Silahlı Özgürlük Gaspı

07/10/2009 Çarşamba
Silahlı Özgürlük Gaspı

Hırsızlığı ‘silah zoru’ ya da bir başka zorla yapmak ‘gasp’ a girer ki, ağır suçtur. Yani ‘kapkaç’ la milyon götüren, ya da usturubunda banka boşaltan ucuz sıyırabilir de, silah zoruyla beş kuruş ya da kimlik falan gaspedenin ömrü cezaevinde geçecek demektir. ‘Faça bozmak’ da böyledir. Bir insanı on yerinden bıçaklayın, ölüm yoksa ‘yaralama’dan sıyırmak olası, fakat, yüzde iz bırakıcı yaralama denilen ‘faça bozmak’ ağır cezalık suçtur.

Türkiye’de, içini boşaltıp banka batıran patronu ‘şeref tribünü’nde Maliye Bakanı ile yanyana, baklava çalan çocukları ise, ömrünü geçirdiği cezaevinde görmeye herkes alışkındır.

Örnekleri saymakla bitmez. Son on yılda ne kadar çocuk baklava, şeker, ekmek, bisküvi türü şeyler çalmaktan ağır cezada yargılanmış ve ağır mahkûmiyetler almış, bir araştırın, tüyleriniz diken diken olur. 20 Ocak 2002 de Milliyet’te Semra Pelek’in yazı başlığı şöyle: “Banka soyanları serbest bırakan hukuk sistemi, baklava çalan çocuklardan sonra şimdi de çikolata çalan çocukları mahkûm edecek!” Çocuklar, bir alış veriş merkezinden bisküvi, cokokrem falan çalmışlar. Yoksul aile çocukları, ‘Canımız çekti, paramız yoktu!’ diyorlar. Gasp çetesinden yargılandılar.

Hani, Eduardo Galiano “Brezilyalı çocuk, Brezilya’nın kakaosuyla yapılan İsviçre çikolatasını yiyemez!” diyor ya, o misâl!

Araştırmaya başlayın, “Zor yoluyla 5 lira alan çocuk Eyüp 2. Ağır Ceza’da gasptan 10 yılla yargılandı!” ya da “Ağrı’da, marketlere gıda dağıtan bir aracın açık kapısından çikolata çalan çocuklar gözaltında!”, ya da, “Aydın’da zorla 100 lira gaspeden çocukların beşine 11er yıl birine 22 yıl hapis!” gibi haberler dere gibi akar önünüze.

Aç bırakan, memleketi soyan, soyduran yetişkin adamın sıfatı ‘iş adamı’ ya da ‘siyasetçi’, aç kalıp baklava, bisküvi çalan yoksul çocuk ‘gaspçı hırsız’!

Polis teşkilâtı ve ordusu olanın ‘gaspı’nı, ‘devletin bekası için’ diye açıklarsınız, iş biter! Bu, ‘iş bitiriciliğin’ en güvenli yoludur! Özgürlük arayışı içindeyseniz, bu kez sizin ‘işiniz bitmiş’ demektir! Hakkınızı aramanızın da, derdinizi anlatmanızın da mümkünü yoktur! Kendi vicdanınıza karşı olsa da, ‘kara kaplı’ karşısında yoktur!

Diyelim ki keyfi bir biçimde ya da özgürlük düşmanlarının keyfini bozduğunuz için özgürlüğünüz gaspedildi, hem de silahlı külahlı bir biçimde! Hadi, arayın hakkınızı! Kimin güvencesinde? Güçlü polisi ve ordusu olanın mı? Haşa! Karakaplı da onların ellerinde. Tek güven kaynağınız ‘kutsal inançlarınız ve yüreğiniz’dir. İşte bizim yaptığımız da o.

