İşçi sınıfının ölümle dansı

17/09/2018 Pazartesi
İşçi sınıfının ölümle dansı

Sanırım çoğu kara vebanın Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemin ürünleridir; sıradan insanın, köylülerin, lordların, din adamlarının ve hatta papaların bile iskeletlerle danslarını betimleyen pek çok gravür ve resim vardır. Ölüm sıradanlaşmıştır ve her yerde kol gezmektedir. Üstelik kara veba toplumsal sınıflar arasında iktisadi ve siyasi yapının sunamadığı bir eşitliği tesis etmektedir. İnsanlar sınıfsal kökenleri ne olursa olsun, kara vebaya kurban gitmektedirler. İnsanlar son günlerin yaşadıklarının bilincinde olarak her türden sosyal sınırlamaya ve norma boş vererek umursamaz bir yaşamı sürmekteydiler. Sosyal ve siyasal düzenin yapısal kısıtları artık kısıt olmaktan çıkmıştı; insanlar ölümde eşitleniyorlardı. Boccaccio’nun Decameron’u dönemin en görkemli anlatısını sağlamaktadır. 

Bugün hem Türkiye’de hem de dünyada işçi sınıfı bir tür kara veba ile baş etmeye çalışmaktadır. Bu kara veba eşitlikçi değil ama. Şimdi soL Haber'in son iki-üç günde verdiği bazı haberlerden küçük alıntılar aktaralım. 

“Dün otobüs kazası oldu orada arkadaşımız yaralandı. Ondan önceki gün yine arkadaşlarımız yaralandı. Arkadaşımız çatıdan düştü, o yaralandı. Metro göçüğünde arkadaşlarımız içeride kaldı.” (haber.sol.org.tr)

“Denizli'nin Pamukkale ilçesinde 14 Eylül'de gerçekleşen olayda, ilçe belediyesinin yapay şelale inşaatında bir vincin kırılması üzerine vinç sepetinde bulunan Afganistan asıllı 20 yaşındaki Muhammet İsa Palvamani, 24 yaşındaki Lal Muhammet Rahimi  ve 19 yaşındaki Ehsanollah Nabizadeh adlı işçiler yaşamlarını yitirmişlerdi.” (haber.sol.org.tr)

“İşçilerin insanca çalışma ve barınma koşulları için eyleme başladıkları Üçüncü Havalimanı inşaatında, sepet vinç devrildi, iki işçi yaralandı.” (haber.sol.org.tr)

“Kocaeli'nin Gebze ilçesinde Güzeller OSB'de faaliyet gösteren otomobil yan sanayi firması Autoliv'in çatı onarım işinde çalışan 54 yaşındaki işçi Metin Yılmaz, çatı çökmesi sonucu yaşamını yitirdi.” (haber.sol. org.tr)

“Kırşehir'in Mucur ilçesindeki bir tuz ocağında meydana gelen patlamada üç işçi yaralandı.” (haber.sol.org.tr)

Gitti kara veba, geldi sepet vinç. İçinizde sepet vincin ne olduğunu bilen var mı? Çatı onarımı sırasında bir işçinin ölmesi ihmalden mi kaynaklandı, işin fıtratında mı var? Soma, Yeni Çeltek, Tuzla ve daha niceleri ihmal mi? Yoksa işin fıtratı mı böyle? Yıllar önce bir inşaat firması yetkilisini çıkardıkları bir televizyon programı hatırlarım; pişkince “biz ne yapalım baret veriyoruz, güvenlik halatı veriyoruz takmıyorlar” demişti. Pek pişkindi doğrusu. Ankara’da rantın ve dolayısıyla inşaatın bol olduğu bir mahallede yerleşiğim; pek çok inşaatı gözlemleme şansı yakaladım. İskelelere tırmanan işçilerin çoğunda ne baret vardı ne de güvenlik halatı. İnşaatlarda yatıp kalkıyorlardı, kuru Ankara ayazını pencereleri naylonlarla kaplanmış kuru inşaatlarda karşılıyorlardı. Aralarından birini seçip bizim yeni zengin diyarı mahallemizde (Ümitköy, Çayyolu filan işte…) hali vakti, ve pek tabii fiyakası yerinde kadın ve erkeklerin doldurduğu marketlere yollarlardı. Hali vakti ve pek tabii fiyakası yerinde mahalleliler koca koca market arabalarını envai tür mamulle doldururken temsilci olarak seçilen ve düşman topraklara yollanan işçi yoldaşımız çok sayıda ekmek, bolca en ucuzundan peynir ve zeytin, domates ve bir de birkaç tane litrelik gazlı içecek alırdı. Hali vakti ve pek tabii fiyakası yerinde vatandaşlarımız işçi sınıfının en alt katmanlarından birinin üyesi, üstü başı boya ve çimento lekesi içindeki işçi yoldaşımızı tepeden tırnağa, tiksinti ve şükür karışımı (“şükürler olsun, daha da aşağılarda birileri var galiba”) bir edayla süzerken, onunla aralarına belirli bir takip mesafesi koyarlardı. Ve hali vakti ve pek tabii fiyakası yerinde vatandaşlarımızın ekserisi memleketimizin merkez sol muhalefet partisine oy verirlerdi. İşçi yoldaşımız mı? Bilmem…

