İki Şehrin Hikayesi

14/05/2009 Perşembe
İki Şehrin Hikayesi

KENTİN SESİ - İZMİR Yazıları

Anlamanın ve anlatmanın en kolay yollarından birisi karşılaştırma yapmak. Kültürel ürünler ya da siyasal süreç ve olgular söz konusu olduğunda da, gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarında da nerede düşünsel bir etkinlik varsa neredeyse "karşılaştırma" yapmak düşünmenin evrensel bir yasası gibi işliyor.

Basında ilgiyle takip ettiğim iki yazar Radikal gazetesinin Pazar ekinde yazan Orhan Tekelioğlu ve Birgün gazetesinde yazan Ali Şimşek. Her iki yazar da kültüre dair Adornocu olmayan ama "sol" içi diye tarif edebileceğimiz bir bakış açısına sahip: Sol açısından ne yazık ki "seçkinci" olmayan ender örnekler. Orhan hoca son yazısında TV dizisi Avrupa Yakası'nın "Burhan Altıntop" karakterini Halıcı Arif (Arog) ve Recep İvedik karakteriyle karşılaştırarak incelemiş. Ali Şimşek de yakın tarihli bir yazısında Recep İvedik karakterini Cem Yılmaz ve Leman dergisi "kültürü" üzerinden karşılaştırarak ele alıyordu.

Siyaset için de bir zamanlar Türkiye'ye dair en sık yapılan karşılaştırma 80 öncesi ve 80 sonrası karşılaştırmasıydı. Siyaset için örnekler çoğaltılabilir. Gündelik hayata dair karşılaştırmalara örnek vermeye bile gerek yok.

Peki aynı basit ilkeyi kentlere uygulamak mümkün mü? Bir kenti anlamak için diğer kentlerle karşılaştırma yapmak eğer o kente dair "nesnel" bir bilgi elde etmek amacı varsa çileli ama kentin "ruhunu" anlamak amacı varsa yemek karşılaştırmaları kadar "kolay" ve "güvenilmez". Hem kolay hem de güvenilmez olmasının nedeni kişisel deneyimlere bağlı olmasıdır. Nesnel ve güvenilir olanın ruhlarla bir ilişkisi olmamalı.

Kentlere dair kişisel bir karşılaştırmanın başka bir handikapı zaman sorunuyla ilişkili. 10 yıl A şehrinde yaşamışsınız sonra B şehrine geçip bir 10 yıldır da orada yaşamaktasınız. A şehrine dair 10-20 yıl öncesine dayanan "eski" deneyimle B şehrine dair daha güncel 10 yıllık deneyim nasıl "nesnel" bir karşılaştırmanın konusu olabilir ki?

Bir de bu iki kentin hangi semtlerinde ikamet edildiğine bağlı olarak işler daha da karmaşıklaşır. Hangi kent olursa olsun mutlaka semtinizle iş yeri ve kent merkezi arasındaki bir üçgen şehrin diğer bölgelerine göre daha tanıdıktır.

Peki ya meşgul olunan iş? Mekanlardan bağımsız olarak insanın ruhunu ve kentin algılanan ruhunu belirlemez mi?

Çocukluk ya da öğrencilik deneyimleri de birikmiş olabilir bir kentte.

Belki devrimciler bu anlamda daha şanslı denebilir. Hangi meşgaleye sahip olursa olsunlar bir kentte girmedikleri semt, dolaşmadıkları sokak diğer insanlara göre mutlaka daha azdır. Uzun zaman önce duvarlarda afişler eskimiş, sokaklarda bildiriler süpürülmüş de olsa en azından ev toplantılarından kalma tanıdık simaların hafızalarında belli belirsiz izler kalmıştır. Sonra yeni afişler, bildiriler, toplantılar, simalar eklenir.

***

Çok yorgun olduğumda giderek daha fazla ayrıntı dikkatimi çekmeye başlıyor. Düşünmenin başka bir evrensel yasası da ayrıntılara fazla takılmamak. Ağır yorgunluk sağlıklı düşünmeyi engelliyor demek ki. Öyle günlerde başlıyorum her gördüğüm insanın kısa günlük hikayelerini "yazmaya".

Hikayeleri yazdıran çılgınca bir soru yağmuru: Sabah hangi kapıdan adımını dışarı attı? hangi lavaboda yüzünü yıkadı? Balkonda çamaşırlar kurumuş muydu? Çamaşırlar? Mandalların rengi? Akşam hangi yastığa başını koydu? O gece sofrada kaç tabak vardı? Kavga sesleri yine komşulara kadar ulaştı mı? Güzel bir pazar sabahı güneşi yüzünü ya da kahvaltı masasını nasıl aydınlatır?

O kahvaltı masasını en iyi Cemal Süreyya'nın "Kahvaltı" şiiri mi anlatır?

Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem

Ama kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı

Yüzler ve eller mutlaka bir ipucu verir bu soruların yanıtlarına dair. Yüzükler, ütülü ve ütüsüz gömlekler, meraklı ve meraksız bakışlar, mevsimine göre daha kalın ya da ince giyilmiş giysiler, ellerde taşınan çantalar ya da tavşan kulağı bağlanmış naylon poşetler...

Mandalların rengini mutlaka bulurum!

Balkon Federico Garcia Lorca'nın balkonu gibi mi anlarım:

Ölürsem

açık bırakın balkonu.

çocuk portakal yer.

(balkonumdan görürüm onu)

orakçı ekin biçer.

(balkonumdan duyarım onu)

ölürsem

açık bırakın balkonu!

İşte tam da bu yüzden kişisel kent ruhu okumalarına güvenilmez.

Ama hiç yoktan iyidir basit bir karşılaştırma yapmama izin verin.

Ankara:

Bir yıldan uzun bir süre önce ayrıldığım kente ellerimde valizlerle dönüyorum. Metro bitmiş. Garajdan binip Kızılay'dan çıkıyorum. Eski bir arkadaşımdan bir yıldır hiç haber alamamışım. Telefon yok, randevulaşma yok ama doğru Mülkiyeliler Birliği'ne gidiyorum. Yine en son onu bıraktığım masada oturmuş birasını yudumluyor.

İzmir:

Herhangi bir arkadaşımı neredeyse yarın bile nerede görebileceğimi bilemiyorum.

Hangisi daha iyi ya da hangisi daha kötü bilemiyorum.

Yine de kentlere de ait olsa "ruhlarla" iyi geçinmenin bir yolu bulunmalı!

ÖNCEKİ YAZILARI