Geçen yıl Mekadonya’dan dünyaya yansıyan, sevimliliği kadar anlamlı bir haberdi: Bir arıcı, balını çalan ayıyla baş edemediği noktada, ayı aleyhinde mahkemeye başvurmuştu. Dilekçesinde, ayının hırsızlığından kurtulmak için her çareyi denediğini, kovanlarını, jenaratörle aydınlattığını, müzik çaldığını, bu sürede ayıdan kurtulduğunu, fakat yakıtın bittiği gün ayının tekrar gelip balını çaldığını söylüyordu. Dava sonunda mahkeme heyeti, ayıyı hırsızlıktan mahkûm etmiş, bulunamadığı için, suçunu siciline işlemiş ve ayrıca, ayıların yasal devlet güvencesinde olduğu gerekçesiyle, arıcının hasarını devletin ödemesine karar vermişti.

Önceki yazıda antatacağımı söylediğim ‘silahlı özgürlük gaspı’ öykümdeki halim de Mekadonyalı arıcının hali misali!

‘Organize Karışık İşler’ başlıklı yazımın sonunda belirtmiştim: 6 Mayıs 2005’te düzenlenen ‘Denizleri Anma Günü’ne katılmak için geldiğim İstanbul’da, Beyoğlu’nda kaldığım otelde, 5 Mayıs geceyarısı, odamın kapısı gümbür gümbür çalmaya başlamıştı. İlkin rüyamda sanmış, sora ‘Aç, polis!’ sesiyle duvara çarpar gibi uyanmıştım. Hani, gözaltına alınmanın yabancısı da değildim: kaçıncısı olduğunu dahi unuttum, ama yine de insan, ‘Bu da nereden çıktı?’ diye sormadan edemiyor. ‘Ne, kim, neden?’ gibi soruların anlamsızlaştığı bir ortamda, indirilip bir polis minübüsüne bindirilmiştim. Araçta başka kişiler de vardı. Gariban tipli olanın yüzü gözü kanlıydı. Biri kravatlı efendi görünüşlüydü. Beni alan sivil polisler öne oturdular. Bizim bölümde bir polis memuru daha vardı. Karakol memuruydu. Araçtakilere,‘Sen ne yaptın?’ diye soruyordu. Sorduğu kişi, ‘Hiçbir suçum yok, niye alındığımı bilmiyorum!’ türünden yanıt veriyor, polis de, ‘Tabi canım, bir suçun yoktur!’ falan diye söyleniyordu. Bana sorduğunda, ‘Katilim!’ dedim. Polis, ‘Anlamadım!’ dedi. Daha yüksek tonda, ‘Cinayet!’ dedim. Artık sormadı. İki ayrı mekândan iki kişi daha aldılar ve sabaha karşı, sağlık kontrolü için Taksim İlkyardım Hastanesi’ne getirildik.

Olmayacak yerde, olmayacak biçimde tanıyanım çıkagelir. Bunun umuduyla, İlkyardım Hastahanesi’nde bir tanıdık doktor ya da hastabakıcı falan görebilirsem, yakınlarıma haber iletebileceğimi hesaplıyordum. İkide bir adımı tekrarlayarak yüksek sesle söyleniyordum! Tek bir tanıyan çıkmadığı gibi, ‘Sıranızı bekleyin beyefendi, gürültü yapmayın!’ diye azarlanmıştım. O saatte aradığım herkesin telefonu kapalıydı. Neyse ki, telefonum karakolda alınmadan, kardeşlerime ulaşabilmiştim. Taksim Polis Merkezi Nezareti’nde gelmelerini bekliyordum. Sabaha karşı Ataol ve Namık abilerim geldiler. Gün doğuyordu. Bir iki saat sonra mesai başlayacaktı. Artık, suçumuzu öğrenme vaktiydi. Ortada ‘çok acele’ kaydıyla, yakalanıp gözaltına alınmamı isteyen bir evrak vardı. Evrakın altındaki imza, ‘3. Sınıf Emniyet Müdürü Ali Gedik’ti. Açıkçası benim kafam buna takılmıştı. Bu 2. sınıflık, 3. sınıflık acaibime gitmişti. Ataol’un kafası da evraktaki suçlamaya takılmıştı. ‘Arandığı suçlar’ bölümünde aynen: ‘Dev.Ul.Şah.Kar.Cür.’ yazılıydı! Hukukçu olan abim ise zaten bize ve sorularımıza yüz vermiyordu sağa sola telefonla sorunu çözmeye çalışıyordu. Daha doğrusu, beni Diyarbakır’a göndertmeden, İstanbul’da savcılığa çıkartmanın yollarını arıyordu. Çünkü evrakta, suç kaynağı olarak, yirmi yıl önce Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’ne atıf vardı. İnanılır gibi değil ama öyleydi! Yirmi yıl geçmesi, bu mahkemelerin tarihe karışması ve zaten takipsizlikle de sonuçlanmış olması hiç önemli değildi! Diyarbakır’a yollanacaktım!

