Fikriyatta Devrimcilik ve Terbiyesizlik

23/12/2011 Cuma
Fikriyatta Devrimcilik ve Terbiyesizlik

Geçenlerde çok önem verdiğim bir yazar dostum aradı telefonla. Son romanımla ilgili bir hayli haber, yazı çıkmasından bahisle “Epey bir tanıtımı yapıldı, ağlama artık” gibisinden bir söz etti. Bense daha önce birçok kez yazdığım, konuştuğum yolda, bunun bir “ağlama”, “yakınma” olmadığını, “mücadele” olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne var ki, solla ve edebiyatla bu kadar ilgili ve onca birikimli bir entelektüel bile bazı şeyleri sadece tek yanıyla anlama eğilimi gösterebiliyor.

Neresinden başlasam. Sanatta sosyalist duruşun kavgasını veren çevrelerde bile aynı anlayışı ortadan kaldıramıyoruz. İçlerinden biri ortaya bir eser koyduğunda, bu onun kişisel malı olarak görülür, onu savunması da kişisel çıkar savunusuyla nerdeyse eş tutulur. Ta ki ölene dek. Gerçi sürekli toplumculuktan bahsettiği halde hep kendine yontan aydınlardan, sanatçılardan da çok çekmiştir sol. Bir tür savunma refleksidir sanırım.

Oysa beğenilecek, arkasında durulacak bir eser çıktığında, topluca onu sahiplenip bayrak haline getirmek geçmişte devrimci aydınların doğal refleksiydi. Bunu mesela eski Rus sanatçılarına bakarak gıptayla izlemişizdir hep. O gelenek başından beri bizde zayıftır. Bugünün liberalleri dahi bu noktada sosyalistlerden ileri bir noktada. Acı ama gerçek. Bugünün liberal popüler starları sadece güçlü çıkar ilişkilerine ve sermayeye dayandıkları için değil, ideolojik dayanışma duyguları daha güçlü olduğu için de birbirlerini bizden daha fazla tutuyorlar, birbirlerine daha saygılılar.

Yirmi dört yıldır edebiyat dünyasının içindeyim. Birçok zaman kitaplarım için parmağımı oynatmadım. Ama ne zaman, “Bu yanlış, bir şeyler yapmak gerek” diye düşünsem, başka bazılarıyla aynı kefeye konuldum. Edebiyatta ortaklaşacılığa, örgütlülüğe hazır değiliz demek ki. Herhalde bu toplu kabahatte benim de payım var. O yüzden daha fazla kurcalamayacağım meselenin o yanını.

Kişinin kendi eserine karşı yaklaşımı konusunda içimde iki uç görüş çarpışıyordu yakın zamana dek. Hatta bu dostum bana o lafı edene dek. Şimdiyse artık kafam iyice netleşti. Nedir bu iki uç görüş, nedir netleştiğim yan? Bazı yazarlar bir eser ortaya koyarlar ve sonrasında onu tamamen kendi haline, varsayılan nitelikli okurun değerlendirmesine bırakırlar. Başka hiçbir şey ummaz, zorlamazlar. Geçmişte böyle edebiyatçılar daha çok çıkıyormuş. 19. Yüzyılda, 20. Yüzyıl başında. Edebiyat bu derece piyasalaşmadan önce. Böyleleri içinde büyük edebiyatçılar da var. Şimdilerde onlardan seyrek çıkıyor. Bahsettiğim dostum da aslında böyle bir tiptir. Kitabı çıkarır ve çalışmasını pek yapmaz. O anlamda tutarlıdır duruşu. İşte o telefon konuşmasında dedi ki bana, “Kitabı yaz, sonra bırak kendi yolunu açsın. Önemli olan zaman içinde bıraktığı tortudur.”

Bu tamamen farklı bir yaklaşım. Saygı duyulacak erdemli bir yaklaşım. Ama bizler bir yandan da sosyalistiz, siyasi anlamda devrimi savunuyoruz. Bizler müdahaleciyiz, toplumsal aktivistleriz. Üstelik sanatta da sosyalistiz, devrimciyiz. Bu iki tarz nasıl bir arada olacak? Yani eserimizi toplumsal bir mücadele aracı olarak görüyorsak, nasıl onu kendi haline bırakacağız? Diyor ki arkadaşım, “Onu başkası yapsın. Bir arkadaşın yapsın. Sen de onunkinin tanıtımını yaparsın…”

Bu da ayrı bir sorun. O zaman da “Edebiyatta çeteleştiniz” denecek. Nitekim böyle çeteler yok mu! Var, bir sürü var ve iyi çalışıyorlar. O bununkini yazacak, bu da öbürünkini. O da ayıplanıyor. Sonuçta aynı şey değil mi, aynı şey. Peki, birbirimizin eserlerini yazmayalım, sadece beğenmediğimiz popüler yazarları yeren yazılar yazalım, mücadeleyi öyle sürdürelim. O zaman da laf hazır: “Kıskanıyorlar. Kendileri bir şey ortaya koyamıyorlar, beğenilen romanları karalayarak bir yerlere gelmeye çalışıyorlar.” Kısacası ne yapsanız yergiden korunamazsınız. Edebiyatta mücadele ettiğiniz an terbiyesiz, kıskanç, bozguncu damgasını yersiniz.

