Anılardan yola çıkıp...

27/06/2010 Pazar
Anılardan yola çıkıp...

Çok da uzağa gitmeden tamamlayabileceğimi, tamamlamak zorunda olduğumu düşünüyorum İlhan Selçuk ile ilgili olacak bu yazıyı. Fazla ileri gidemem çünkü, kendisiyle herhangi bir tanışıklığım olmadığı gibi hiçbir ortak yaşantım da söz konusu değil. Öyleyse, anılardan yola çıkacağım dediysem, bunlar dolaylı anılar, benim yaşadıklarım içinde onun dolayımı ile, ama hiç haberi olmadan gerçekleşmiş olaylar, durumlar, daha doğrusu, onlar arasından seçtiğim biri olacak anlamındadır.

Hafta sonunu beklemeden tamamlayıp bir kenara koyduğum böyle bir yazı yerine niye daha serinkanlı, daha çözümlemelere dayalı bir metin yazmaya çalışmadığımı da açıklama gereğini duyuyorum. Müslüman halkımızdan öğrenip mümkün olan her durumda uymaya özen gösterdiğimiz “ölülerinizi hayırla anın” öğüdünün kulaklarımızda çınladığı günlerdeyiz daha. O tür bir yazı, bu öğüde kulak asmadığımızı düşündürebilir. Örnek olsun, şu anda okumakta olduğunuz soL’da bizim çocukların “haber merkezi” imzasıyla Çarşamba günü yazdıklarından, orada İlhan Selçuk’un sadece yarım yüzyıllık güncel yazıcılık işinin değil politik kişiliğinin de şaşırtıcı sayılamayacak zaaflarından biri olarak birtakım yanılgılarına değinilmesinden böyle bir izlenim edinenler olmuştur belki. Gerçi, o haber-yorumun hemen altındaki okuyucu görüşlerinden birinde şöyle deniyordu önemli gördüğüm bölümlerini, yazımına dokunmadan aktarıyorum:

“İlhan Selçuk siyasi yaşamının hiç bir evresinde proletarya sosyalizmi çizgisinde olmamıştır. O bir ulusalcının alabileceği en sol pozisyon olan küçük burjuva sosyalizminin belki de Türkiye'deki sembol ismidir. (…) Ben İlhan Selçuk'un geçmişine baktığımda çelişki değil, aksine tutarlı bir siyasi hat izlediğini görüyorum. Özelleştirmeler, gericilik, milliyetçilik, Kürt sorunu başlıklarında ortaya koyduğu bakış açısı küçük burjuva sosyalizmiyle uyumludur. (…)
Küçük burjuva sosyalizmi, genellikle kemalist hareket içinden çıkan sol uçların ideolojisi olagelmişti. Son süreçte bu uçlar büyük ölçüde tasfiye oldu ya da ‘ömrünü doldurdu’. Proletarya sosyalizmi çizgisindeki komünistler buna neden sevinirler anlamak mümkün değil. Bize alan açılacağını düşünüyorsa çok yanılıyoruz. İşçi sınıfının ideolojisi toplumda güçlendikçe burjuvazi saflarındaki ilk çatlak küçük burjuvazide yaşanır.
Gözünü iktidara dikmek ya da dikmemek, işte bütün mesele.”

Okuyucunun söylediğine, esas olarak, katılıyorum. Bununla birlikte, ben olsam, küçük burjuva sosyalizminin temsilcisi yerine, “sol Kemalist” demeyi yeğlerdim. Hem daha yerel, dolayısıyla daha yakın ve daha iyi anlaşılır olurdu, hem de bizim memlekette bu yaftanın en çok yakıştığı insan başka kim olabilir, Doğan Avcıoğlu’dan sonra…

Üç ay kadar önce, hiç ilgisi olmayan bir yazının sonunda kısa bir not düşerek, Turhan Selçuk için de yazmıştım. Osman Çutsay, Sanat Cephesi’nin Nisan sayısında, o birkaç satıra pek aşırı bir değer biçti. Burada, kısa arayla göçen iki kardeşten büyüğünün 1969 yılı Ocak ayının bir gününde yayımlanmış o unutulması imkânsız “ışık, biraz daha ışık” karikatürünün yerini, küçük kardeşin hiçbir yazısının tutamayacağını söylemek durumundayım. Hiç değilse o ışığın yakılmasına katkıda bulunmuş kendi akranlarım için böyledir.

Bu vesileyle, Çutsay’ın oda.tv’de yayımlanmış oldukça kapsamlı İlhan Selçuk yazısını da önermek isterim. Övgüsünde yergisinde her zaman cömert olmuştur Osman orada kendisinden çok yaşlı ve çok farklı bir başka devrimci için okunmayı, üzerinde düşünülmeyi, eleştirilmeyi hak eden bir değerlendirme yapmış.

