Behzat Ç. Gidiyor Gittiği Yere Kadar

14/01/2011 Cuma
Behzat Ç. Gidiyor Gittiği Yere Kadar

“İnsanın en çabuk yorulan organı hangisidir?” diye sorsalar. Sizi bilmem, ben hemen “Beyin” derim.

Dizi sektöründe çalışanlar geçenlerde eylem yaptı. Dizi sürelerinin uzunluğundan yakındılar haklı olarak. Fakat seyirci keyifli görünüyor. Toplu hipnozdan fevkalade memnunlar. Onlarca kanalda neredeyse yüze yakın taze dizi gösterimde. Bazıları akşam iki saatten fazla sürüyor.

Milyonlarca insan gözleri ekranda, büyülenmiş gibi izliyorlar.

Tartışma programları, futbol maçları ve bir de diziler… Bunların müdavimi olmak için hiçbir akıl emeği gerekmiyor. Beyni yoracak neredeyse hiçbir zorlamaları yok. Sihir burada. “Beyin yorulmayacak.” Zaten tüm gün bir şekilde kullanılmış bu organ, ama az ama çok. Dinlenmeyi ve transa geçmeyi hak ediyor.

İki bölümünü izledim Behzat Ç.’nin. Sinematografi güzel. Ne demekse artık, çok da anlamam. Sahneler iyi demek istiyorum, görüntüler, çekim, mekanlar fena değil. Akıcı bir senaryo. Fazlaca merak uyandırıyor. “Merak uyandırma!” Alın size bir anahtar sözcük daha. Başarılı sahiden. Oyuncular da gayet ustalıklı meslek icra ediyorlar. Hatta bir arkadaşıma bu konuda ahkam kesmiştim, “Türkiye’de oyuncu sıkıntısı bulunmuyor, çok sayıda usta oyuncu hazır bekliyor” demiştim. Seyrettiğim ikinci bölüm hemen yalanladı yargımı. Bir defile ve mankenlik ajansıydı konu. Birbirinden acemi oyuncular göz ve kulak taciz etti. Belki zaman darlığındandır. Kolay değil her hafta bir maç saati kadar senaryo yazıp, bir de oyuncularını bulup, hazırlamak ve çekmek… Zor!

Senaryoda saçmalık bolmuş… önem taşımıyor. İlgi uyandırmalı, ortalama müşterinin tadını kaçırmamalı, yeter. “Behzat Ç.”nin odasına kadar giriyor bir komplocu gazeteci. Güya rüşvet alırken Behzat’ın fotoğrafını çekiyor. Sokaktaki kameraları toplayıp içindeki filmleri sildiren, buna sabrı yoksa direkt makineyi kıran polis, kendi merkezinde bunu yapamıyor. Adam çekiyor fotoğrafını çıkıyor rahat rahat, gazetesinde basıyor. Rüşvet komplosunun başka bir aktörü ise elinde silme para dolu bir koca çantayla emniyet müdürlüğüne girebiliyor! Hayret. Ama olacak o kadar! Seyircinin beynini gerçeklikle yormayalım.

Son referandumda “Hayır” oyu veren o hayli güvendiğimiz yüzde 42 seyrediyor çoğunlukla bu dizileri. Öteki kesimin dizileri ayrı. Zaten o kesim sosyal toplantı düzenlemek ve bunlara katılmakta 42’den daha aktif. Dini sohbetler, tarikat toplantıları, mevlitler… İnsanlar tüm gün değişik faaliyetler veya faaliyetsizlikler içinde kafaca ve bedence yoruluyorlar. Eve döndüklerinde kafalarını boşaltacak bir şeyler seçip izlemeleri hakları. Maç olur, katılımcıları maçlardaki futbolcular kadar bile değişmeyen tartışma programları olur, diziler olur.

Ne sitem ediyorum, ne yakınıyorum, ne suçluyorum. Bu Türkiye’ye özgü bir sorun da değil. Evrensel bir sorun.

Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkelerde sosyalizm tam da bu nedenle çöktü. Sorun esas olarak ideolojikti. Kapitalizmin ideolojisi karşısında sosyalist ideoloji tutunamadı. İdeolojik mücadeleyi kaybettik bizi esas olarak ve kaybetmeye devam ediyoruz.

İdeoloji denince derin siyaseti veya derin felsefeyi kast etmiyorum. Bunlar da var tabii ve önemli. Fakat geniş yığınları doğrudan ilgilendirmez has kuram. Umurlarında bile olmaz. İdeoloji denince akla kültür gelmeli. “İdeolojik alandaki büyük kavga” demek “kültür kavgası” demek. Tam ortada durur yaşamda kültür. Bence siyasetten bile önceldir. Derin felsefe onun altındadır, sanat da onun çeperinde başka bir halka.