Devrimcilik aslında böyle bir şeydir. Bir tür terbiyesizliktir, asiliktir, bozgunculuktur. Siyasi anlamda böyledir bu. Birçok devrimci bilirim, siyasi duruş ve davranışlarından ötürü sonrasında pek çok kez utanç duymuşlardır. Güç bir şeydir edepsizlik, yatkın olmayanlarda zorlama terbiyesizlik daha da zordur. Ama devrimci kalmış birçok insan şunu da demiştir: Utandığım o işlerin pek çoğunu “Olsa yine yaparım”. Çünkü devrimciyseniz doğru olan budur. Bizim terbiye ve erdem anlayışımız budur. Müdahaleciliktir, değiştiriciliktir. Utansak, sıkılsak da gerçek saygıyı hak eden o tavırların aynısını yine yapmak gerek diye düşünürüz.

Fikriyatta, kuramsal veya edebi devrimciliğimde de birçok yazımdan ötürü sonradan utandım. Ama hepsi gerekliydi, aynı şartlarda yine aynısını yaparım. Belki üslubu, dili biraz incelterek, biraz daha kibar şekilde, ama yine özde küstahça.

Sonuçta? Bir müdahaleciliğin, bir mücadelenin gereği ve sonucu olarak yazdığım bir kitabın savusunu bizzat kendim niye yapmayayım? Yaparım, üstüne de katarım, daha da edepsizleşirim. “Tortu”yu mu beklemem gerek? Nerede kaldı fikriyatta devrimciliğim? Tortu kaç yıl sonra oluşacak? Toplumu değiştirme iddiası, niyeti bulunmayan bir Kafka mıyım ben?

Evet, Kafka’nınki insani açıdan bir erdem. Cidden saygı duyulması gereken ve özendiğim, birçok zaman taklit etmeye çalıştığım bir erdem. Ne ki Kafka fare yuvasından öyle görüyordu toplumu, ben yukarılardan bambaşka görüyorum. Onun gibi olmak için neler vermezdim. Ama çok daha değişik şeyleri görüyorum ve bunları söylemek zorundayım. En basiti: Kafka gibi pek çok değerin çıktığını ve bunların birçoğunun yok olduğunu seziyor ve biliyorum. Toplumun bunları sildiğini, yüzlerce değil, binlerce büyük değeri sildiğini biliyorum ve o yüzden tortuyu beklemiyorum. Tortu oluşması ve onun sonradan görülebilmesi için önce bir göl meydana gelmesi, sonra o gölün bir yerden bir yere akması gerek, değil mi ya. Daha baştan sidik ıslaklığı kadar bir şey bırakabilmişseniz hangi tortudan medet umacaksınız?

Bugün popüler sanat, sermaye sanatı Kafka’nın devrinden yüzlerce kat güçlü, yüzlerce kat örgütlü. Bu gün Kafka çıksa tortu değil, leke bırakamaz. Bunu bilmek lazım. Niye bilmek lazım, sosyalist sanatın da hiç değilse onunla mücadele edebilecek kadar örgütlü, dayanışmacı olabilmesi için… İnzivacı erdemle sosyalist devrimcilik?

Ve o saat kararımı verdim: Ben o sanatçı erdemine sahip değilim. Öyle dönemlerim oldu, ama anarşistliğim, bozgunculuğum bir süre sonra ağır bastı. Ses çıkarmama erdemimi uzun sürdürecek yetide değilim. Niye zorlayayım?

Başka bir şey, ki işin bence özü budur: Fikriyatta devrimcilik siyasette devrimcilikten çok daha zordur. Bakın bunu şöyle açımlayayım: Üç alanı çok iyi biliyorum: Sağlık dünyası, edebiyat dünyası ve medya.

