Sosyal-demokrasi zamanı mı? Veya neyin zamanı?

14/08/2017 Pazartesi
Sosyal-demokrasi zamanı mı? Veya neyin zamanı?

Mesele kapitalist sistemin krizidir. Ortada acayip bir durum var: Krizden çıkamama; ama krizi öteleme becerisini sürekli geliştirme durumu var.

Neredeyse bir ömür! Dünya kapitalizmi İkinci Savaş sonrasında yaşadığı genişleme baharının sonunu gördüğü sıralarda sosyalizm ve işçi sınıfını bir karşı atakla hezimete uğratma imkanını da gördü. İç dinamik mi dış dinamik mi tartışması değerlidir, ama bir yere kadar. Reel sosyalizm düşmanına büyük bir harekât içinde boşluklar bıraktı ve bu harekât içerde ne kadar pusuya yatmış ihanet unsuru varsa hepsini cesaretlendirdi, ayağa kaldırdı. Emperyalist-kapitalist sistem tarihinin en barbar saldırısıyla en inandırıcı özgürlük demagojisini birlikte hayata geçirebildi.

Burada kapitalizmin genişlediği, işçi sınıfının da kazanımlarla ödüllendirildiği denge mantığına, yani sosyal-demokrasiye yer yoktu. Anında sonsuz bir saçmalamaya gömüldüler. Üçüncü yolmuş, özelleştirmenin nimetleriymiş, özelleştirme değil özerkleştirmeymiş, kamu çok verimsizmiş, işçi sınıfı değişiyormuş, artık ne emperyalizmiymiş… Neo-liberalizmin yağmacılığını estetize etmekte eski sosyal-demokratlar ve anti-Sovyetik yeni-solcular bayağı işlev üstlendiler.

Ama zaman neo-liberallerin yağma ve talan zamanıydı ve sosyal-demokratlarla yeni-solculara hizmetleri için teşekkür bile edilmeyecekti. Aralarından koltuk kapanlar oldu, ama bu akımların statüleri tepe taklak gitti. Alçaklar cephesinin en büyük icracıları sosyalist ülkelerin liberalleşen yöneticileridir ve onların bile aralarında ihya olanlar parmakla gösterilecek kadar azdır.

Ama sistem krizini sadece ötelemeyi başardı. Az değil, nereden baksanız çeyrek yüz yıl vadeli bir krediydi bu. İşçi sınıfının sosyal kazanımlarını, örgütlülüğünü, sosyal devleti, büyük denge unsuru sosyalist ülkeler topluluğunu yok ederek bile krizi çözemediler. Çözemezler. Çünkü Marksistler haklı! Kapitalizmin burnu krizden çıkamaz. En başarılı olduklarını sandıkları ve gerçekten de öyle oldukları an duvara doğru giden arabanın gazına basıyorlardır aslında.

“Nerede hizmetimin karşılığı” diye kıvranan sosyal-demokrasi çarpışmada camdan uçtu. Her ülkede farklı biçimde. Her ülkede komünizm dışı sol kalabalıklardan kırpıp kırpıp sosyal-demokrat imal ediliyor. Bu genel kural. Ama kimisinde yeni yıldız, çöken eski sosyal-demokrasinin alanına doğdu, kimisinde eskisini dönüştürdü, başkalarında birtakım ittifaklar gündeme geldi.

Kriz her şeyi başkalaştırır. Bir tek şey değişmez: Komünistlerin dışında düzenle uzlaşma umudu kuraldır! Komünizmin eski ve yeni sapmalarından türeyenlerin gözü kapitalizmin egemenlerindedir. Bir kerecik olsun, bir şans verilmeyi hak ettiklerini düşünürler ve muhataplarını ikna etmeye çabalarlar.

Bizde “bu işler seçimle olmaz” diye -sanki “seçimle olur” diyormuşuz gibi- başımızın etini yiyenler Brezilya İşçi Partisi diye tutturmuşlardı bir zaman. Yunanistan’da komünist bürokratlara (!) karşı ajitasyon çekenler Avrupa Birliği ve IMF’nin bürokratlarıyla birkaç yılda kaynaşıverdiler. Daha yeni İspanya’dan yoldaşlarımızla buluştuk, dünün radikal devrimcilerinin Meclis maceralarını anlattılar da güldük birlikte…

Kapitalist sınıf ikna olmaz; ama neden şans vermesin? Ne kadar vereceğine özgün koşullar, kabiliyetler, tarihsel alışkanlıklar, konjonktür vb vb karar verir.

