Bir krizden tablolar

17/08/2018 Cuma
Bir krizden tablolar

Doğrudur, Mussorgskiy’den biraz esinlenme izi bulunabilir başlıkta. Sakınca yok. Hatta, isteyen ve elbet imkânı olan, okurken ya da okuduktan sonra “Bir Sergiden Tablolar”ı da dinleyebilir.

Okumak yazmak bir yana yaşayarak öğreniyoruz: İçinde yaşamakta olduğumuz düzen, krizlerle var olabiliyor. Bunun şöyle bir anlamı da var: Bu düzende kriz denilegelmiş şu ya da bu şiddet ve süreğenlikteki çalkantılar hiç bitmez; bittiğinde, düzenin kendisi de bitmiş demektir. Bu bakımdan, örneğin sürüp gitmekte olan sonuncusunda, kanıyla canıyla, daha doğrusu, kesesiyle küpüyle işin içinde olanların ve onların temsilcilerinin sık sık yinelediklerine tanık oluyoruz, doların diyelim yedi lira dolayında durağanlaşması bile, bütün kötü sonuçlarına rağmen, kabul edilebilir; ama bu kadar geniş bir aralıkta dalgalanma ya da oynaklık, dayanılamaz bir durumdur.

Dayanılamaz da ne olur? Bu yazının konusu değil. Bu yazı, daha az teknik olmakla birlikte  daha az önemli olmayan bazı durumlardan söz etmekle sınırlı kalacak.

***

Pazartesi günü burada bir haber okuduk. Türkiye’nin atanma tarihinden biçimine, siyasetçi geçmişi bulunmayışından başka özelliklerine kadar pek taze, pek alışılmamış bakanlarından ticaret ile ilgili olanının yurt dışında verdiği bir demecinden belki de en can alıcı cümleyi okuma fırsatımız oldu. Bu fırsatı sağlayan Osman Çutsay’ın yazısı idi. Demeci alıp yayımlayansa genellikle Merkel destekçisi olduğu belirtilen Frankfurter Allgemeine Zeitung. Gazetenin, Cuma gecesi internet sitesinde yer verdiği habere göre, adı geçen bakan, “Buna rağmen, Başkan Trump’a müzakere masasına geri dönmesi için yalvarıyoruz” diyesiymiş. 

Osman’ın buradaki kritik sözcüğü dikkatsizce Türkçeleştirmiş olabileceği düşünülemez. Dolayısıyla, hemen ardından gelen şaşkınlığa hak vermemek mümkün görünmüyor: “Böyle bir ifadeyi Türk medyasında görmedik. Hadi iktidar çevrelerini anladık, böyle bir ‘istiskali’ veremezler, iyi de, muhalif geçinenler nerede? Hiç mi görmediler? Cumhuriyet mesela? Sonuçta ‘muhalif’ medyanın da görmediği, göremediği, en azından büyütme gereği duymadığı skandal bir ‘çağrı’ bu. Frankfurter Allgemeine Zeitung gibi ciddi bir gazetenin, ki resmen sağda konuşlanmıştır, bu ifadeyi yayımlaması anlamlı. Demek ki, Erdoğan’ın yakın çevresinde dağılmaya hazır ve büyük patronla masaya oturabilmek için ‘yalvarıp yakaran’ bir memur kalabalığı da var; mesaj böylece iletilmiş oluyor. (…) Mesele, Erdoğan sonrası için arayışlar. Böyle bir ifadeyi yabancılara karşı kullanmışsa bir bakan, bir başka mesaj daha gizlemiş demektir: Erdoğan’dan sonraki döneme hazırlanan kadrolar, reisin en yakınında bile olsalar, gerekirse onu çiğneyerek sorumluluk alabilirler.”

Türk medyasındaki görememe hastalığına ilişkin şaşkınlık tamam da, sonraki yorumun dayanakları pek güçlü görünmüyor, diyenler çıkabilir. Ben o dayanakların güçsüzlüğüne katılmamakla birlikte, buradan başka bir yere gelmek istiyorum.

