Nefret Kültürü ve Üslup Hatası

02/04/2010 Cuma
Nefret Kültürü ve Üslup Hatası

Başka bir internet sitesinde, başka bir konuda bir polemiğe girdim geçenlerde. Sanal ortamdaki adım başı tartışmalardan, forum ve yorum sayfalarından az çok tahmin ediyordum olacakları. Yine de şaşırdım. Bu ne karşılıklı anlamama, anlamak istememe yarışı bu ne kin ve nefret potansiyeli! “Büyük konuşmamak” gerek, ama kavga çıkararak internetin aşağılama kültürüne bir kez daha katkıda bulunmak mı: Asla! Bu son polemik olsun kendim için, hiç değilse ben katkıda bulunmayayım o ruh halinin yaygınlaşmasına.

Çerkez Ethem konusu: Orada da üslup hatası yaptım. Yazıdaki Çerkez Ethem için “hain” nitelemesini tümüyle geri çekiyorum. Birçok yönden. Bir kere asıl davamın ne olduğunu anlatmamın önüne geçti bu niteleme. Gereksiz kırılganlıklara yol açtı. Geçmişte nefret kültürüne benim de katkılarım olmuştu, bundan da vazgeçmem gerekiyor. Hain nitelemesi Çerkez Ethem’in kendisinin sık kullandığı bir niteleme olmasına karşın özellikle ölmüş bir kişiye yöneltildiğinde aşağılama gibi algılandı. Haklı sayılabilirler. Düşmanlık zihinlerde istemediğimiz kadar yoğun, hiç değilse kendi katkımı durdurmalıyım.

Bir dost da (sevgideğer Bozkurt) kişilik çözümlememde -ki Çerkez Ethem kişiliğinden yola çıkarak bazı genellemelere gitmiştim- “psikopat”, “narsist” gibi nitelemeleri kullanmamam gerektiğini yazdı. Affına sığınarak “daha neler!” diyorum. Kişilik çözümlemeleri benim işim, kuramımın dayanağı. Burada çok daha gelişmiş terimlere ulaşmaya çalışırken, eldekileri de boşlamam misyondan vazgeçmemi tavsiye etmekle birdir. Bir ekonomiste, “Bırak şu garip terimleri, her şey için ‘alışveriş’ de, geç” diyor muyuz?

Ayrıca bu terimlerden ürkmeye gerek yok. Örneğin ben de bir psikopatım, doğruya doğru. Bu ülkede on yıllarca sosyalist mücadeleyi sürdürebilmek, çoğu örnekte “normal” bir kişilikle bağdaşmaz, az buçuk da olsa psikopati ister. Ayrıca narsistim bir ölçüde. Bu derece az okuyan bir toplumda edebiyat uğraşına devam için biraz narsist olmak şart.

Tabii kendine “sempatik” dediği için anlamadığı halde her ihtimale karşı adamı vuran “Temel kültürü”nün ortasında, yapacağınız birçok kendinizce önemli saptama güme gider. Siyasal liderlerde muhakkak belli bir oranda normal dışı kişilik özellikleri bulunması gerektiğini ileri sürüyorum örneğin. Fakat bu aşırılaştığında zihin içi denetim mekanizmaları da zayıflıyor ve ağır hatalar kaçınılmazlaşıyor. Daha açık anlatayım. Bir yazar için de “çılgın” kişilik yapısı neredeyse şarttır. Ama bu çılgınlığı denetleyecek bir düzenek de gerekir. Herkesin kabul ettiği bazı kalıp yargılar, güzellikler söz konusuyken, herkes ruh huzuru içinde yaşayıp giderken, olguların çok farklı yönlerine dikkat çekerek, yani insanların kafalarına hiç beklemedikleri anda bir kova soğuk su boca ederek münasebetsiz duruma düşmeyi kim göze alabilir? Ama sürekli münasebetsizlik yaptığınızda da, o münasebetsizliği niye yaptığınız hepten anlaşılmaz hale gelebilir. Bunu yine kendiniz, kendi denetim mekanizmanızla önleyeceksiniz. Yoksa sürekli saçmalayan yazar konumuna düşersiniz. Gerçi belli bir kalabalığın hoşuna gidecek şeyler söyleme zekanız da bulunuyorsa, o da sorun değil. Sürekli saçmaladığı halde, hep de önemsenen bir yazar olabilirsiniz, o da başka bir kişilik yapısı, yeri burası değil.

Yine o yazımda psikopatlarda her yaptığını bir şekilde en doğru görme düzeneğini anlatmıştım. Bunun nasıl örneğin emperyalizmle işbirliğine götürdüğünü... Ben de niye böyle şeylerle uğraşıyorum ki, tarihsel materyalizm deriz, sihirli sözcük bizim yerimize her şeyi yapar, devrimi gerçekleştirir, üstüne de katar. Tartışmak cidden zor. Genetik derseniz kaba materyalist diye suçlarlar, psikolojik tahlil yaptığınızda her şeyi psikolojiyle açıklıyor diye itiraz ederler. Hem de bire bir aynı kişiler. Yeter ki kafa meşgul edecek şeyler söylemeyin.

Çerkez alınganlığını ise mantıksız buluyorum. Milliyetçilikte mantık aranır mı gerçi? Sadece Ahmet Efe’nin kitabını okuyun, Kurtuluş Savaşı’na katılan komutan ve subayların neredeyse yarısının Çerkez olduğunu görürsünüz, ayrıca binlerce savaşçı vermişlerdir Çerkezler Kurtuluş’a. Çerkez Ethem güçlerinin de önemli bölümü onunla yollarını ayırmıştır süreç içinde.

