Mümtaz Hoca, faşizm, cumhuriyetçiler ve sosyalizm

18/11/2019 Pazartesi
Mümtaz Hoca, faşizm, cumhuriyetçiler ve sosyalizm

Mümtaz Hoca'yı fakültede görürdük, ama ben SBF'de 70'lerin ikinci yarısında öğrenci oldum, eşinin tedavisi, ölümü gibi nedenlerle de olabilir, o yıllarda Hocamızı pek sık göremezdik. Belki de ben göremezdim. Sonra bir gün, Cinnah Caddesi'yle Farabi Sokağın kesiştiği yerde, bir sabah, ellerinden tuttuğu sapsarı iki kız çocuğuyla dolmuş durağının orada birdenbire karşıma çıktı. Benim gibileri nereden tanıyacak? Ama bizlerin gözünde hep bir güzel adam. Galiba Sevgi Soysal yeni ölmüştü. İkisi de gözümüzde birer destan.

İşte o küçük birer güneş gibi bütün hüzünleri süpüren güzel çocuklar ve ellerini tutan babalarının yokuş yukarı vakur yürüyüşü, hâlâ gözümün önündedir.

Aradan birkaç yıl geçmiş olmalı, 1981 ortaları falan, bir gece yarısı, bu gerçekten sempatik Hocamızı çok hoş bir sarışın kadınla el ele yine Ankara'da, Tunalı Hilmi'den Çağdaş Sahne'ye inen yolun kavşağında gördüm. 12 Eylül karanlığı üzerimize yıkılmıştı. Sokak lambasının sarı, puslu ışığı altında, ikisi de çok güzeldi. Gece ve aşk, o karanlık yılın bir gecesini bir an için olsun güzelleştirmişti sanki. Hâlâ gözümün önünde. Unutulmuyor.

Son görüşüm, 1990'ların ortasında galiba Nürnberg'de, hatta Dışişleri Bakanı olarak gelip yaptığı bir konuşmadaydı. Kıbrıs konulu bir toplantıydı. Geçmiş zaman, tam hatırlayamıyor insan. Neyse... Orada yine uzaktan izledim kendisini; konuşmasından sonra kendisine birkaç soru yönelten gazeteciler arasındaydım. Solculuktan birkaç ay bile sürse dışişleri bakanlığına çıkışını, daha doğrusu hızla kirlenen bir Türkiye'nin siyasi batağına bulaşmasını bir buruklukla karşılamıştım. Yine sevgi doluydu...

Hepsi bu.

Devrimciler, bu iyi Hocalarını hep sevdiler. 12 Mart faşizminin darbelerine Sevgi'siyle birlikte güzel direnen Hocamız, daha sonra o kadar atak olmadı. 12 Eylülcüler ile açıktan sürtüştüğü söylenemez. İsteyen, Soysal'ı kendisine bir yazı ustası olarak seçtiğini, ona özendiğini hiç saklamayan Yalçın Küçük Hocamız ile karşılaştırabilir. Ama yine de çok sevildi ve doğrusu sevilmek onu hiç şımartmadı. Kendi yolunda yürüdü. Vakur.

Faşizm esir alamamıştı. Tamam.

Ama buradan geçebileceğimiz başka bir nokta var.

SİYAMLI İKİZLER: NEOFAŞİZM VE SOL LİBERALİZM

Bir yanıt bulmamız gerek: Faşizm nedir ve antifaşizm hayat kurtarır mı?

Artık kolay bir yanıt yok. Sermayenin en gerici, en şoven unsurlarının gerici diktatörlüğü türünden tanımlarla falan bir yere gelmek mümkün değil. Sermaye diktatörlüğünün yeni biçimlerinde klasik faşizm pek az var artık. İhracat manyaklığı, milliyetçiliğin eski biçimiyle kullanılmasını engelliyor. Bugün başka bir yerdeyiz ve sermaye, sadece eski formatta bir çıplak şiddet kullanmıyor. Tekelci sermaye, emperyalizm, kapitalizmi yaşatmak için demokrasi üzerinden şiddet rejimleri kuruyor ve sosyalizmi etkisizleştiriyor.

Yeni faşizm, galiba böyle bir şey: Ama faşizm olarak, yine de, sermayenin sağ yumruğudur ve sanıldığının tersine, özellikle emperyalist demokrasi çağında, sadece süründürür. Sosyalizmi hedefleyen güçlü bir sınıf hareketi olsa bile sahnede, bu “sağ yumruk” sadece süründürecek güçtedir.