Çok kısa süre önce yenilenmiş görünen yönetici takımın içinde bir tür işbölümünün varlığı belli bir açıklıkla sezilebiliyor. “Ne var bunda?” denilebilir; “Her takım içinde mutlaka bir işbölümü olur.” Doğru da, buradakinin söz edilmeye değer yanı, eskisinden farklılaşması ve mutlak bir tek adam yönetimi görünümü altında ortaya çıkıyor oluşu. Bu işbölümünde en az üç farklı rol ya da görev ayırt edilebiliyor: Kimilerinin payına alttan almak ve yalvarmak düşüyor, kimilerine akıllı uslu ve serinkanlı müzakereci rolünü oynamak, kimilerine ise hem bütün sabıkasına rağmen külyutmaz hem de aşağıdan almak bilmez kabadayı pozunu takınmak…

Bu kadarı bile ibretlik sahnelerin sergilenmesi için yeter; ama rollerin biraz daha çeşitlenmesi durumunda hangi yeni tabloların ortaya çıkabileceğini bugünden kestirmek, hiç kolay görünmüyor.

***

İlk kez, bundan otuz yıldan biraz daha uzun bir süre önce, Toplumsal Kurtuluş’un bir iç toplantısında dillendirmiştim; sonra pek çok kez yineledim. Siyasal mücadele içindeki basbayağı kalabalık sayılabilecek bir bölük insan için “aklını demokrasiyle bozmuş sosyalistler” demiştim. Artık buradaki “sosyalistler” sözcüğünü silmek gerekiyor, işte aklını o “şey” ile bozmuş olanlar demek yeterli. Aradan onca süre geçtikten sonra, üstelik ondan önce de en az aynı uzunlukta bir süre boyunca o aklı bozma geçmişi varken, hâlâ demokrasi, yer yarılsa demokrasi, dünya yıkılsa demokrasi diyenler için o sözcüğü kullanmak çok haksız ve yersiz oluyor. Her ne kadar, “sosyalist” deyip bırakmakla, önüne arkasına herhangi bir açıklayıcı ek getirilmediğinde bu sözcüğün anlamı bulanıklaşıyor olsa da, böyle… 

Bu değinme nereden aklıma geldi, onu da yazmadan geçmemeli.

Günlerdir herkes döviz kuruydu, krizdi, neden oldu, nasıl çözülecek deyip dururken, Cumhuriyet gazetesi haklı olarak bu konuyla çokça ilgilendi. Haklı bulduğum bu ilgilenme işiydi. O ilgilenmenin içeriği, hele hele bu içeriği en özlü biçimiyle ele veren şu birinci sayfa manşetine ise hak vermek ne mümkün: “Çözüm Yolu Demokrasi”!

Sanki, defalarca krizlerle boğuşmuş ve hiç kökünü kurutamamış onca kapitalist ülkede demokrasi yoktu da onu bulup, yaratıp, onarıp, her neyse, çözüme ulaştılar!

Fesuphanallah!

***

Bu arada, üç büyük özel bankanın genel müdürleri de, sıraya bindirilmişçesine, art arda açıklamalar yaptılar. Hepsinin söylediği de ufak tefek sıkıntılar dışında sorun olmadığıydı. Bir de, adeta efsaneye dönüşmüş, “yapısal reformları ihmal etmemek” söylemi. Onu bile çekinerek, acaba kızdırır mıyız ürküntüsü içinde, yarım ağız, duyulur duyulmaz dile getirmeler. Hele en büyüğünün dilindeki “bir miktar mevduat çıkışı oldu, ama önemsiz” yollu açıklama. Yahu, mu demeli, be birader diye mi seslenmeli, madem önemsiz niye sözünü ediyorsun? Şu ya da bu şiddette, teğet ya da böğrünü delen, varlığını herkesin kabul ettiği bir kriz ortamında bankacıların çıkıp, imdat, ahali mevduatını çekmeye başladı, deyu çığırdığı nerede görülmüş? Yoksa, gerçekten var bir çekme hareketi, demek istiyorsun da cesaret mi edemiyorsun ya da ancak bu kadar mı açık edebiliyorsun?