“Renkli” ve “güzel” ve “herkese mal olmuş” bir şeyler peşindedir geniş yığınlar. Geniş yığınlar geniş yığınların bulunduğu yere koşarlar. Süper sosyal bir hayvandır insan. Öleceğini bilse kalabalığa katışır. Orada ben de varım duygusunu tatmak için, orada olmazsam bir şey kaçırırım kaygısıyla.

Kapitalizm sahte renkli, sahte ışıltılı dünyasıyla, “işte herkes burada ve bu meydanda toplanıyor” duygusunu yaratmayı başardı dünya insanlığında. Öteki taraflar soluk, renksiz, ışıltısız ve her şeyden önemlisi “tenha” kaldı. İstediğiniz kadar daha kaliteli TV programları koyun önlerine, istediğiniz kadar cidden nitelikli müzikler getirin kulaklarına, anlamlı filmler yapın. “İşte ışık burada, gösteri burada” duygusu yaratamamışsanız işiniz bitmiştir.

Niye o çöp kadar değeri bulunmayan renkli gazeteleri alıyor yüz binler Türkiye’de, niye o berbat kanalları izlemeye devam ediyorlar. Bu nitelik çukurunu artık çoğu kez gördükleri, bildikleri halde… Herkes yaptığı için. Herkesin yaptığını merak ettikleri için, orada ben de varım diyebilmek için. Oranın en risksiz bölge olduğunu sandıkları için.

Bu çok can alıcı bir mesele, evrensel önemde kilit bir mesele. Ama yeterince ciddiye alıyor muyuz?

Yoruluyorlar ve geliyorlar TV izliyorlar. O kitleye artık kolay kolay bir şey yaptıramazsınız. Yemişlerdir afyonu kıvrılıp yatacaklardır, başka çare yok. Aptallık aptallığı doğurur, kısır döngü sürer ve dibe iniş devam eder. Sovyet gençleri bozuldukları için mi külotlu çorap ve Amerikan popuna tutuldular, yoksa bunlara tutuldukları için mi bozuldular? Her ikisi de. Fakat neden bir kez de ikincisine ağırlık vermiyoruz? “Behzat Ç.” bu kadar ilgi çektiği için mi yüzde 42 bu derece pasif, yoksa yüzde 42 bu derece pasif olduğu için mi Behzat Ç. İzliyor? Neden birincisine daha çok şans vermeyelim bir kez de.

İşin kötüsü durumu saptamak bir yere götürmüyor. O sadece ilk adım. Sonraki adımlar mı? Daha da zor.

Nasıl edip de bununla mücadele edeceğiz? Sermaye’nin onca ağır silahına birkaç çakar almazla nasıl cevap vereceğiz?

Kafa yormak ve bir şeyler geliştirmek gerek. Orada da kimseyi suçlayamam. Bunu yapsak da başaracağımızın garantisi bulunmuyor. Ama neden daha çok denemeyelim?

Popüler kültüre “izlemeyin”le yanaşmak olmaz. Geçerli değil. O zaman biz de onları taklit edelim fikri? Bu da Beşiktaş’ın Barselona’ya özenmesinden daha komik. Belki çok ucuza mal olan, daha kısa, çarpıcı çıkışlar gerek. Ama ne? Bilmiyorum.

Ne var ki kitlenin şu özelliklerini bilirsek belki yol kat etmemiz kolaylaşır:
Beyinler yorgun, bedenler yorgun ve beyinler daha çabuk yoruluyor. O halde kafa zorlayacak karmaşık zeka ürünleri fırlatmayın yığının üstüne. Onları yakın çeperinize saklayın.

Basit olsun, sade olsun, ama meraklandırsın, heyecanlandırsın, canlandırsın, heveslendirsin. Doğrudan “Gel mücadeleye, gel kavgaya” olmaz, onu daha ileri insanlara söylersin, ötekiler geleceği varsa da kaçar. “Yaşamda, yanı başınızda şöyle de bir şeyler var”ı göstermek gerek.

Ama bu şekilde sürdüğünde insanlara hiç risk almadan koltuklarında zehirlendiklerini ve koltuklarında TV seyrederken öleceklerini de çıtlatmak gerek. Yeri geldiğinde çıtlatmak da değil, enselerine tokat atarak uyandırmak gerek.

Bir şekilde “Bütün ışıltılı insanlar burada, ötekiler tapon” duygusu yaratmak gerek. Alan burası, öteki tarafta bir numara yok. Ayrıca, “Ölmekten mi korkuyorsunuz, oturup TV seyrettiğiniz o koltuklar, divanlar çok daha riskli”. Uzun vadeli öneriler bunlar, ama kısa vadede de yararı dokunabilecek maddeler.

Başlık, soLküLtür’de yayımladığımız “Behzat Ç. Nereye Kadar Gidecek” adlı makaleden esinlenme. Nihal Ünver’in yazısı dizi gibi gayet ilgi çekti. Behzat Ç. vurdu mu oturtuyor, ama sermayenin kültürü vurmadan da oturtuyor. İdeolojik savaşı kazanamazsak siyasi savaşı kazanmamız bana göre çok zor.