Üniversiteler YÖK boyunduruğundan kurtuluyor

29/11/2013 Cuma
Üniversiteler YÖK boyunduruğundan kurtuluyor

YÖK başkanı Çetinsaya “6 Kasım vesilesiyle” adını verdiği bir duyuru yayımladı. Yazıda, 12 Eylül’ün karanlık günlerinde kurulan YÖK’ün vesayet kurumu olarak varlık bulduğu, birçok baskıcı uygulamalara imza attığı, 28 Şubat sürecinde de aynı şeylerin yaşandığı belirtiliyor. Türkiye hep birlikte YÖK’ün geçmişteki “anti-demokratik müdahale ve endoktrinasyon performansı” ile hesaplaşıyormuş. Hesaplaşmaya da devam edecekmiş. Yazı şöyle sürüyor: “2007’den bu yana bizatihi YÖK Başkanları ve üyeleri geçmişteki anti-demokratik ve vesayetçi uygulamaları eleştirmiş ve akademik özgürlüklerin alanını genişletmiştir.” Bu amaçla bir yasa taslağı hazırlandığı belirtiliyor ama özgürlük adına, türban dışında ne yapıldığını söylemeyi unutmuş. Duyuruda 12 Eylül ve 28 Şubat süreçleri birlikte anılarak her tarafa anlamlı mesajlar verilmesi ayrıca dikkat çekiyor.

Yazının ekinde bir metin var. “YÖK Başkanı olarak akademik özgürlükler konusundaki açık beyanım” diyor ama nedense başına “Akademik Özgürlük Bildirisi” yazmış.

Bildiride, bilimin baskıdan arındırılmış ortamlarda yapılabileceği, akademik özgürlüklerin yolunun açılması gerektiği gibi bir dizi söz ediliyor.
AKP ve kadrolarının üniversite özerkliği, akademik özgürlük gibi dertleri yok. Üniversiteler AKP döneminde öylesine boyunduruk altına alındı ki ne 12 Eylül, ne de 28 Şubat yarışabilir. Yandaş olmayan rektör neredeyse kalmadı. Bırakın akademik özgürlüğü, en doğal insan haklarının kullanılması bile terör suçu sayılıyor. Birkaç gün önce Üniversite Öğrenci Disiplin Yönetmeliği değiştirildi ve “izinsiz bildiri dağıtmak” suçu icat edildi. Bu suç, YÖK’ün özgürlükler adına hazırladığı taslağa da konulmuş. Taslakta çok daha vahim öneriler var. Öğretim elemanlarının bilgilerini toplumla paylaşmaları yasaklanıyor: “Yükseköğretim kurumlarıyla ilgili olarak yetkili olmadığı halde basın ve yayın organlarına açıklamalarda bulunmaları” suç olarak tanımlanıyor. “Eğitim hürriyetini engellemek” gibi ilkeleri, ölçütleri belirlenmeyen bir suç daha yaratılıyor. Engelleyenler üniversiteden atılacak.
Öğretim elemanları ve yardımcılarının yaklaşık sayılarla üçte biri öğretim üyesi. Yaklaşık üçte biri de okutman, uzman ve öğretim görevlisi. Kalan üçte biri ise araştırma görevlisi olarak çalıştırılıyor. Araştırma görevlilerinin büyük bir bölümü 2547 sayılı Yasanın 50/d bendine göre atanıyor ve lisansüstü eğitimlerinin bittiği gün kapının önüne konuyorlar. Üçte ikisinin yarınından emin olmadığı, kalanının da baskı altında tutulduğu bir ortamda bilim yapılabileceğine inanmamızı istiyorlar.

Taslakta, ticarette başarılı olup, giderlerinin çoğunu öz gelirleriyle karşılayabilen üniversitelere ayrıcalıklar öngörülüyor. Rektör adaylarını kendileri belirleyecek, bütçelerini kendileri yapacaklar. Daha iyi ticaret yapabilmeleri için görevleri derslere girmek olmayan “araştırmacı öğretim elemanı ve proje araştırmacısı” kadrosu getiriliyor. Proje yürütüp, üniversiteye para kazandıracaklar.

Ayrıcalıklı devlet üniversitelerinde Üniversite Konseyi adını verdikleri 11 üyeden oluşan bir emir komuta birimi kuruluyor. Öğretim elemanları üzerindeki baskı güçleri bir yana, kamulaştırma yapmak, taşınmaz satın almak ve satmak gibi yetkilerle donatılıyor. Üniversiteye tahsis edilmiş Hazine topraklarını bile 49-99 yıllığına başkalarına devredebilecekler.

Bir Konsey üyesi en çok vergi veren ya da üniversiteye en çok bağış yapanlar arasından seçilecek. “Bir kişinin ne gücü olabilir” diye sormayın. Üniversiteye onca bağış yapan birinin ricasını yerine getirmemek doğru olmaz. Bağış kesilebilir. Bunun vebalini kimse taşıyamaz.

Özel üniversiteler geliyor. Bu okullarda devlet burslusu öğrenci okutularak müşteri bulmalarına yardımcı olunacak. Ayrıca yeni taşınmazlara gereksinme duyarlarsa satın almaları gerekmeyecek. Devlet, istedikleri yeri onlar adına sevabına kamulaştıracak. İşte YÖK Başkanı›nın akademik özgürlük adına, övünçle sözünü ettiği yasa taslağında bunlar var.

Beyler! “Üniversite özerkliği”, “akademik özgürlük” gibi kavramların arkasına sığınmayın. “Başka ülkelerde de bu işler böyle yürütülüyor” da demeyin. Onlar da kapitalist ülke. Lütfen biraz dürüst olun ve “sermayenin çıkarlarını kollamak için buradayız” deyin. Böylesi daha şık olur.