Şimdi buralarda pek çok sosyalist var, devrimci veya devrimci olduğunu belirten yığınla şahıs var. Genel anlamda solu, sosyalizmi savunurlar bir yere kadar. Hep genel anlamda. O gün solda neler revaçtaysa onun arkasında dururlar. Siyasette ve fikriyatta. Seçime gidiliyorsa CHP’cidirler, KESK bugün grev yapmışsa KESK’ci, kalabalık Tahrir’de toplanmışsa Tahrirci. Bazıları örgütlüdür, sosyalist partili, bazıları örgütsüz…

Fakat gerçek hayattaki pratiğe gelince… Örneğin tıp alanında son derece ahlaksız bir çark dönüyor ve bu çarktan sonuna dek nasiplenirler bunlardan bazıları. Tabii ki böylelerinden fikri anlamda gerçek bir devrimcilik beklemeyeceksiniz. Başka deyişle genel olarak savundukları solculuğu, kendi alanlarında ve kişisel özellerinde savunmalarını beklemeyeceksiniz. Bunun yerine ezberlenmiş sol kalıp yargıları yineleyeceklerdir biraz üstlerine gitseniz. Güncel politik duruşların önemine vurgu yapacaklardır. O özel alanda savunulması gereken gerçek devrimci fikirleri bozgunculuk, edepsizlik, kıskançlık olarak göstermeye çalışacaklardır. Önemli olan büyük siyasette solu savunmaktır diyeceklerdir. Hatta sizi sola ihanetle suçlayacaklardır. Pek çok örneğini yaşadım, bunlar bir varsayım değildir ne yazık ki.

Bir de aynı çarktan zorunlu olarak nasiplenen, daha az nasiplenen (sistemin içinde olup tamamen temiz kalmak zaten mümkün değildir), ama bundan az çok rahatsızlık duyan daha geniş bir sol kesim vardır. Bunların büyük çoğunluğu alanla ilgili can alıcı bir tartışma çıktığında genelde suskun kalmayı yeğlerler. Peki bu bir erdem midir? Evet bir bakıma erdemdir. Burjuva anlamda bir erdemdir demeyeceğim, o tür sınıfsal psikolojik yaklaşımlara sempatim yok. Ama düzenden yana bir erdem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

İşte kişisel olarak gıpta ettiğim o erdem. Keşke onlar gibi olabilsem. Sussam, ortadaki rezaleti bildiğim halde, birilerini incitmemek, “çiğ” damgası, “kavgacı” yaftası yememek için sakin kalabilsem. Böyle erdemli birçok dostum olmuştur ve onlardan bir şey öğrenememişimdir aksi gibi.

Ama bu erdemin fikriyatta devrimcilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Fikriyatta devrimci ne yapar bu durumlarda? Ortalığı karıştırır. Neredeyse herkesle kavga etmeyi göze alır. Beni herkes sevsin diye bildik teranelerin daha güzel anlatımına yeltenmez. Bir dönem sağlık alanındaki şu soruna dikkat çeker, başka zaman başka bir derde. Ana akım solcuların dert etmediği, üstelik her dert edişinde onu ötekilerden daha çok koparan sorunlara dalar.

Edebiyatta ne yapar? Benzerini. Bir dönem “Neden sosyalist yazarlar kitaplarını banka yayınevlerine verirler” diye sorar, başka dönem ödüllere takar, sonra kitap eklerine dil uzatır, başka zaman suskunlara saldırır… Her kavgasında daha da aforozlanır.

Peki bu gerekli midir? Bence gereklidir. Solun yükselişe geçtiği dönemde yapılsa, evet buna bozgunculuk denebilir, kazanan takımla niye uğraşıyorsun suçlamasını hak edebilir. Fakat sol düşüşteyse hâlâ, demek ki o alanlarda (neymiş örnek alanlarımız, sağlık, edebiyat, felsefe, medya…) solun güçsüzlüğüne güçsüzlük katan bir çürüme vardır ve bunları deşip durmak ve pis kokular çıkartmayı göze almak şarttır. Gerçek siyaset budur aslında. Hayatın içinde doğruları ortaya koymak, hayatın içinde mücadeleyi yükseltmek. Ötekisi muhalefet oyunudur. Bunu yapan fikriyattaki devrimci yazarlık geleceğinin kaygısını duymaz, o ayıplar mı, bu küser mi diye bakmaz. Tek başına kalmayı dert etmez. Çürümüş popüler kalıpların üstüne korkusuzca gider.

Diyor ki aynı dostum “Ben falancaya da söylemiştim. O da kitabı çok satsın istiyordu. Oysa piyasa için yazmadığınız sürece bir kitap zaten çok satmaz. Bunu beklememek lazım.”

Görüldüğü gibi devrimci fikriyatlı bir terbiyesizle, ünlü olmaya çalışan bir terbiyesiz arasında bazılarına göre çok ince bir çizgi vardır. Bazılarına göre bu ikisi aynıdır. Bir bölüm insansa bu iki örnek arasında biçimsel bir benzerlikten başka hiçbir benzerliğin olmadığını görebilir. Dostuma bu yakıcı farkı anlatmaya çalıştım. Ve bu yazıyı belki de sadece bunun için yazdım.

“Reenkarnasyon Kulübü’ne Tepkiler”’in üçüncü ve son bölümünde dudak uçuklatan densizliklerime hazır olmanız dileğiyle, görüşmek üzere.