İstifalar: Bugüne Nasıl Gelindi?

02/08/2011 Salı
İstifalar: Bugüne Nasıl Gelindi?

Tartışmaya bile gerek yok, ordunun komuta kademesinin istifasıyla bir dönem kapanmış oldu fakat kapanan dönemin mahiyeti üzerine tartışmak, dönemin nasıl yaşandığını anlamak büyük önem taşıyor.

Temel tezimizi yazarak başlayalım: 29 Temmuz günü, AKP-cemaat koalisyonu yeni rejim inşası sürecinde büyük bir zafer kazandı ama ordu yenilmedi. Çünkü yenilmek için önce savaşmak gerekir. Oysa ordu, başta komuta kademesi olmak üzere, yeni rejimin güçleriyle savaşmadı. O güçlerle birlikte, kendi içerisindeki yeni rejim inşasına direnme potansiyeli olan unsurları tasfiye etmeyi tercih etti.

Daha 2005 ve 2006 yıllarında “Sauna Çetesi” ve “Atabeyler” operasyonlarıyla, Ergenekon’un provaları yapılmaya başlanmıştı. Örneğin, aralarında özel harpçi subayların da bulunduğu “Atabeyler Gerilla Grubu” isimli örgütün başta Erdoğan olmak üzere AKP’lilere yönelik suikast planları içerisinde olduğu iddia ediliyor ve buna kanıt olarak da kimi krokiler ve planlar basına sızdırılıyordu.

Cumhuriyet mitinglerindeki kitlesel enerjinin kitleleri politize edip yönlendirebilecek bir öncüden yoksun olması nedeniyle sonuçsuz kaldığı, 27 Nisan Muhtırası’nın yayınlandığı, AKP’nin % 47 oyla ikinci kez iktidar olduğu ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçildiği 2007 yılının hemen ardından, Ocak 2008’de Ergenekon süreci başladı. 2007 yılında, o sıralarda fazla dikkatleri çekmemiş olmakla birlikte sonradan üzerinde fazlasıyla durulacak bir gelişme daha yaşanmıştı. 4 Mayıs 2007 tarihinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la Tayyip Erdoğan bir araya geldiler ve ne konuştuklarını Erdoğan’ın deyimiyle “Allah’tan başka kimsenin bilmediği” bir görüşme yaptılar. Türkiye siyasi tarihine “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak geçen bu görüşmenin ardından ordu 27 Nisan’da bir muhtıra yayınlanamamış gibi davranmayı tercih etti.

Aslında AKP ile ordu arasında 2002 yılından, yani Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olduğu tarihten beri devam eden adı konulmamış bir mutabakat bulunuyordu. 2002 yılında henüz DSP-MHP-ANAP koalisyonu iktidardayken toplanan Yüksek Askeri Şura öncesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılması gündeme gelmişti. Kıvrıkoğlu bu teklifi kabul etmemiş ancak teamüller gereği yerine geçmesi beklenen Hilmi Özkök’ün de başkanlığını engellemeye çalışmıştı. Fakat bunda başarılı olamayınca Özkök’ü komuta kademesinde yalnız bırakmak için, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, bu göreve atanmasına kesin gözüyle bakılan Edip Başer’in yerine Aytaç Yalman’ı ve Aytaç Yalman’dan boşalan Jandarma Genel Komutanlığı’na da, emekli edileceği düşünülen Şener Eruygur’u atamıştı. 2003 yılındaki YAŞ’ta ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na İbrahim Fırtına atanacak, böylelikle Hilmi Özkök komuta kademesinde tamamen yalnız kalacaktı.

2004’ü izleyen YAŞ’lar ise 2002 ve 2003’ün bir tür rövanşı niteliğindeydi. 2004 YAŞ’ında Yaşar Büyükanıt Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve 2006 yılında Genelkurmay Başkanı olması kesinleşti. İlker Başbuğ ise 2006 yılında Büyükanıt’ın yerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi ve 2008 yılında Genelkurmay Başkanlığı görevini üstlenmesine giden son adımı atmış oldu. Işık Koşaner ise 2006 YAŞ’ında Jandarma Genel Komutanı ve 2008 YAŞ’ında Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Bu, 2010 yılında Koşaner’in Başbuğ’un ardından Genelkurmay Başkanlığı görevini üstleneceği ve 2012 yılına kadar görevde kalacağı anlamına geliyordu.

Böylelikle ordunun komuta kademesinin Özkök çizgisi olarak da adlandırabileceğimiz bir şekilde 2012’ye kadar şekillendirilmesi amaçlanıyordu. Bu çizgideki komutanlar 2003-2004 yılları arasındaki Sarıkız ve Ayışığı darbe girişimlerine katılmadıkları gibi, Türkiye’nin batı ekseninden ayrılıp Çin, Rusya, İran gibi güçlerle ittifak yapmasını hedefleyen Avrasyacılığı da benimsemiyorlardı.

Ergenekon, Avrasya ve Ortadoğu coğrafyasında 2000’li yıllar boyunca etkili olan renkli devrimlerin Türkiye’deki uzantısı olarak devreye sokulan bir süreçti. Türkiye’nin renkli devrimi, 1923 paradigmasından, yani Birinci Cumhuriyet’ten geriye kalan bütün unsurların tasfiyesini ve yerine yeni bir rejimin kurulmasını hedefliyordu. Ergenekon’da ve sonrasındaki diğer bütün operasyonlarda tutuklanıp cezaevine konan subaylar, Özkök çizgisinin dışında kalan ve inşa edilmekte olan yeni rejime karşı potansiyel bir direniş gösterilebileceği düşünülen isimlerdi. Dolayısıyla tasfiye edilmeleri yeni rejim inşası açısından bir zorunluluk teşkil ediyordu.

