemlerin kokteyli ve diplomatik baskıyla Esad’ı istifaya zorlamak. Bu olmayınca cihatçıları Suriye’ye doluşturup, Şam ve Halep’in fethine giriştiler. Ancak bu plan 2013 yazında Lübnan Hizbullah’ının Suriye ordusu lehine savaşa dâhil olmasıyla çöktü. Obama yönetimi doğrudan bir müdahaleden geri adım atsa da rejim değişikliği planından vazgeçilmiş değildi. Bu nedenle Obama 2013 Eylül’ünde Suriye’deki hedeflerinin “IŞİD’i geriletmek” olduğunu duyurdu. Esasında ABD, Obama’nın Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de dediği gibi örgütün güçlenerek Şam’a dayanmasını “Esad’ı müzakerelere ikna etmek için” izlemişti.

Vekâlet savaşı beklenilen sonucu vermeyince, başka bir vekil güçle IŞİD’in ele geçirdiği yerleri almak cazip bir plana dönüştü. Zira bu bölge Suriye’nin petrol ve doğalgaz rezervi ve pamuk ve tahıl üretiminin neredeyse tamamının yapıldığı değerli tarım arazilerine ve üç büyük hidroelektrik santraline ev sahipliği yapıyordu. Aranan vekil güç, ABD'nin eski Suriye Büyükelçisi John Ford’un itiraf etitği üzere, 2014'te IŞİD’in Kobane’ye yaptığı saldırıdan çok daha önce 2013 yılında görüşmeye başladıkları YPG oldu. Bu planda hızlıca yol da aldılar. Öyle ki, Pompeo’dan önceki Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Suriye’nin ekonomik kaynaklarının tamamına çöktüklerini ve bunu rejim değişikliğinde kullanacaklarını açıktan dile getirmeye başlamıştı.

Ancak Şam ve Halep’in fethi döneminde olduğu gibi, “IŞİD’le mücadele” planı da 2017 yılı sonunda problemler çıkarmaya başladı. YPG 2018 başına kadar IŞİD’in elindeki tüm zenginlikleri ele geçirmiş olsa da bu durum Suriye'ye geri adım attırmadı. Öncelikle plan istenileni vermemişti. Şam yönetimi ABD tekliflerine kapıyı kapatırken, müttefiklerinin de yardımıyla Halep’ten sonra Dera, Şam ve Humus cephelerinde nihai zaferini ilan etti ve cihatçı grupları İdlib’te sıkıştırdı. İkincisi YPG bölgesi ekonomik zenginliklere sahip olsa da bunları işleyebilecek tesislerden yoksundu. Bu ürünleri satabilecekleri yegâne ülke olan Türkiye ise YPG’nin PKK bağlantısı nedeniyle sınırını kapatmıştı. Dolayısıyla YPG bölgesi ekonomik olarak Şam’a bağımlı kalmayı sürdürüyordu.

Üçüncüsü, YPG’nin temsil iddiasında olduğu Suriye Kürtleri toplam nüfusun yüzde 10’unu oluştururken, YPG bölgesi Suriye’nin üçte birine tekabül ediyordu. YPG'nin omurgasını oluşturduğu SDG çatısı altında Arapların da olduğu iddia edilebilir. Ancak bu Araplar, Türkiye'nin rakip grubu kayırmasına tepkili eski ÖSO’cu gruplar ya da IŞİD’in hışmına uğrayan eski El Kaide bağlantılı gruplar ya da ‘Bağdadi hilafetinin sonunun geldiğini’ anladıklarından bir sabah SDG’li olarak uyanan, dünün IŞİD yanlısı aşiretleriydi.

Problem sadece Suriye ile sınırlı da kalmıyordu. YPG’ye Suriye’nin kaynaklarıyla bir çeşit ‘özerk bölge’ vaadi Türkiye-ABD ilişkilerinde sürekli gerilim kaynağıydı ki, İran ve Rusya bu durumdan istifade ediyordu. Bu da özellikle ana amacı Rusya’yı sıkıştırmak olan ABD’nin Avrupa Komutanlığı’nda alarm zillerinin çalmasına yol açtı. İran’ın Ortadoğu’daki bir numaralı hedef olmasında ısrar eden ABD’li şahin kanat için de İran bölgenin en büyük askeri gücü ve cihatçı gruplarla güçlü bağları olan Türkiye’nin eksikliği yakıcıydı. Dolayısıyla ABD, Türkiye'ye operasyon izni vererek aslında Suriye’de aslı astarından pahalıya gelen YPG’nin vekil güç olduğu planda değişikliğe gitti.

'AMAÇ YPG VE TÜRKİYE’Yİ YENİ BİR ‘SÜREÇ’E İKNA EDEBİLMEKTİ'

Türkiye'ye yeşil ışık yakılırken amaç tam olarak neydi, ABD için her şey yolunda gitti mi?