Burada kendimce önemli gördüğüm bir Sefer Berzeg olayından söz etmiştim. O da Çerkezdir, galiba Ethem Bey kadar tanınmıyor, tanıtırız. Düzce İsyanı’nın lideridir. Bence kötücül bir tip değildir, yaşasaydı muhtemelen Kurtuluş güçlerine katılacaktı. Ethem Bey’in, Sefer Bey’i haz almak için idam ettirdiği ve idamını seyrettiği iddiasını ben kitaptan okumadım, birkaç yıl önce ağızdan duydum. Gerçi internette de var o bilgi. Nereden duydum: Sefer Bey’in bazı yakın akrabaları benim akrabamdır, onlardan duydum. Bu olayı önemsiyorum, ama intikam duygusuyla değil. Hemşerilik, akrabalık, soydaşlık saygı duyulacak, ama benim için en son saygı duyulacak şeyler.

Sorunla ilgili sadece bu iki kitabı okuduğumu nasıl çıkarmışlar o yazıdan anlamadım. “Son zamanlarda” bu iki kitabı okuduğumu söylüyorum. Ne var ki, bugüne dek çıkanların en değerlilerinin o iki kitap olduğunda ısrarcıyım. Ahmet Efe’nin kitabını okumadan bu konuda yeni bir söz söylemenin doğru olmadığını vurguluyorum. Tarihçi Ümit Bayazoğlu bunu benden çok önce daha kesin bir dille ifade etmiş. Birgün Gazetesi’nde 29 Aralık 2007 tarihli, “Bir Palavra Daha Göçtü”adlı makalesinde. Bazı çok değerli kitapların belli nedenlerle hiç tanıtılmadığını saptayarak söze başlayan Bayazoğlu şöyle soruyor: “Yazarı Ahmet Efe, hiç duydunuz mu? Onu ilk kez palavralardan örülmüş Çerkez Ethem efsanesini tuzla-buz eden devasa araştırma kitabıyla tanıdık.” Devamla şöyle yazıyor Ethem Bey’den bahisle: “Sonra ‘ne olmuşsa olmuş’ Atatürk'le ‘komuta’ konusunda anlaşamayıp bozuşmuş ve mücadeleden kenara çekilmiş sanırdık. Efe'nin kitabını okumayanlar öyle sanmaya devam edecek.” Palavralarla yetinmeyi yeğleyenler huzurlarının kaçmasını istemiyorlarsa yeğlemeye devam etsinler.

Mustafa Kemal’i neden ruhsal yönden çözümlemiyormuşum. Onun da sırası gelecek. Atatürk’e sövmenin ve onu övmenin bu kadar moda olmadığı bir zamanda. Öyle bir maksadım bulunmasa da 15 beş yıl önce Atatürk’e hakaretten aylarca yargılandığımı, kitabımın toplatıldığını, geri verildiğinde basılanın yarısının ıskartaya çıktığını son makalemi okuyanlardan kaçı bilir? Yine fayda değil zarar getirecek bir zamanda Mustafa Kemal’i de eleştiririz. Mazoşistiz ya!

Ethem Bey faslını burada kapayarak, asıl muradıma geleyim, yine güme gidecek. Bizim problemimiz geçmişle değil, bugünün ve geçmişin, bugünkülerce nasıl yorumlandığında. Bugünün yorumcularıyla benim derdim. Orada da hata yapmışım, becerememişim anlatmayı. Pınar Selek, Ragıp Zarakolu tipinde on binlerce okumuş kuşatmış çevremizi, kültürel ve fiziki anlamda boğuyorlar bizi. Onlara da “hain” demiyorum. Uç sıfatlar kullandığınızda zalimi mağdur yapıyorsunuz, haklıyken haksız duruma düşüyorsunuz. Benim derdim onların mantık düzenekleriyle.
En basiti, Kurtuluş Savaşı güçleriyle, İngiliz-Yunan güçlerine eşit mesafede bakan bir “sol” damarın bu ülkeye yerleştirilmesi. 1980 sonrasında soktular bu damarı Türkiye’ye. İşgal güçleriyle işbirliği yapmakla, Mustafa Kemal’le işbirliği yapmak bazı solcular açısından aynı şey… Bunu rahatlıkla bizim sayfalarımızda telaffuz eden yorumcular… Geçmişteki işbirlikçileri aklayacaklar ki, bugün rahat çalışsınlar. Çok rahatlar, çünkü çok kalabalıklar. Bizi neredeyse evimizde boğacaklar. Neredeyse yerimizden yurdumuzdan kovacaklar. Zihinler hazırlanmış buna. Kemalist değilim, Kemalizme hep mesafeli durdum, ama görmüyor musunuz: Kemalizme yüklenmek, emperyalizmle, Avrupa-ABD vakıflarıyla, fonlarıyla, hükümetleriyle, gizli servisleriyle işbirliğinin, pazarlığın en kolay meşrulaştırma yolu.

Cumhuriyet Pazar’da yapılan söyleşisinde Feridun Düzağaç şunu söylüyor: “Bu ülkede darbe değil, karşıdevrim oluyor.” Ne kadar hasretiz korkuyla, parayla tutsaklaştırılmamış aydın aklına. Tekrarlıyorum iki kez daha: Bu Ülkede Karşıdevrim Oluyor! Bu Ülkede Karşıdevrim Oluyor!
Korkutmaya çalışıyorlar her yolla işgal İstanbul’u karakterleri. Bazılarımızı da kışkırtmaya. Kalabalıklar. Bize göre çok daha fazla insanı etkiliyorlar, zorlayıcı ve yıldırıcılar. Bereket ki “psikopatız”, direniyoruz.

Cesaret! Daha Fazla Cesaret! O tamam, pek eksik sayılmaz da, daha fazla iç denetim, sabır ve daha fazla akıl da derim ilaveten.