2009 yılı ise ordudaki tasfiyeler açısından son derece kritik bir tarihti. İrticayla Mücadele Eylem Planı”, Poyrazköy’deki kazılarda bulunan mühimmat ve “Kafes Eylem Planı” bu yıl içerisinde gündeme geldi. Fethullah Gülen 2009 Nisan’ında kendi sitesinde bir açıklama yapıyor ve şöyle diyordu: "Yarın Tahşiye diye bir şey icat edebilirler, Allah korusun. Kitap okuyan Müslümanlarla, okudukları kitaplarla ayakta durmaya çalışanların içine sokmaya çalışabilirler. Kitapların sahibi zatın posterlerini evlerine asabilirler. Ellerine de Kalaşnikofları verirler. İki yerde eylem yaptırıp, ‘demek ki fırsat bulunca bunlar da silaha sarılabilir’ derler. Çuvaldızı bile olmayan insanlara terörist damgası vurmak isteyebilirler."

Gülen’in neden böyle bir açıklama yaptığı çok geçmeden anlaşıldı. Taraf gazetesi Haziran ayında yayınladığı “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nda şu satırların yer aldığını iddia ediyordu: “Askerî suç kapsamında yapılacak Işık Evleri baskınlarında, silahlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda silah, mühimmat, plan vb. materyal bulunması sağlanarak, FG grubu "Silahlı Terör Örgütü" "Fethullahçı Silahlı Terör Örgütü", (FSTÖ) kapsamına aldırılacak ve soruşturmalar askerî yargı kapsamında yürütülecektir."

Taraf’ın haberinin ardından Albay Dursun Çiçek 30 Haziran günü tutuklanıyordu. İşin ilginç yanı aynı gün MGK toplantısı vardı ve Başbuğ’un “konuyu gündeme getireceğiz” açıklaması “yeni bir 28 Şubat sürecine mi giriliyor” sorusunu gündeme getirmişti. Oysa bu toplantıdan birkaç gün önce askerlere sivil yargı yolunu açan yasal düzenleme meclisten geçirilmişti ve toplantıdan sonra da MGK’dan konuyla ilgili bir açıklama gelmemişti. Aynı saatlerde Çiçek tutuklanıyor ve Hasdal askeri cezaevine gönderiliyor, televizyon ekranlarında ise Yasemin Çongar, Mehmet Altan ve Mümtazer Türköne gibi isimler “30 Haziran Devrimi”nden söz ediyorlardı.

Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ise 3 Temmuz 2009 tarihli yazısında şöyle diyordu: “Genelkurmay karargâhında çalışan Deniz Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek'in örgüt üyeliğinden tutuklanması, Ergenekon davasında yeni bir dönüm noktasıdır. Bu davanın, Türkiye'nin demokratikleşmesi adına taşıdığı anlamı ve değeri anlamayanlar, belki bu defa anlarlar. Yargının, Susurluk davasından ders aldığını, devletin içinde, bizzat hükümetin ağırlık koyduğu bir iradenin kararlılığını, artık kabullenirler... Olan biteni hâlâ anlamayanlar var. Medyada, iş dünyasında, yüksek yargı ve asker bürokrasisinde, CHP yönetiminde Türkiye'nin nereye doğru yöneldiğini hâlâ anlamayanlar, anlayamayanlar, kabullenemeyenler, hazmedemeyenler var. Türkiye, demokrasinin geri dönülmez ufkuna doğru yürüyor. Mesele, ‘kâğıt mı belge mi, dolu mu boru mu, yazı mı tura mı?’ meselesi değil... Türkiye, demokratikleşiyor.”

2010 tasfiye operasyonunun zirve noktasına yaklaşılmakta olduğu yıldı. 30 Ocak günü Taraf muhabiri Mehmet Baransu bir bavul dolusu belgeyi İstanbul Adliyesi’ne veriyor ve savcılar Balyoz soruşturmasını başlatıyorlardı. 2011’de, yani aradan bir yıl geçtiğinde görünen manzara, diğer operasyonlarda alınanlarla birlikte, emekli ya da muvazzaf yüzlerce subayın tutuklu olarak yargılanıyor oluşlarıydı, Ergenekon süreci hedefine ulaşmıştı. Genelkurmay başkanı ve Kuvvet komutanları, 29 Temmuz 2011’de, direnmek adına değil, süreci kabullenmek adına istifa ettiler bu, tabuta çakılan son çiviydi adeta.

Tüm bu süreçte, AKP-cemaat koalisyonu ile ordu savaşmadı bu koalisyonla, başta komuta kademesi olmak üzere ordunun batıcı-NATO’cu kanadı ittifak yaptı ve Türkiye’nin dönüştürülüp yeni bir rejim inşa edilmesine karşı direnç odağı olması muhtemel isimler tasfiye edildi. Yani söz konusu olan, soL’da 23 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan “Kurumlar Arası Çatışma Değil Rejim Savaşı” isimli yazımızda da söz ettiğimiz üzere rejimden rejime geçiş anlamında bir iç savaştı. Eski rejimi savunanlar yenildiler ve yeni rejimin yani ikinci cumhuriyetin inşa sürecinde artık son aşamaya, anayasa yapım sürecine gelindi. yeni anayasa 2012 ya da en geç 2013 yılında referanduma sunulacak ve böylelikle ikinci cumhuriyetin ilanı da resmen gerçekleşmiş olacak.