ABD'nin murat ettiği şey bugün üç aşağı beş yukarı belli olmuş durumda. Bugün netleşen tabloda benim gördüğüm şu: ABD yönetimi Türkiye’nin operasyonuna izin vererek, esasında YPG ve Türkiye’yi yeni bir ‘süreç’e ikna edebilecekti. Bir yandan YPG’yi daha tavizkar olmaya zorlarken, diğer yandan Türkiye’yi daha fazla oyuna dahil etmeyi başaracaktı. Trump’ın “Türkiye ve Kürtlerin ilkokul bahçesindeki gibi kavga etmelerine izin verdim. Bazen önce bırakırsınız kavga etsinler, sonra da ayırırsınız” sözü önemlidir.

Bugün görünen şu ki, ABD esasında Türkiye ve YPG’yi yeni bir “açılım süreci” başlatmaya zorluyordu. Bu yapılabilseydi, hem Türkiye daha fazla oyuna dahil olacak, hem İran hem de Rusya karşıtı cephe tahkim edilecekti. Aynı zamanda Türkiye’nin oyuna girmesi, YPG bölgesinin Şam’a bağımlılığını ortadan kaldıracak ve Suriye’yi istikrarsızlaştırma planında yol alınacaktı. Ancak Türkiye yeşil ışığı, YPG’yi tümüyle tasfiye etmek yönünde istismar etti. ABD’nin YPG’nin Suriye yönetimiyle görüşmesini o güne değin engellediğini biliyoruz. Ancak Türkiye tehdidi ABD vetosundan daha büyük ve yakıcı hale gelince YPG Şam’ın kapısını çaldı. Bu da Suriye ordusunun kurşun atmadan Suriye’nin kuzeydoğusuna büyük ölçüde yeniden dönmesini sağladı. Kanımca ABD’nin son anda asker çekmekten yan çizerek, Deyr Ezzor’un petrol sahalarına asker konuşlandırması bu yüzden oldu. İlk planda kuzeyde Türkiye, Deyr Ezzor’da YPG olacaktı belki de, ancak Suriye ordusunun bölgeye hızla dönmesi Washington’da alarm zillerini çaldırdı.

'WASHİNGTON-MOSKOVA PAZARLIKLARINDA MENBİÇ BİR İYİ NİYET HEDİYESİ GİBİ DURUYOR'

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Erdoğan ile görüşmesi sonrası açıklanan mutabakat metnine dair “Türkiye’nin her istediğini aldığı” söyleniyor. Sen de mi “Türkiye mutlak bir kazanım elde etti” demek istiyorsun?

Hayır. Türkiye tam olarak istediğini elde edemediği gibi şimdi Rusya’nın önüne atılmış durumda.
ABD, Türkiye’nin istismarını belki de YPG’nin elindeki en önemli kent olan Menbiç’i Rusya'ya yani dolayısıyla Suriye’ye teslim ederek cezalandırdı. Zira Menbiç’in Suriye ordusunun kontrolüne dönmesiyle Türkiye, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerini birleştiremedi. Böylece ABD, Türkiye’nin Suriye’de inisiyatif alanını da kendi lehine daraltmış oldu. Burada bir not olarak belirtmek istiyorum, bir haber dikkatimi çekmişti. ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri basına Menbiç’i Rusya'ya devrettiklerini açıkça söylediler. Trump’ın Rusya’nın adamı olmakla suçlandığı dönemde aslında cesur bir açıklamaydı. Bana kalırsa bunu deklare ederek Türkiye’ye bir mesaj vermiş oldu. Bir diğer husus ise yine Suriye’de bulunan İran bağlantılı milis güçleriyle ilgili Washington-Moskova pazarlıklarında Menbiç bir iyi niyet hediyesi gibi duruyor.

Böyle bir tabloda Türkiye’nin daha doğrusu Erdoğan yönetiminin hedefledikleri açısından başarı ya da başarısızlığını hangi kriterlere göre değerlendireceğiz?

Türkiye’nin operasyona başlarken hedefleri şöyleydi; YPG tasfiye edilecek, YPG’nin varlığı bahanesiyle elde edilen topraklar Şam yönetimine karşı koz olarak kullanılacaktı. Hatırlayacak olursanız bu niyeti hem Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hem de Cumhurbaşkanı danışmanı Yasin Aktay açıkça dile getirdiler. Çavuşoğlu, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının “siyasi çözüm sağlanmadan” sona ermeyeceğini söyleyerek açıkça rejim değişikliği planlarının devam ettiğini ve elde edilen toprakların bu amaçla kullanılacağını yinelemişti. Bu açıklamalar aslında Türkiye’nin ABD'nin Suriye'deki yegane vekil gücü olma çabasının parçasıydı. Zira Türkiye Suriye’de ne kadar büyük bir alanı kontrol edebilirse, YPG’yi o kadar saf dışı bırakabileceğini düşünüyordu. Bence bu amaca ulaşamadıkları için Erdoğan yönetimi açısından bir zaferden bahsetmek mümkün değil. Bilakis Erdoğan-Pence görüşmesinden beş gün sonra Putin ile Soçi’de görüşen Erdoğan, Suriye ordusunun sınıra dönmesini kabul etmek zorunda kaldı. Bu zafer kazanmış bir Türkiye görüntüsü değil.

