KOVİD-19’un getirdiği uzaktan çalışma furyası: Lütuf mu bela mı?

KOVİD-19’un getirdiği uzaktan çalışma furyası: Lütuf mu bela mı?

Ziya Gün
26/03/2020 Perşembe

Çin’de başlayan KOVİD-19 salgınının dünya çapında yaygınlaşmasıyla birlikte yayılmayı engelleyici bir tedbir olarak uygulanmaya başlanan şeylerden biri de uzaktan çalışma düzenine geçiş oldu.

Uzaktan çalışma olarak adlandırılan çalışma modeli temelde işçilerin işyerinde fiziksel olarak biraraya gelmeden çalışmalarına dayanıyor. Doğal olarak birçok üretim sürecinde bu tür bir çalışma mümkün değil. Özellikle üretilen şey fiziksel olarak yer kaplayan bir ürünse uzaktan çalışmak imkansıza yakın olmalı.

Ancak yazılım üretimi için bu doğru değil. Belki de yazılım mühendisliği tarihinin en başlarından itibaren bir olasılık olarak duran uzaktan çalışma modeli, son yıllarda olgunlaşan teknolojilerin ve altyapının da etkisiyle sektörde yaygınlığını artırmaya devam ediyordu.

Derken, beklenmedik bir şey oldu ve tüm dünyayı, özellikle de gelişmiş ülkeleri etkileyen bir salgının zorunlu kılmasıyla yazılım üretim süreci çoğunlukla evlere taşınmış oldu. Dünya çapındaki büyük yazılım üreticilerinin çoğunun koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler çerçevesinde evden çalışma sistemine geçtiklerini duyuyoruz. Bazıları bunu zorunlu kılıyor, bazıları ise öneri seviyesinde bırakıyor.

Salgının yayılımının azaltılması açısından zorunda olmayan herkesin olabildiğince sosyal mesafelenmesi ilkesinin yararlı olduğu bilindiğine göre, buna karşı çıkmak yanlış olurdu. Ancak bu krizi fırsat bilip mevcut ekonomik krizden ucuza sıyrılma yolu olarak kullanmak isteyen firmalar da var [2]. Bazı firmalar ücretsiz izne çıkarma veya örneğin ‘yaptığı işe ihtiyacın ortadan kalkması’nı öne sürerek iş akdinin feshi gibi yöntemlerle işten çıkarmalar yapıp, işçilerin belki de ‘kendini yeniden üretme ve hayatta tutma’ ihtiyaçlarının en üst seviyede olduğu bu dönemde onları gelirlerinden edebiliyorlar.

Ama bu yazının asıl konusu bunlar değil. Asıl amaçladığım şey, uzaktan çalışmanın basitçe işyerinde olmak ile olmamak arasındaki farktan ibaret olmadığını tartışmak.

1) Fiziksel olarak işyerinde değilsen, kararlara daha az katılabilirsin. Patronun arkadan iş çevirmesi daha kolay olur. Takım veya departman olarak yüz yüze toplantı yaptıklarında çıkacak olan sesler, insan kaynaklarından bir yetkiliyle bire bir yapılan bir toplantıda çıkmaz olur. Artık küçük sohbetler ve patrona karşı cephe oluşturma konuşmalarınız kayıt altına alınabilecek bir ortamda yapılacağı için azalacaktır. Üstelik bu etki, toplumda halihazırda ayrımcılığa uğrayan kesimlerden emekçileri, örneğin kadınları, LGBT’leri, göçmenleri ve gençleri daha da yalnız bırakacaktır.

2) Fiziksel bir iş ortamı, yaşadığınız yerden kolayca ayrılabilir. Zaten büyük olasılıkla ayrıdır, eğer şantiyede çalışıp, yatakhanesinde yatmıyorsanız. Uzaktan çalışma düzeninde ise ayıramazsınız. Çalışma saatleriniz fiziksel bir alanda bulunmanızla sınırlanan saatlerin dışına çıkmaya başladığı anda, önceden işinizin tamamen dışında olan saatlerinizi de işgal etmeye başlar. Tümden veya aralıksız bloklar olarak işgal edemese de, küçük küçük kendisini dayatır. İşveren açısından iyi, ama sizin açınızdan kötü bir yaşam düzeni.

3) Artık iş ortamınız olan evinizin bir köşesini çalışma ortamı haline getirmek, veya daha da kötüsü herhangi bir yerinde çalışarak 2. maddedeki durumu daha da güçlendirmek durumunda kalırsınız. Çalışma ortamını hazırlama ve ayakta tutmanın masrafları da artık sizin omuzlarındadır. Bu konuda yapılan pek çok öneri, yazılan pek çok blog yazısı, hafif bir ışık kaynağı, bilek ayarlı mouse pad, sırt destekli sandalye, yazı tahtası ve benzeri şeylerden bahsediyor, ama bunları kimin karşılayacağını açıklamıyor. Bunların şirket tarafından karşılanmadığı durumlarda diğer maddelerde saydıklarımızın yanında gizli bir maaş indirimi yapılmış olur.

4) Önceki iki maddenin yan etkisi olarak, çalışan ‘acaba az mı çalışıyorum’ kaygısıyla daha çok çalışıp, daha çok bilgisayar başında oturmak ister. Patron da ‘kaytarmalarını engellemeliyim’ güdüsüyle daha sıkı kontrol mekanizmaları oluşturur. İlişkinin iki tarafındaki bu davranış değişimleri üretim kapasitesini artıracaktır, tabii çalışanın ruhsal ve fiziksel sağlığı pahasına.

5) Üstüne üstlük, hiçbir şirket sizi çalıştırarak elde ettiği malı veya hizmeti daha pahalıya sattığı veya daha az maliyetle üretmeyi başardığı zaman, yani kâr oranını artırdığı zaman, sizin maaşınızı yükseltmez. Kapitalizmin yasası budur zaten. Tarihte de genelde teknolojik gelişmeler işçi sınıfının reel ücretlerini düşürücü etkide bulunmuştur.

6) İlk iki maddede bahsettiğimiz iş yerinin dağınıklaştırılması olgusu, şirket çalışanlarını ve belki de tüm yazılımcıları daha örgütsüz kılacaktır. Şirket artık, işten çıkarmalarda ardınızda bıraktığınız boş masanın çalışma arkadaşlarınızda yarattığı psikolojik yükten de kurtulmuştur. Belki de aynı ortamdayken çalışma arkadaşınıza uygulanamayacak bir baskı, o tek başına olduğu için ruhunuz bile duymadan uygulanabilecek durumda artık.

Bunlar hızlıca aklımıza gelenler. Türkiyeli yazılım emekçilerinin kitlesel olarak yeni karşılaştığı bu olguyu anlamaya çalışmaya devam edeceğiz. Esnek çalışma yöntemlerinden birisi olan uzaktan çalışmanın parça başı çalışma yöntemiyle de olan benzerliklerini görmek mümkün. Bu iki yöntemin de başka sektörlerde daha fazla sömürü, sağlıksızlık, düşük ücretler ve güvencesizlik anlamına geldiğini biliyoruz. Dolayısıyla yazılım alanında yerleşecek uzaktan çalışma düzeninin faydadan çok zarar getireceğini tahmin etmek zor değil.