Gelelim, yazının başlangıcında Selçuk’la ilgisinin dolaylı olduğunu belirttiğim kendi yaşantılarımdan birine…

İlhan Selçuk’un ne adlarını bildiği ne yüzlerini gördüğü bir grup genç insan için ne kadar “işlevsel” olabildiğine, onların iyiliğine gıyaben ve hiçbir özel kastı olmadan katkıda bulunduğuna ilişkin bir öyküye…

Bundan kırk beş yıl önce, zamanın ünlü devlet liselerinden birindeydik. Ünü, alanlarında seçkinleşmiş eski mezunlarından ve hâlâ çalışmakta olan çok yaşlı, çok kıdemli öğretmenlerinden geliyordu. Hemen hemen tümü yaş haddinden emeklilik sınırına bir iki yıl kalmış bu insanlar, cumhuriyet öncesinde muallim diploması almış, cumhuriyetten hemen önce ve sonraki uzun yıllar boyunca öğretmenlik yapmış, cumhuriyet aydınlarıydılar. İçlerinden biri de kadındı. Ama benim anlatacağım, erkek olanlardan öğrencilerin taktığı adıyla İmam, gerçek adı ise Halil’di galiba. Gerçek adını böyle biraz güçlükle hatırlıyor olmam doğaldır hep lakabıyla anılırdı çünkü. Niye öyle dediklerini ise hiç hatırlamıyorum. Bizden çok önce takılmış bir addı yeni gelenler onu eskilerden öğrenir ve ayrılıp ya da mezun olup giderken kendilerinden sonra gelenlere belletirlerdi. O zamanlar, hocalara böyle lakaplar takmak, büyük yazarımız Rıfat Ilgaz’ın ünlü kitabından sonra yaygınlaşmış deyişle, “hababam”lığın şanındandı ve, ne kadar parmakla gösterilecek başarı düzeyleri tutturursa tuttursun, her sınıf biraz hababamdı.

Halil Bey, coğrafya öğretmeniydi. Ama ne öğretmen! O yıl “ülkeler coğrafyası” okuyorduk onun öğrettiklerinden sonra hiçbir şey öğrenmemiş olsaydım bile, bugün bu konuda, sözün gelişi, ortalama bir Amerikalı okuryazardan çok daha fazla bilgili olurdum.

Buna karşılık, sınavlarda insaf nedir bilmez bir öğretmendi İmam. Çok esaslı bir hazırlık yapmayanlar için geçmek imkânsızdı. Bu yüzden, eğer önceden kestirebilmişsek, yazılı ya da sözlü sınav olasılığını yüksek gördüğümüz günlerin sabahında, şöyle bir hazırlık yapardık: O sabah birkaçımız mutlaka Cumhuriyet gazetesi alır ve İlhan Selçuk’un yazısını dikkatlice okurduk. Sonra, bu okumayı yapmış olanlar, mümkünse ön sıralara yakın yerlere otururduk. Hoca, sınıfa girip yoklamasını tamamlar tamamlamaz, daha okuma gözlüğünü çıkarıp başını yoklama defterinden kaldırmadan, eller kalkardı. Halil Bey, gözlüğünün üstünden, her defasında hayretle bakarak, “Hayrola, ne var çocuklar?” diye sorar ve kalkan ellerden birini işaret ederdi. Söz verilen, ceketini ilikleyerek ayağa kalkar, sorardı: “Hocam, bugün İlhan Selçuk’u okudunuz mu?”

Bu soru, aslında, Halil Bey için bir hakaret sayılırdı çünkü, herhalde kendisinden yirmi beş yaş kadar küçük bu yazarın yazdıklarını okumadan okula geldiği, tatil günüyse, güne başladığı hiç görülmemişti. Yine de, öğrencilerin de ilgi gösterdiklerini anlamaktan memnun, sorunun o hakaret yanını anlamazlıktan gelir ve “Okudum evladım” diyerek kürsüden iner, ön sıraya doğru yaklaşırdı.

Artık ondan sonra kimde can kalır! Konusu ne olursa olsun o günkü yazıdan yola çıkılarak laf lafı açar dünyanın durumundan, ülkelerin farklı özelliklerinden ve bunlara bağlanan tutumlarından söz edilir aslında, dersin amacından sapma sayılamayacak bir dünya turu yapılırdı. O arada, daha çok İngiliz emperyalizmini ve kişisel tanıklıklarını da devreye sokarak İngilizleri yerin dibine batırırdı yaşlı hocamız Amerika’nın emperyalistlikte onların önüne geçtiğinin farkında olmakla birlikte bunu biraz gelip geçici bir durum olarak görür o ahlaksız İngilizlerin er geç yeniden öne geçeceklerini düşünürdü sanki.

Eh, ders dediğimiz de süresiz değil ya, topu topu kırk-elli dakika. İstisnasız her defasında, söze bir türlü nokta koyamamışken zil çalar ve “Gördünüz mü, imtihanı yapamadık, o da bir dahaki sefere kalsın!” diye toparlanır, sınıftan çıkardı.

Biz de, böylece, hem sınavı kaynatmış hem de hiçbir sınavda ya da derste edinemeyeceğimiz kadar bilgi ve hoşnutluk birikimini dağarcığımıza eklemiş olurduk.

İlhan Selçuk’un kendileri için bu kadar işlevsel olduğu o sınıfın çocukları arasından, sonraki yıllarda ona düşmanca bakan kimse çıkmış olabilir mi, hâlâ merak ederim.

ÖNCEKİ YAZILARI