Sonunda Namık abimin çabasıyla, Beyoğlu Savcılığı’na çıkarıldık ve Savcı’nın, ilgili kurumlarla yazışmaları sonucunda, “Savcılığımız Gıyabi Tevkif ve İlamatta herhangi bir arama, yakalama ve tahdid bulunmadığı gibi, kişinin ismine de rastlanmamıştır. Bu nedenle adı geçen serbest bırakılmıştır!’ kararıyla serbest bırakılmıştım. Ama, sivil polis memuru tekrar gözaltına almak için kapıda bekliyordu ve ‘Amirimin emri var!’ diye yine koluma yapışmıştı. Kardeşlerimin savcılığa geri dönüp, haberdar ettikleri Savcı’nın dışarı gelerek, ‘Bu şahsı alırsanız sizin ve amirinizin hakkında işlem yaparım!’ uyarısıyla serbest kalmıştım.

Ataol’un, 7 Mayıs günkü Cumhuriyet’teki yazısının başlığı ‘DEV.UL.ŞAH.KAR.CÜR.’ idi. Kafasının takıldığı suçlanma gerekçesinin şifresini çözmüştü: ‘Devletin Ulaşılmaz Şahsiyetine Karşı Cürüm’! Ataol yazısında, “Ulaşılmaz sözünün çekiciliğine kapılmamak elde değil. Sivri akıllının biri, ‘manevi’nin karşılığı olarak çevirmiş olmalı. Ve bu sivri akıllı, belli ki 12 Eylül sonrasının bir görevlisi...Orhan Murat Arıburnu’nun ‘zampok eyin pi’ sini anımsatan anlamsız, saçma bir söz dizisi. Şairin bu ünlü dizesi, bilindiği gibi, ‘ip niye kopmaz’ın tersten okunuşudur. ‘Ulaşılmaz devlet’e karşı işlendiği iddia edilen ‘cürüm’e ilişkin suçlama ise, tersinden de okunduğunda aynı saçmalıkta!” diyordu.

Tamam, anlıyorum, kim bilir belki de 6 Mayıs anmasına katılmamı engellemek için hazırlanmış bir plandı. Ama, ya çalınmış iki günüm? Üstelik silahlı gasp olarak! Zor kullanarak! Bu ‘silahlı özgürlük gaspı’ değil miydi? Güllüoğlu Baklavacısı’nın vitrindeki baklava tepsilerinin ‘devlet güvencesi’nde olduğu, çalan çocukların ‘örgütlü baklava gaspı’ndan ağır cezada yargılanıp ağır mahkûmiyet aldığı memlekette, özgürlüğümün güvencesi ve değeri neydi?

Aynı ay üç kez yurtdışı seyehati yapmışım. Aynı gün yurtdışından gelip havaalanında kontroldan geçmişim. Arama kaydı yok. Acı ama gerçek: Hakkımda tahdit olmadığına dair savcılık yazısını ‘herhangi bir ihtimal’e karşı sürekli cebimde taşıyorum. Ve kalemimden başka silahım yok. Geceyarısı otelde ‘acele yakalama’ emriyle baskın yiyorum! Bu emniyet anlayışı mı benim emniyetime güven kaynağı olacak? Kimse kusura bakmasın!