Ancak şu bir gerçek ki, Türkiye ABD’nin yeniden dizayn etmek istediği cihatçı hareketler üzerinde nüfuz sahibi olduğunu gösterdi. Yani Türkiye Suriye’de kesinlikle operasyon öncesine göre elini güçlendirmiş durumda. Ben YPG’nin yükselişiyle Türkiye’nin Suriye'de paradigma değişikliğine gittiğini düşünmüyorum. Sadece araçlar açısından bir güncelleme yapıldı. ‘Emevi Camii’nde namazdan vazgeçmiş olabilirler ancak yine de Erdoğan’ın bölgesel iddiası Suriye’den başlıyor ve bu amaç hiç de “YPG’ye aman vermemeye” indirgenecek kadar iddiasız bir amaç değil.

Rusya, Türkiye’nin operasyon sahasını sınırlandırırken, TSK’nın Suriye’deki askeri varlığını da şimdilik statükoya kavuşturuyor. Öte yandan, yasadışı askeri güçlerin çekilmesini istiyor, SDG komutanıyla görüşüyor. Bir açıdan bakıldığında, Rusya’nın Trump ile uyumlu hareket etmeye gayret ettiğini söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Rusya’nın ABD'yi bölgeden kovmak ve bölgedeki hegemonyasını akamete uğratmak gibi bir hedefi olduğunu düşünmüyorum. Benzer biçimde ABD’nin de Rusya’nın elini güçlendirmesinden büyük bir hoşnutsuzluk duyacağını söyleyemeyeceğim. ABD, Suriye’de Rusya ile bir şekilde anlaşmak zorunda olduğunu biliyor. Eğer bu anlaşma, İran karşıtı siyasetine çentik atacaksa neden kötü bir şey olsun? Elbette ki, Washington için gelinen nokta tatmin edici değil, ancak kötünün iyisi olduğunu düşünüyorum.

'TÜRKİYE VE YPG İLE DOĞRUDAN YA DA DOLAYLI OLARAK GÖRÜŞMESİ SURİYE’NİN BİR SONRAKİ HAMLESİNİ BELİRLEYECEK'

Son olarak Suriye bu sürecin neresinde ve bir noktayı daha sormak istiyorum, ABD Suriye'de asker tutma kararı aldı, bu işgal daha ne kadar sürdürülebilir sence?

Suriye Rusya ile birlikte bu süreçte en kazançlı çıkan taraf oldu, muhakkak. ABD planları nihai olarak yenilgiye uğratılamasa da Şam yönetimi tekrar Suriye’nin kuzey sınırlarını kontrol altına aldı, tek bir kurşun bile atmadan. Hem Türkiye hem de YPG’nin bu ilerlemeyi olumlayan açıklamalar yapmak durumunda kalması havanın ne kadar Şam’dan yana estiğini gösteriyor. Zira ilki Suriye ordusunu ülkenin kuzeyinden çekilmeye zorlamıştı. İkincisi ise daha geçtiğimiz yıl “Suriye yönetimi özgürleştirdiğimiz bölgelere asla dönemeyecek” diyordu. Yine ABD planlarının nihai olarak yenilgiye uğratılmadığını unutmamak gerekiyor. ABD Erdoğan’a karşı yaptırımları, YPG’ye karşı Türkiye’yi ve Şam’a karşı askeri caydırıcılığını kullanarak hezimetten kaçınmayı ve planını ete kemiğe büründürmeyi hedefliyor. ABD askerlerinin sayısının az oluşu, Suriye’nin petrol kuyularının kontrolünü ele almasının önüne geçilemeyeceği yorumlarına neden olsa da ihtiyatlı yaklaşmak elzem. Zira ABD’nin Katar’da oldukça caydırıcı bir hava gücü var. Suriye’nin bu aşamada ABD ile doğrudan karşı karşıya gelmekten imtina edeceğini düşünüyorum. Kanımca Suriye İdlib’teki cihatçıları yok etmeyi deneyecektir.

Bu dakikadan sonra Türkiye ve YPG ile doğrudan ya da dolaylı olarak yürütülen görüşmelerin neticesi Suriye’nin bir sonraki hamlesini belirleyecek gibi. Eğer Şam YPG ile bir siyasi bir anlaşmaya varabilirse -ki biliyorsunuz Suriye ordusunun kuzeye konuşlanması, iki tarafın güvenlik ihtiyacından ortaya çıkmış, askeri bir anlaşmanın sonucuydu- sonraki hedefin Türkiye'nin doğrudan komuta ettiği cihatçı güçlerin kontrol ettiği, Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgeleri olacağı açık. Eğer Türkiye ile bir anlaşmaya varılırsa Şam Fırat doğusunda askeri gücünü daha fazla kullanmayı deneyecektir. Şu anda her iki anlaşma ihtimalinin de oldukça düşük olduğu kanaatindeyim.