Gel de az önceki naftalin kokulu şaşkınlık anlatımını tekrar etme!

***

“Televizyon gülleri” diyorum ben onlara. Çoğunluğu, tuhaftır, hâlâ üniversite adıyla anılabilen türlü çeşitli okulda gerçekten kadrolu, o kanallarda ise kadroluymuşçasına sürekli elemanlardı. Medyadaki en son düzenlemeden sonra, birtakım elemelerin ardından ihtiyaç doğan bazı yeni yüzler de eklendi, ama aynı hık deyicilik artarak sürdü. 

Geçenlerde gözüme takılan güllerden biri, aslında bir iki yıllık bir geçmişi var, Kayserili ünlü bir kapitalistin adını taşıyan bir özel üniversitede “uluslararası ilişkiler doçenti” olduğu belirtiliyor, çok bilmiş bir edayla şöyle diyordu: “Aynı gemide olduğumuz tartışma dışıdır. Her zaman öyleydi, 2001’de de öyleydi örneğin.”

Bu aynı gemide olma öyküsü, kapitalistler kampının her zaman, hele böyle kriz dönemlerinde çok sevip sarıldığı bir tutamaktır: Aynı gemideyiz, fırtına çıktı, batarsak hep birlikte sulara gömülürüz, öyleyse hep beraber fedakârlık ve ya sabır ya selamet…

Hatta, çok eskiden solcu olduğunu hatırlayıp hatırlatmaktan pek hoşlanan Ertuğrul Özkök, o solculuğunun etkisiyle olmalı, 2001 krizindeki yurtseverce sessizliği nedeniyle emekçileri övgülere boğmaktan geri kalmıyor. Oysa, öve öve göklere çıkardığı, emekçilerin mücadele tarihindeki utanılası sayfalar arasındadır. 

Az önce andığım çok bilmiş edalı akademisyenin dediklerinin tersine, aynı gemide olmadığımız besbelli. En azından, batmaktan kurtuluşun ne anlama geldiği ve bunun yolu yordamı konusunda böyledir. Ancak, aynı gemide olmadıklarımız, sözgelimi, para babaları ile akp’lilerden ve onların eski/yeni müttefiklerinden mi ibaret? Kurtuluşa götürecek kendi gemimize almayacağımız başkaları da yok mu? Hâlâ bu köhne, bu çürük çarık geminin orasını burasını yamayıp onararak fırtınaları aşmayı çare olarak görenler, cahil/beceriksiz/öngörüsüz bir kaptan ve mürettebatı yerine iyi eğitimli/usta/işbilir olanlar işbaşında olsalardı böyle olmazdı diyenler, hele hele tersi kanıtlanmış olduğu halde kendilerinin ve kendilerine benzer olanların gemiyi buralara hiç sürüklemeden sakin sulara çıkaracaklarını söyleme cüretini gösterenler… Onlar da kurtarma gemisine alınmalı mı? Kuşkusuz, alınmaları gerekir; gerçek bir insancıllıktan hiç uzaklaşmamak en doğrusu olacağı için, böyle bir bakış açısıyla istisnaları çok az olmak üzere herkesin kurtulma ve kurtarılma hakkı olduğu için. Ama tümüyle pasifize edilip bir kenarda kurtarılmayı beklemeleri koşuluyla. Varsın, o kadarcık işgücünden de yararlanılamamış olsun.

Aslına bakılırsa, bu geminin batmak üzere olduğu aşağı yukarı ortaya çıktığına göre, orada kim var kim yok tartışması hem anlamsız hem gereksiz zaman kaybına yol açacağı için zararlı görünüyor. Yapılması gereken, batan gemide forsalığa isyan edip kendi gemimizi inşa etmenin yolunu bulmak.

ÖNCEKİ YAZILARI