Sonuç mu? Balı çalınan Mekadonyalı arıcı misâli, çalınan özgürlüğümün hakkını aramayı düşündüm. ‘Silahlı özgürlük gaspı’ ydı. Bence buydu. İlkin, böyle bir suçlamayla devletin silahlı güçlerine dava açılamayacağını öğrendim. Üstelik hukukçu abimin ‘Ayda mı yaşıyorsun oğlum?’ azarıyla. Sonra, özgürlüğün kafamdaki yüksek değeri nedeniyle, ‘yüksek tazminat davası’nı düşünmüş de olsam, yüksek tazminat davasının, yüksek zenginlerin yüksek ilişkiler ve yüksek olanakları içinde olduğunu öğrendim. Yani yüksekçe bir parayı ilkin sizin yüksek mevkilere yatırmanız gerektiğini. Kendi ülkemdeki bir sorunun çözümünü kendi ülkemde aramak gibi bir anlayışa sahip olduğum için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri falan gibi kurumlara başvurmayı da düşünmedim. Kendi ülkemizde, ‘haksız gözaltı’ davası ile yetindik! Kazandık da. Mahkeme, devleti, ‘polisin ağır hizmet kusuru işleyerek, asılsız bir bilgiye dayanarak kişinin özgürlüğünü haksız yere kısıtladığı’ gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkûm etti. Değeri mi? ‘Gözaltına alınan şahısa, Cuma ve Cumartesi (yarım gün) hesabıyla, asgari üçretten birbuçuk iş günü karşılığı tazminat!’ İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi 2005/260 dosya 2006/85 sayılı kararında, “Davacının hukuki dayanaktan yoksun olarak gözaltında kalmasına sebebiyet verildiğinin anlaşıldığı ve davacının bu gözaltına alma olayı nedeni ile maddi ve manevi zarara uğradığı....asgari ücretin bir günlüğünden hesap edilerek 11 lira 67 kuruş maddi tazminatın...davalıdan alınıp davacıya verilmesine..” hükmetti! Yargıç ne yapsın, yasa böyle, o da yasalara bağlı. (Hadi, ‘özgürlüğün’ bu memleketteki 11 lira 67 kuruşluk ‘değeri’ni geçelim, peki, mahkeme kararıyla saptanmış olan ‘hukuki dayanaktan yoksun olarak özgürlüğümden edilmemin’ bu 11 lira 67 kuruşluk bedelini, buna neden olan emniyet müdürünün bizzat ödemesi gerekmez mi? Beni silahlı polis gücüyle içeri aldıran o. Bu durum, mahkeme kararıyla saptanmış bir görev kusuruysa ‘taltif ve terfi’ bunun neresinde? Hadi 67 kuruşundan da vazgeçtim! Hani, büyük meblağ hesabıyla AİHM’e falan da gitmiş değilim, altı üstü 11 lira! Onu da devlete yüklüyorlar! ‘İşlerinizi doğru yapın’ dememiz suç! Yazsak, yazımıza yasak koydurmaya çalışıyorlar! Bir ‘özür borçları’ da mı yok? Ortada, gaspedilmiş bir zaman var! Benim zamanımı, tersten ‘namaz’ diye okunan gazete adıyla karıştırmasınlar. Zamanım halka ait bir değerdir. Zamanımın gaspı halktan bir değerin gaspı anlamına gelir. Susayım mı? Yazmayalım mı? 67 kuruştan olduğu gibi, insan haklarımızdan, insanlığımızdan da vaz mı geçelim? ‘Ey, haksız yere gözaltına alınanlar, en azından bu davayı ve mahkeme kararını emsal göstererek haklarınızı arayın, özgürlüğünüze sahip çıkın!’ diye konuşmamız, yazmamız da mı suç sayılacak?)

Ayının ve arıcının devlet güvencesinde olduğu Mekadonya’da mahkeme, ayının hasarı olarak devletin arıcıya ne tazminat ödemesine hükmetti bilmiyorum, ama ‘hukuki dayanaktan yoksun olarak’ özgürlüğümden edilmem nedeniyle bana hak görülen tazminatla bir kilo baklava alınamıyordu!

Olsun! Özgürlüğün bedeli ‘baklavadan ucuz’ diye, ‘özgürlüğümün gaspı’na sessiz kalacak değildim! Hakkını aramanın sonu ve sınırı mı var? Daha da önemlisi: bir şeye değerini kazandıran, ona harcanan emek ve uğrundaki mücadele değil mi?