* * *

Şimdi Türkiye’de kimilerine göre dinci faşizmin zamanı. Önüne geçilemez bir dalga sayıyorlar ve özetle ve çok sık tekrar ettiğimiz gibi “kaçan kurtulur” diyorlar. Dinci faşizmin kaçınılmazlığına kanaat getirenler son müfredat düzenlemesine kadar hiç olmazsa çocuklarına biraz laik eğitim satın alabilecek fırsatları olacağını düşünüyorlardı. Saçma! Zaman dinci faşistlerin zamanıysa şeriatçılar şeriat eğitimini üste parayla satarlar! Gelinen nokta o.

“Türkiye’de sosyal-demokrasinin zamanı” diye düşünmek bu ilk seçeneğin alternatifi değil. Bir düşünce diğerini dışlamıyor. Olabilecek en kötü senaryonun en yakın ve gerçekçi alternatifini yutmak ve yutturmak, kötü senaryonun aslında ayrılmaz unsurudur.

Bizde sosyal-demokrasi bir hoştur. Kemalizmin tarihsel değeri ülke kuruculuğu, ülkenin emperyalizme rağmen kurtuluşudur. Buraya kadarının hiç de demokratik olmadığını düşünenler için, gün geldi, otoriter kemalizme sosyal-demokrat elbise biçildi. Sonra Türkiye dünyaya yetişti ve bizim sosyal-demokrasi işçi sınıfının değiştiğini, sömürünün artık eskisi gibi olmadığını anlatır oldu. Köprü satılabilirdi, ama neden işçiler ortak olmasın?

Sosyal-demokrasi bir hayal tüccarıdır. Mal kârlıysa ne zoruna işçiyi ortak edecek, kapitalist? Ama hayali cihana değer.

Bildiğimiz film işte. Bu sosyal-demokrasi neo-liberalizmin kolaylaştırıcısı olarak iş gördü. İşi bitti. Biteyazdı…

Şimdi sosyal-demokrasi zamanı. Eski sosyal-demokrasinin yürümesi, yürüyüşe kalkması, direnişten söz açması büyük iş. Yenisinin nöbete aynı temayla durması en az o denli bir başka büyük iş. Daha da büyümeliler ve olgunlaşmalılar kuşkusuz. Biri içindeki milliyetçi arkaik unsurları silkelemeli örneğin. (Nasılsa Akşener bir kardeş parti getirecek; neden olmasın?) Beriki de içindeki aşırılardan, yani uzlaşmayı, demokrasiyi, barışı samimiyetle istemeyenlerden (ben demedim, Baydemir dedi), belki de “çocuk katillerinden” (15 yaşında öldürülen Eren için yapılan açıklamalardan bu noktaya biraz yol var daha) arınacak. Gerçekten, neden olmasın? Dün bu işler seçimle olmaz diyen, temsili değil katılımcı ve hatta doğrudan demokrasi isteyenler, üşenmez kitap yazarlar bunun uğruna! (neden oyunu şu partiye vermelisin diye kitap basmışlığı var Türkiye entelektüelinin)

Kapitalizmin krizi sürüyor ve yeni bir çıkış yolu bulunamıyor bir türlü. Kore’yi vursan bulur musun, belli değil. Zaten vurmak da deli bozuk başkanın sandığı kadar kolay değil… Madem öyle gerçekten, neden olmasın? Yoksa bugün -dinci faşistler tarafından kıtır kıtır kesilmek istemeyen- her samimi demokrat ve dahi komünistin görevi, böyle bir alternatife omuz vermek olmasın? Üstelik kimse “sınıfsız toplum istemeye devam etmeyin” demeyecek size. İsteyin, ama hobi olarak!

* * *

Zamanımızın neyin zamanı olduğu tartışmasında bir üçüncü seçenek var. Ve bu kulak tırmalayıcı seçenekte, alternatifinizle içli dışlı olmanız gerekmiyor. Örneğin dinci faşizm ne kadar yakınsa bizimki de o kadar gerçekçi demek zorunda olmuyorsunuz. Topuna kapıları kapatıyorsunuz. Sorunun kaynağı olan, krizi yaratan kapitalizmi tam boy karşıya alıyorsunuz.

Buna sosyalist iktidar perspektifi deniyor. Bakmayın hor görüldüğüne, diğerlerinden çok daha gerçekçidir.

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Sehven 04/04/2020 Cumartesi
En büyük distopya 28/03/2020 Cumartesi
Virüs de sınıfsal 21/03/2020 Cumartesi
Yönetilemeyen ülke 14/03/2020 Cumartesi
Ateşkese evet, ama yetmez 07/03/2020 Cumartesi
AKP savaşta 29/02/2020 Cumartesi
Gezi gerçekten de yargılanamadı 22/02/2020 Cumartesi
TİP, tarih, bugün 15/02/2020 Cumartesi
Afet yaratmak 08/02/2020 Cumartesi
Devrim güncellemesi 01/02/2020 Cumartesi