Madem müzakereler başladı...

27/02/2013 Çarşamba
Madem müzakereler başladı...

Kemal Okayan'ın “Madem müzakereler başladı...” başlıklı yazısı 27 Şubat 2013 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Kürt sorunu, bugünün sorunu değil. 1980’lerin de… Sorun 1960’larda Türkiye İşçi Partisi bu sorunu ilk kez farklı bir düzleme, sınıfsal bir düzleme yerleştirildiğinde de ortaya çıkmadı. Kürt sorunu, öncesi bir yana, Türkiye Cumhuriyeti tarihi ile yaşıt.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu sorunla birlikte var olması, kuruluşunda bu sorunu çözememesi, 1920’lerde Anadolu coğrafyasına ağırlığını koyan “cumhuriyetçi” iradeyi kesinlikle değersizleştirmiyor. Son derece karmaşık bir olgudan söz ediyoruz. O günkü koşullarda, verili güç dengeleri ve sınıfsal kompozisyonda Kürt sorunu çözülebilir miydi, çok zor.

Zaten bu nedenle Kürt sorununun sınıfsal temellerine işaret ediyoruz.

Kurtuluş Savaşı’nda ve kuruluşun ilk yıllarında Ankara ile ittifaka giren de, Ankara’ya başkaldıran da Kürt aşiret reisleriydi. Cumhuriyet de, Kürt unsuruna böyle yaklaştı, önemli olan Kürt toprak sahiplerinin tercihleriydi, uzlaşma sağlanınca da, boyun eğerken de, isyanda da, isyanın bastırılışında da olan yoksullara oluyordu.

1960’lı yıllarda sol meseleye bu açıdan baktı ve Türkiye’nin gündemine Kürt sorununu tamamen farklı bir bağlamda soktu.

Hep şu söylenir: “Buna bile izin verilmedi.” Yani “ayrılıkçı” olmayan bir Kürt sorunu tarifine bile izin verilmedi! Oysa ulusal bir sorunu sınıfsal bir yaklaşımle ele alan bir siyaset, sermayeye hizmet eden devlet için kabul edilemezdi. Kürt halkını aşiretlerle yönetmeye alışmış bir düzen için Türkiye’de yeni yükselen sol ile Kürt yoksullarının birliği dehşet vericiydi. Dolayısıyla 1960’ların sonunda, devlet güçlü sınıf güdülerinin ürünü olarak, birlikçi bir projeyi Kürtçülükle suçlayarak mahkum etti.

Burada belirleyici olan Türk milliyetçiliği değil, düpedüz sermaye aklıydı.

Kürt aydınları ve siyasetçileri de bu süreçten bazı sonuçlar çıkardı. Gözünü anti-komünizm bürümüş olan bir sistemde solun içinde değil, tamamen ayrışarak siyaset üretmenin daha kolay ve etkili olacağını gördüler. Türk halkıyla Kürt yoksulunun birliğinin yaratacağı tehlikedense, ayrılıkçı Kürt solcularının faaliyeti tercih ediliyordu. Nasılsa bu faaliyetler yeri geldiğinde silahla bastırılırdı, nasılsa geri Kürt coğrafyasında sol toplumsal bir ağırlık kazanamazdı.

Kazın ayağının öyle olmadığı, 1980’lerde görüldü. Devletin Kürt solcusunu ezme girişimi, Kürt halkına dönük inkarla özdeşleşti ve hareket büyük bir toplumsallık kazandı ve ulusal karakteri güçlendi.

Şimdi…

1980’lerdeki son Kürt ayaklanması, herhalde AKP ile müzakere yapmak ya da “barış” için başlamadı.

Bu hareketin bir programı vardı ve Türkiye solunu bu programa destek olmaya, en azından dayanışma içinde olmaya çağırdı. Buna yanıt verenler olduğu gibi vermeyenler de oldu.

Zaman geçti, Kürt ayaklanması sık sık program ve strateji değiştirir oldu. Her defasında Türkiye’nin geri kalanından destek ve dayanışma talebinde bulundu. Türkiye solu açısından doğal olan, bu değişimin sınıfsal içeriğine bakmak, Kürt halkının haklı taleplerine birlikçi ve bütünlüklü, Türkiye’yi ortak kurtuluşa taşıyacak bir programla yanıt vermeye çalışmaktı.

Gün geldi, Kürt siyaseti AKP’den umutlandı, herkesin AKP’den umutlanmasını istedi. Türkiye solu açısından doğal olan, buna kulak asmamaktı. Asanlar sol olmaktan çıktı.

Gün geldi, Kürt siyaseti AKP’den uzaklaştı, herkesin AKP’den uzaklaşmasını istedi. Türkiye solu açısından doğal olan, AKP’yi tek bir veri üzerinden değil, onu sınıfsal ve bölgesel misyonlar üzerinden değerlendirmek, onun temsil ettiği zihniyete karşı kalıcı bir mücadele örgütlemekti.

Şimdi Kürt siyaseti, “ben sorunumu AKP ile çözerim, çözerken AKP ile de sorunumu çözerim” derken, ABD’nin bölgesel açılımlarını bir fırsat olarak görürken, bir kez daha herkesi bu sürece desteğe çağırıyor.

İşin gerçeği, AKP ile PKK arasında bir anlaşma olması için Türkiye solunun desteği gerekmiyor. Silahlı mücadeleyi başlatanlar, onu bitirmeye karar verebilirler. Bir kalkışmayı silahla bastırmak isteyenler de, bunun çözüm olmadığına karar verebilirler. Burada “hayır savaşmaya devam edin” demek aptallıktır. Dahası, çatışmalar elbette durmalıdır.

Ancak anlaşma başka bir şeydir.

Bugün “barış” ile yeni bir Türkiye ve bölge projesi iç içe geçirilmiştir.

Barışın, tamam! Ancak bu Türkiye ve bölge projesine sol sığmaz, mümkün değil.

Ve yakında bu Türkiye ve bölge projesinin yaratacağı devasa dertler karşısında bu coğrafyanın tüm yoksulları için güçlü ve ilkeli bir sola daha fazla gereksinim olacağından, solun peşin ve açık bir biçimde “ben bu anlaşmanın figüranı olmam” demelidir.