İş ve işçi güvenliği uzunca bir süredir kapitalist devletimizin ve devletlülerimizin gündeminde değil. Ve hatta iş güvenliği gibi insani bir sorunu bile kârlı bir alana dönüştürdüler. Şimdi ortalarda pek çok iş güvenliği uzmanı var, bu mesleği nasıl edindikleri bir muamma. Devletin Çalışma Bakanlığı işyerlerinin kontrolü, ve denetimini ve çalışanların güvenlik konusundaki bilgilendirilmesi işini sırtından attı, özel iş güvenliği uzmanlarına iş alanı doğdu. Eğer her şey doğru işleseydi (nerede Türkiye’de mi?) bu iş güvenliği uzmanları her işyerine giderek hem kontrol yapacaklar hem de işçileri bilinçlendireceklerdi. Böylece hem işçi güvenliği sağlanmış olacaktı hem de yeni bir iş alanı açılmış olacaktı. Üstelik bu yol her yere egemen olan zamanın ruhuna da uygun düşmekteydi. Bu yeni ruha göre sefaletten, işsizlikten, sömürüden ve iş kazasından bilfiil sefil olan, işsiz olan, sömürülen ve kaza geçirenin kendisi suçludur. Yoksul musun, sen suçlusun ( “E gözünü açsaydın da piyasanın sunduğu fırsatları tepmeseydin kardeşim”). İşsiz misin, sen suçlusun (“Ücret düşük deyip iş beğenmezsen böyle olur. Sen de bilseydin Çince, Japonca konuşmayı, bilgisayar kullanmayı, iyisinden gösterişli bir CV yazabilmeyi…”). Kafana sepet vinç mi düştü, başka kimse değil, sen, sadece sen suçlusun (“Sana anlatıldı ya… Ne halt etmeye vincin dibinde duruyordun? Hem baretin nerede senin?”). Böylece kapitalist devlet, sermaye ve bürokrasi sorumluluktan yırtmış oldu.  Şu 3. Havalimanının inşaatında işçilerin başına gelenlere bakın? Ortada muhatap yok. Yok yok durun haksızlık etmeyelim, İGA var (neyin kısaltması hâlâ bilmiyorum), sonra polis ve jandarma var. Ama bunların dışında kimse yok. Türkiye işçi sınıfı artık ölümle dans etmektedir, sermaye işyerinde sömürünün yanında sadece ve sadece ölüm vaat etmektedir. Türkiye ölümlü işyeri kazalarında dünya sıralamasında tepelere oynamaktadır. Ha gayret bu konuda oldukça maharetli Çin’i bile geride bırakmaya az kaldı. 

Trapez adlı bir film vardı; 1956 yapımı, Carol Reed yönetmişti. Başrollerinde Burt Lancaster, Gina Lollobrigida ve Tony  Curtis oynamaktaydı. Film 3 kişiden oluşan bir trapez ekibinin üyelerinin birbirleriyle kurdukları fırtınalı ilişkileri ele almaktaydı. Aşk ve paylaşılamayan kadın faktörleri ekibin iki erkek üyesi arasına düşmanlık tohumları ekmişti. Ancak bu düşmanlığa rağmen ekip tepeye çıktığında ve gösteriye başladığında üyeleri birbirine güvenmek durumundaydı. Boşluğa doğru takla atanı diğeri havada yakalamak zorundaydı. Üzerinize afiyet biraz yükseklik korkum vardır ve filmin özellikle trapez sahnelerinde yüreğim ağzıma gelirdi. Ancak kendimi “korkma aşağıda gerili bir ağ var” diyerek teskin ederdim. Trapezciler de ölümle dans ediyorlardı ancak aşağıda bir ağ vardı. Türkiye işçi sınıfı mı; ölümle dans ediyor ancak ağı kaldırdılar. Çünkü bakımı çok masraflıydı. 

Not: Yazının girişindeki resim Hans Holbein’ın (1497-1543) Ölümün Dansı gravürlerinden birisidir.