Devleti gören var mı?

16/12/2015 Çarşamba
Devleti gören var mı?

1972-2007 yılları arasındaki otuz beş yıl boyunca, bakanlık, belediye, üniversite, banka, başkanlık, genel müdürlük gibi adlar taşıyan, aklınıza ne kadar kamu kurum ve kuruluşu geliyorsa, hemen hepsinde denetim yaptım. Bürokratların yetkilerini, yasalara uygun kullanıp kullanmadıklarını; aldıkları kararlarla devleti zarara uğratıp uğratmadıklarını inceledim. Rüşvet, zimmet, ihaleye fesat karıştırmak gibi suç konusu eylemlere başvurduklarından kuşkulanmışsam, ortaya çıkarmaya ve kanıtlarını bulmaya çalıştım.

Devletin yasalarını da yapısını da bürokratını da iyi tanırdım, çünkü görevim buydu.

Kusursuz işleyen bir kurum ya da kuruluşa rastlamadığımı söylemeliyim. Hangi iktidar döneminde olursa olsun hep bir şeyler yanlış gidiyor; kaynaklar boşa akıtılıyor; yolsuzluklar bir türlü önlenemiyordu.

Ama bütün kusurlarına karşın, ülkenin “devlet” eliyle yönetildiğine inanılıyordu.

Yasalar, muhalefetin, az ya da çok, sesini duyurabildiği bir ortamda çıkarılıyordu. Devlet adına yetki kullananların, yetkilerini hangi yasadan aldıkları ve sınırları bilinebiliyordu. Kariyer ve liyakat gibi ilkeler henüz yerlerde sürünmüyordu. Kamu görevlilerinin arasında, kendini iktidarın hizmetlisi saymayanların sayısı hiç de az değildi. Yargıçlara tanınan meslek güvencesi, yargıya güvenin asgari koşullarını sağlıyordu.

Devleti artık tanıyamıyorum. Kimsenin çıkıp “ben tanırım” diyebileceğini de sanmıyorum. Çünkü gelenekleri, ilkeleri, önceden öngörülmüş kuralları ve yasaları olan bir devlet aygıtı kalmadı.

Türkiye’yi yıllardır, kendini tekellerin hizmetine adamış bir yapı yönetiyor. Bu yapının elinde, çoğu ucuz ve esnek çalıştırmaya hazır seksen milyon nüfus ile özellikle maden, turizm gibi sektörler için elverişli 800 bin kilometre kare büyüklüğünde toprak parçası var. Ayrıca, başka ülkelerin çevre sorunu nedeniyle kendi topraklarında izin vermedikleri yatırımlara uygun olanaklar tanınıyor: “yeter ki yatırım yapsınlar” deniyor.

Hiç kuşkunuz olmasın: Ülke yönetilmiyor. AKP, tekellerin isteklerini dikkate alarak, ülkenin yağmalanmasının kurallarını belirliyor ve uygulamaya geçiyor. Yolsuzluk ise, devletin temel uğraş alanlarından biri oldu. Siyasetlerini, yolsuzluktan sağladıkları kaynaklarla besliyorlar. Devlet sözcüğü artık, yağma, yolsuzluk ve AKP’nin halkı baskılamak için uyguladığı her türlü şiddetle anılıyor.

Tayyip Erdoğan, ülkenin selameti için, devlette çift başlılığın olmaması gerektiğini öne sürüyor. Oysa ülke bugünlere, devlette çift başlılık olduğu için değil, olmadığı için geldi.

Tayyip Erdoğan, 13 yıl boyunca ülkenin en etkili siyasal figürü oldu. Hiçbir zaman gücünü bir başka güçle paylaşmadı. Bir emriyle Meclis gece gündüz çalışıp dilediği yasaları çıkardı. Bakanlar Kurulu hiçbir isteğini geri çevirmedi. Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde zorlandı gibi görünse de Meclisteki çoğunluğuna dayanarak hepsinin üstesinden gelebildi.

AKP bugün, Ülkenin doğusunda yurttaşıyla savaşıyor. Bir yandan Suriye ve Irak topraklarında tankıyla, topuyla fink atarak ilan edilmiş bir savaşa hazırlanırken, öte yandan hava sahasını 17 saniye ihlal ettiğini öne sürerek Rus uçağını düşürüyor. Böylelikle NATO’ya olan esaretini, halk nezdinde daha da meşrulaştırmaya çalışıyor.

AKP, deyim yerindeyse, ülkenin ayağına kurşun sıkıyor ama ne yazık ki kimse itiraz edemiyor.

Bütün bu gelişmeler, devletin kendini koruma refleksinden bile yoksun bırakıldığının göstergesi aslında.

Öyle olmadığını biliyoruz ama diyelim ki, küreselleşen dünyada sınırların bir önemi kalmadı; zaten herkes sınırların kalkmasını istiyor. Böyle bir ortamda devletin korunma refleksinin adı mı olur.

İyi de, Rusya’nın Türkiye’den giden malları boykot etmesiyle, birileri milyarlarca dolar dışsatım gelirinden yoksun kaldı. Üstelik bugün için söz edilmese de Rus doğalgazının kesilme tehlikesi doğdu. Karda kışta herkes ortalıkta kalabilir. Ayrıca dolar ve borsa da pek parlak gitmiyor. Bunların hiçbiri sürpriz değildi; hepsi öngörülebilecek sonuçlardı. AKP’nin politikalarından doğrudan zarar görenlerin neden sesinin çıkmadığını anlamak kolay değil.

Yoksa devlet, bu gibilerin seslerini kısmak için de mi var?