Fakat 1989'la yeni bir boyut kazanan büyük küresel gericilik çağında, emekçi sınıflara, aydınlanmaya ve sosyalizme karşı sermayenin asıl öldürücü yumruğunun sol liberalizmler olduğunu görüyoruz. Sosyal demokrasinin binbir varyasyonu da diyebiliriz. O, öldürüyor işte. Öldürdü. Örnek ortada: 1989'la birlikte tekelci sermaye, Avrupa'yı sosyalizmden klasik faşizmle (“sağ yumruk”) değil, sol liberallerin şiddetiyle (“sol yumruk”) temizledi. Sermayenin öldürücü yumruğu soldan geliyor. Sağ yumruk süründürüyor, sol yumruk (sol liberal milisler) sosyalizmi öldürüyor, hatta kazıyabiliyor.

Bizde farklı mıydı?

Cumhuriyeti kazıyan yumruk, sermayenin sol yumruğuyla, Murat Belge-Nuray Mert-Ruşen Çakır-Ahmet Altan-Can Dündar türü (“vesayet rejimine” karşı gerici güruhla pek iyi anlaşan) sol liberallerin açtığı yolda sahneye yerleşmiş İslamcılar üzerinden gelmedi mi? İslamofaşizm kendi başına yapamayacağını, bu kullanışlı ahmaklar üzerinden solu uyuşturarak yaptı.

Cumhuriyeti, şu Osmanlı manyağı olmuş İslamofaşizm bu kadar kolay kazıyabildiyse eğer, bunda en önemli rolü, liberal sol denilen sürü oynadı ve yeni sermaye şiddetinin özellikle bu sol liberaller üzerinden tanımlanması çok doğrudur.

Osmanlı despotizmini cumhuriyet rejimine (“1923'e”) tercih edebilecek kadar sürüleşmiş ve aydınlanma-komünizm düşmanlığı yapmış bir güruhtan söz ediyoruz. Ağızlarından Berlin Duvarı düşmüyordu...

Anladık.

BAŞKA ZAMANLAR KAPISI

Bir daha hiç Mümtaz Soysallar olmayacak. Doğan Avcıoğlular olmayacak, bambaşka bir “sol Kemalizm” ve “sol Kürdizm” sahneye çıkacak. Bir sürü emekli generalin, albayın, hele hele Erol Mütercimlerin falan o yeni “sol Kemalizm” ile bir ilgisi yok. Halk Kemalizmi ve aydınlanmacı bir Kürdizm, başka bir “sol Kemalizm” biçimlendirebilir. Tanımlamakta güçlük çekeceğimiz anlaşılıyor. Ama onların da sahneye çıkabilmeleri için güçlü bir komünist sınıf hareketinin gündeme ağırlığını koyması gerekecek.

Çok mu hayalci oldu? “Daha çoook beklersiniz” diye avunan “solcular” olduğunu biliyoruz.

İyi de okuma yazmaya meraklı olanlar, hiç mi görmüyor? Çoktan bir entelektüel hegemonya alanı oluştu. CHP ve HDP'nin mafyöz yöneticileri, özellikle de aralarında eski sola bulaşmış olanlar, “Bizim istediğimiz bir KP veya KP'ler olacak” hezeyanlarıyla hep belli bir partinin üzerine gitmiyor mu? Bunlar, geceleri yatağı girdiğinde, uyumadan önce, TKP'nin kitleselleşmemesi için dualar etmiyor mu?

Ortada bir sosyalizm standartları enstitüsü olduğunu, bunun partileştiğini, bu enstitünün “solcu değildir” damgasını yapıştırdığı bir hareketin Türkiye solunda herhangi bir şansı bulunmadığını tekrarlamakla yetinelim.

Entelektüel hegemonya, çok açık. Biraz da o nedenle “Kitle de kitle, ille kitle!” diye bağıran zavallılara hatırlatalım: Devrimci teorik hegemonya olmadan devrimci bir hareket de olmuyor.

Bize geçmişten hiçbir devrimci enerjinin gelmeyeceğini biliyoruz. Bu işler, şu aşamada, öyle kitleyle falan da olmaz. Sürekli ve ısınan gündem içinde üretilmesi gereken bir enerji görevi karşısındayız.

Eski kuşakları ve onların kimilerine sempatiyle baktığımız bazı mücadelelerini aklımıza yazıyoruz, tamam, ama hepsini gömüyoruz. Gömemezsek, yeniliğimizi ve ışığımızı anlatamayacağımızı biliyoruz.